Ortadoğu’da yeni düzen arayışı ve barış mücadelesi

Ortadoğu’da olaylar baş döndürücü bir hızda ilerlemeye devam ediyor. Bundan 10 gün önce Hizbullah lideri Hasan Nasrallah öldürüldü. Sonrasında hafta içinde İran’ın buna misillemesi geldi. İsrail, Lübnan’ın güneyine karadan girmeye çalışıyor. Burada patinaj çekip kayıp verdikçe Beyrut’u kontrolsüzce, giderek daha yoğun bombalamaya başladı. Her ne kadar odağın Lübnan’a kaydığı iddia edilse de Gazze’de de katliamlar tüm hızıyla devam ediyor. Meselenin bölgesel bir savaşa dönmek üzere olduğu üst düzey yetkililer dahil herkesin konuştuğu bir konu.

Konu İsrail açısından çok net. Netanyahu açıkça “varoluşsal bir savaştayız” diyor, etraflarındaki herkese savaş açmalarını böyle anlamlandırıyor. Nasrallah’ın öldürülmesi, ABD ile Fransa’nın Lübnan’a ilişkin ateşkes teklifinin hemen ardından gelmişti. 2003 yılındaki Irak işgalinin ardından gelişen türbülansta, ABD’nin gerileyen hegemonyası bağlamında altemperyalist güçlerin kendi çıkarlarını savunmak için daha “bağımsız” hamleler yapabildiklerini yıllardır tartışıyoruz. Buna, doğrudan Batı emperyalizminin bölgedeki vekili olan İsrail bile dahil. Büyük efendilerinin ateşkes teklifinin ardından ve ona rağmen, Hizbullah liderini bir şova dönüştürerek öldürdüler. Netanyahu, New York’taki otelden talimatı verdiği kareyi paylaştı. Filistin’i işgal eden, Lübnan’ın güneyine girmeye çalışan, Yemen’i ve Suriye’yi bombalayan, İran ile savaşa hazırlanan İsrail’in savaş kabinesinin başı, hiç utanmadan BM’de konuştu ve “barıştan yanayız” dedi. Filistin topraklarını İsrail olarak gösteren bir haritayı paylaştı, hemen ertesinde de Hamas lideri gibi Hizbullah liderini de öldürdü.

Siyonist rejim için konu öyle bir noktaya geldi ki, Gazze soykırımında çok ileri gittiklerini söyleyen ve düşük tonda ateşkes çağrıları yapan BM genel sekreterini bile “istenmeyen kişi” ilan ettiler ve İsrail’e girişini yasakladılar. Sınır Tanımayan Doktorlar, İsrail’e katliamları durdurma çağrısı yaptı. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davası ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu’ya yakalama  emri çıkartmayı değerlendirmesi gibi durumlar, İsrail’in uluslararası hukukun dışına çıktığına dair net emareler olarak öne çıkıyor. İsrail’e göreyse bunların hepsi “Hamas terörizmini” destekliyor.

Öyle görünüyor ki İsrail, ABD-Batı blokuyla Çin-Rusya arasındaki emperyalist hegemonya mücadelesine güveniyor. Buradan yola çıkarak Batılı emperyalistlerin kendisini asla bırakamayacağını biliyor. Buna güvenerek bölgeyi terörize ederek devletinin varlığını sarsılmaz kılmaya çalışıyor. Zira şu an yürüttüğü savaşların sonucunda Hamas veya Hizbullah’ın bitmeyeceğini onlar da biliyorlar. Zira İsrail ordu sözcüsü Daniel Hagari, Haziran ayında “Hamas bir fikirdir. İnsanların kalplerinde kök salmıştır. Hamas’ı ortadan kaldırabileceğimizi düşünenler yanılıyor” demişti. Siz Lübnan’ı yirmi senede bir işgal ederseniz, oradaki insanlar size direnirler. İsrail burayı ilk kez işgal ettiğinde Hizbullah diye bir örgüt yoktu bile. Dolayısıyla Netanyahu bunları yok edemeyeceğini biliyor; ancak direnişi kırmaya, kendisine itaat ettirmeye çalışıyor.

Yeni düzen arayışı

Nasrallah’ı öldürdükleri operasyona “yeni düzen” adını verdiler. 7 Ekim’de Hamas’ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonu’nyla birlikte askeri olarak İsrail’in karizması çizilmişti. Bir yıldır soykırım yapmasına rağmen savaşı kazanamadı, esirlerini geri getirmeyi dahi başaramadı. Ne kadar katliam yapsa da Hamas’ın biteceğine dair bir emare yok. Üstüne İsrail hükümeti içerde esirlerin geri getirilmesi için bir ateşkes anlaşması yapılmasını talep eden muhalif gösterilerle boğuşuyor. Ve en önemlisi Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla yargılanıyor.

Netanyahu için Lübnan’da açılan cephe ve savaşın genişletilmesi, bütün bu yaraları toparlıyor. Hem Hamas ve Hizbullah liderlerini öldürünce esirleri geri getiremediği bir savaşta “güçlü” imajını geri alıyor. Hem de ABD seçimlerine gidilen süreçle birlikte yakaladığı fırsatın tarihsel olduğunu düşünüyor. Burada askeri olarak rakiplerini ezdiği takdirde, 6 Gün Savaşı’na benzer, hegemonyasını uzun süre kabul ettirebileceği bir durum yaratabileceğini düşünüyor.

Ancak Le Monde gazetesi bile hatırlatıyor ki, son 40 yılda ABD ve İsrail tarafından planlanan, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeyi hedefleyen böylesi birçok girişim ters tepti. Emperyalizmin ve siyonizmin karşısında direnen kitleleri ve örgütleri büyüttü, başlarına daha uzun vadeli belalar açtı. Bu sefer de böyle olmayacağına dair somut bir gösterge yok. Üstelik İsrail devletinin bu kadar yoğun bir savaşı ne kadar kaldırabileceğine dair de çeşitli şüpheler var var.

Örneğin İsrailli anti-siyonist tarihçi ve akademisyen Ilan Pappe, daha önce Enternasyonal Dayanışma sitesinde de çevirisi yayımlanan “Siyonizmin çöküşü” yazısında, başlıktaki iddiasını şu gerekçelere dayandırıyordu: 1) İsrail’de toplumun İsrail devleti ve Yahudi devleti taraftarları diye ikiye bölünmesi, 2) Ekonomik kriz, İsrail ekonomisinde küçülme ve ABD’ye daha bağımlı hâle gelme, 3) Uluslararası alandaki izolasyon ve apartheid olarak tanımlanma yoluna girmesi, 4) Dünya genelindeki yeni Yahudi jenerasyonları arasında siyonizmden kopuşun hızla artması, 5) İsrail ordusunun eskisi kadar güçlü gözükmemesi, 6) Genç nesil Filistinlilerdeki enerji yenilenmesi.

Ama durum sadece solun içerisinden gelen ümitvar bir sesle sınırlı değil. Örneğin İsrailli emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, Haaretz gazetesinde yazdığı makalede İsrail ordusunun Gazze savaşı boyunca halka sürekli yalan söylediğini belirterek, tam zaferin imkansız olduğunu ve uçurumun eşiğine doğru gidildiğini söylüyordu. Hamas ve Hizbullah’a karşı sonuna kadar gidecek bir yıpratma savaşının İsrail devletini bir sene içerisinde çökertebileceğini iddia ederken, Pappe ile çok benzer gerekçeler öne sürüyordu:

“Batı Şeria ve İsrail içindeki saldırılar arttı, ekonomi çöküyor. İsrail, dışlanmış bir devlet hâline geldi ve bu da ekonomik boykota ve silah sevkiyatının yasaklanmasına yol açtı. Ülkenin farklı kesimleri arasında artan nefret, ulusu içeriden yok etme tehdidi oluşturduğundan, toplumsal direncimizi de kaybetmeye başladık.”

Dileriz ki bütün bölgeyi kana bulayan katil İsrail’in varoluşsal krizine dair bu tespitler gerçeğe dönüşsün!

Bölgesel manzarada Türkiye nerede?

İsrail “yeni düzen” için savaşırken diğer tüm bölgesel güçler de hem buna göre hem de Ukrayna savaşı üzerinden gelişen daha bütünlüklü emperyalist hegemonya krizine göre pozisyon alıyor. Peki burada Türkiye ne yapıyor? Biraz geçmişe giderek ele alalım.

AKP’nin dış politikası şüphe yok ki 22 yıllık iktidarı süresince büyük zikzaklarla dolu. İlk 10 senesinde AB ile uyum süreci, NATO ekseninde net bir duruş, Irak işgaline katılmak için can atma gibi olgulara bakarsak Batı’yla tamı tamına uyumluydu.

Ancak sonra Arap Baharı dediğimiz dalga geldi, AKP yönünü değiştirdi. AB kapısında yıllardır beklediklerini ancak sürecin yeterince hızlı ilerlemediğini düşünen Erdoğan, ortaya çıkan fırsatı görerek Ortadoğu’da liderliğe soyundu. Ona yakın, İhvancı akımlar iktidara geliyordu ve bu dalganın üzerinde yüzmek istedi. Mısır’ın diktatörü Mübarek devrildiğinde Mursi ile görüşmeye 250 tane patronla gitmişti. Ekonomik ilişkilerde de yönünü buraya çevirmek istiyordu. Filistin meselesinde sesi çok çıkıyordu ve Davos’ta yaptığına benzer çıkışlarla “Arap sokağında” popülerleşmişti.

Ancak 2014-2015’ten itibaren Arap Baharı dalgası iyiden iyiye geri çekilmeye başladı. AKP için içeride Kürt sorununda çözüm süreci bitirilmiş, 15 Temmuz darbe girişimi ve Fethullahçılarla bozulan ittifakın sonucunda MHP ile “yerli milli” yeni bir koalisyon kurulmuştu. Bundan 8 sene önce bu ittifak kurulurken, AKP’nin ekonomik olarak görece iyi gittiği dönemin zirvesiydi ve Türkiye ekonomisi hatırı sayılır bir güce kavuşmuştu.

Buna güvenerek ve yerli milli ittifakın gereği olarak, daha agresi milliyetçi bir dış politikanın denendiği bir süreç açıldı. “Her masada varız” diye ifade edilen bu periyotta Suriye iç savaşına doğrudan askeri müdahaleler, Libya iç savaşında taraf olup oraya da savaşçı gönderme, Azerbaycan-Ermenistan savaşına silah göndererek karışma, Irak’ta Kürtlere varlığı yıllara yayılan sürekli bir sınır ötesi operasyonun başlatılması ve son olarak Mavi Vatan denilen politikayla Doğu Akdeniz’de gaz arama çalışmalarında yer tutma çabaları öne çıktı. Burada özellikle Suriye-Kürtler denklemi üzerinden Rusya ile daha yakın bir pozisyon alındı ve çeşitli siyasal gelişmelerde ABD/NATO ekeniyle Rusya arasında denge politikası yürütüldü.

Yayılmacı politikanın sınırı

Bu agresif, yayılmacı dış politika Türk egemen sınıfı açısından ilk başlarda etkili gibi gözüktü. Azerbaycan-Ermenistan savaşının Azerbaycan lehine bitmesi, Suriye’de Türkiye’nin birkaç bölgeye yerleşmesi gibi sonuçlar verdi.

Ama son 2-3 yıldır bu strateji doğal sınırlarına dayanmış gibi duruyor. Suriye’de epeyce bir yer tutulmasına rağmen yıllardır Kürt yönetimini söküp atmak için devam eden arayış bir türlü gerçekleşemedi. Mavi Vatan hedefleri bütünüyle rafa kalktı, Türkiye gemileri artık neredeyse hiç limanı terk edip gaz arayamıyor. Doğu Akdeniz’de büyük emperyalistler tarafından Türkiye’ye sınırları bildirildi. Azerbaycan bile Erdoğan’ın Karabaş savaşındaki galibiyeti kendisine referans yapmak istemesi üzerine ona tepki gösterebiliyor.

Cumhurbaşkanı, Aksa Tufanı Operasyonu’nun yarattığı ortamda, bu sınıra dayanma durumuna bir çare olarak Filistin meselesinde yeniden inisiyatifi ele almayı çıkış yolu olarak gördü. Zaten öncesinde Suud-BAE-Mısır ekseniyle barışma adımları atmaktaydı. Bunun yanına bir de liderliği “direniş ekseni” denen güçler tarafından yapılan Filistin meselesinde uluslararası alanda öne çıksa; Filistin yanlısı ama direkt o eksene kaymamış ve diğer tarafla da konuşabilen bir hat izlerse öne çıkabileceğini düşündü. Bunun için Filistin’e çok yüksek perdeden destek verdi.

Ancak iki ana sebeple bu planı da fazla sonuç vermedi. Birinci neden, içerde kendisine karşı yürütülen teşhir faaliyeti. Erdoğan kürsülerden Filistin diye bağırırken İsrail uçaklarını besleyen petrol yakıtı hâlâ Türkiye toprakları üzerinden taşınıyor. “Tek millet iki devletiz” dediği Azerbaycan siyonist rejimin en büyük petrol tedarikçisi. Bayraktarların şirketi gidip orda askeri fuarlara İsrailli silah şirketleriyle birlikte sponsor oluyor. Ticaretin önce “kısıtlanması” sonra “bitirilmesi” soykırım başladıktan ancak aylar sonra yine içerideki muhalefet sebebiyle ilan edildi. Ve uygulanmadığına, ilişkilerin bitmediğine dair birçok şüpheli gösterge var.

İkinci sebep ise Türkiye devletinin göbekten NATO’ya bağlı olmasının getirdiği durum. İncirlik ve Kürecik’in varlığı, TSK’nın İsrail’i koruyan ABD gemisiyle ortak tatbikatlar yapması, söylemdeki Filistin sevgisini komik duruma düşürüyor. Erdoğan “Lübnan’dan sonra sıra bize gelecek” diyerek burada da bir alan açmaya çalışıyor fakat gerçeklik şu ki İsrail’e füzeler İran’dan atılıyor. Türkiye’nin böyle bir şey yapmasının mümkünatı bile yok. Husiler, Lübnan, Suriye, İran, hepsi bir şekilde Filistin konusuyla bağlantılı olarak İsrail’in hedefi olunca, Türkiye elbette bu konuda herhangi bir liderlik iddiası taşıyamıyor. “Bir gece ansızın gelebiliriz” gibi laflar sahadaki somut gerçeklik karşısında bu önderliği sağlamaya yeterli değil.

Barış mücadelesi

Böyle olunca yeni bir Ortadoğu ihtimalinde Türkiye için elde kalan tek şey anti-Kürt refleksler oluyor. Çok büyük bir U-dönüşünü ifade eden Esad’la barışma süreci bu yüzden gündeme getirildi ancak Baas rejimi önce Suriye topraklarından çekilme şartını koyduğu için orada da ilerlenemiyor. AKP, Rusya’nın arabulucuğuyla diktatör Esad ile kardeş olmak için can atıyor çünkü hem Rojava’daki Kürt yönetimini yok edecek bir hamleye ihtiyacı var hem de Türkiye’de iç siyasette kendisine kaybettirmeye başladığını düşündüğü milyonlarca mülteciyi oraya göndermek istiyor. Ancak elbette Türkiye’nin, özellikle Suriye’deki Kürtlere müdahale ettiği durumda bunun içerde nasıl sonuçlara yol açabileceği, nasıl bir istikrarsızlığın içine atabileceği belli değil. Bu risk de görülüyor olabilir, zira Devlet Bahçeli bir anda gidip sürekli hakaret ettiği, aşağıladığı ve saldırdığı Dem Partililerle el sıkışıyor ve “dünyada barış isterken kendi ülkemizde de bunu yapmamız lazım” diyebiliyor. Çok canlı ve yakın bir ihtimal gibi gözükmese de Cumhur İttifakı belli ki alternatiflerin de masada olabileceği sinyalini vermeye çalışıyor.

Türkiye’deki demokratlar, savaş karşıtları, antikapitalistler olarak bize düşen, tüm bu kaotik ve karmaşık manzarada İsrail’in tahayyül ettiği “Yeni Düzen”e bütünüyle karşı çıkmak. Bölgenin her yerinde güçlü bir barış politikasını savunmak: Filistin’de barış, ateşkes! İşgalin ve soykırımın acilen son bulması. Bu artık yalnızca sosyalistlerin savunduğu bir talep de değil. Belirli sınırlarla BM ve UAD bile bu çizginin erken aşamalarının hayata geçirilmesini talep edebiliyor. Suriye’de demokrasi mücadelesinin büyümesi ve diktatörlüğe karşı barışın, özgürlüğün kazanılması. Türkiye’de Kürt düşmanlığının son bulması, 2013-2015 arası uygulanan çözüm sürecinin daha cesur ve radikal bir şekilde geri dönmesi. Sosyalistlerin başka zamanlarda çok “radikal” gözükebilen talepleri, kapitalizm Ortadoğu’yu adım adım bölgesel bir savaşa sürüklerken son derece naif, insanlığın huzurlu bir şekilde yaşayabilmesi için gerekli yegane yöntemler olarak kalıyor. Buna ve Ortadoğu’daki tüm işçilere, dünyadaki dayanışma hareketlerine güvenerek barış mücadelesini büyütelim.

Ozan Tekin

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…