Akademisyen Esra Elmas, Enternasyonal Dayanışma dergisinin ikinci sayısı için yazdı:
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında DEM Partili vekillerin ellerini sıkmasıyla başlayan ve Öcalan için “Gelsin mecliste konuşsun”, “Türklerle Kürtlerin birbirini sevmesi siyasi farzdır” gibi ezber bozan ve “terörü sonlandırmayı” öngörse de Kürt meselesinin siyasi yollarla çözülmesi adına da tarihi bir imkân kapısı aralayan açıklamalarıyla ekim ayında başlayan süreç, yeni yılın ilk günlerinde ülkenin en önemli gündemi olmaya devam ediyor.
Bahçeli’nin üç aydır kararlı bir şekilde yaptığı çıkışın arkasında durması ve somut önerilerle iddiasını sürdürmesi, hükümetin Öcalan ile temasın önünü açmasını sağladı. DEM Parti heyetinin Öcalan ile görüşmesi ve Öcalan’ın rol üstlenme iradesi göstermesiyle yeni bir süreç başladı.
Öcalan’ın yapacağı çağrı üzerinden PKK’nın silah bırakmasını öngören bu süreç çerçevesinde ilk etapta DEM Parti heyeti siyasi parti liderlerini ve Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ı ziyaret etti. Önümüzdeki günlerde heyetin Öcalan ile yeniden görüşmesi bekleniyor.
Bu yazı uluslararası çatışma çözümü örneklerinden çıkarılan dört temel derse/prensibe odaklanacak ama daha önce yaşamakta olduğumuz sürecin ne olduğunu doğru şekilde tanımlamaya ihtiyaç var.
Girişte de ifade edildiği gibi, bu hâliyle ve bu aşamada devam eden süreç, Kürt meselesini toplumsal ve siyasi boyutlarıyla ele alan bir çözüm süreci değil, PKK’nın silahsızlandırılmasını hedefleyen ve Cumhur İttifakı’nın ifadesiyle terörizmi sonlandırmayı amaçlayan bir süreç. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan da geçtiğimiz haftalarda Diyarbakır’da yaptığı konuşmada net şekilde bir kez daha tekrar etti. Dolayısıyla 2016’dan beri sık sık ve yüksek sesle dile getirildiği üzere, hükümet Kürt meselesi ve PKK meselesini iki ayrı konu olarak ele alıyor ve bunlara birbirinden farklı şekilde yaklaşıyor. Bu ayrıma ve yaklaşıma katılmayabiliriz ama girişilen süreci yürütenlerden bağımsız olarak ele almak analizlerimizi ve beklentilerimizi gerçekçilikten uzaklaştırır.
İkinci olarak, PKK meselesini çözmenin Kürt meselesini çözmeye yetmediğini biliyoruz. Yine de bu hâliyle şu anda yürütülmekte olan süreç başarılı olursa -ki bu hâlâ zor olsa da Suriye’de yaşanan gelişmelerden sonra yükselen bir ihtimal- bu Kürt meselesine yönelik bir çözüm ve demokratikleşme sürecini önlenemez şekilde yeniden siyasetin gündemine taşıyacaktır. Çünkü PKK’nın silah bıraktığı bir Türkiye’de, terör siyaset için bir gerekçe ya da bahane olmaktan çıkacaktır. Bu sürecin başarılı olduğu bir Türkiye’de terör gerekçesiyle kayyım atamak yahut siyasetçileri tutuklamak mümkün olmayacaktır örneğin. Bu da pek çok konunun daha özgür ve açık şekilde konuşulabilmesini, sağlıklı bir kamusal tartışmayı ve nihayetinde demokratik siyaset alanının genişlemesi potansiyelini taşıyor. Öcalan, Demirtaş ve DEM Parti’nin de bu potansiyel üzerinden sürece destek verdikleri anlaşılıyor.
Dolayısıyla bu yazı eğer bu yaşamakta olduğumuz süreç başarılı olur da bir çözüm sürecine evrilirse kullanabileceğimiz ekipman çantasının ve bilgi birikiminin dört temel prensibini hatırlatmak gibi mütevazı bir amaca sahip. Geçmişle kıyaslandığında bugün Kürt meselesinin çözümü bağlamında pek çok dinamik olumlu yönde farklılaşmış durumda. MHP’nin sürece öncülük etmesi, muhalefet partilerinin ve siyasetin olabilecek en geniş konsensüsle sürece katkı sunmaya yatkın olması ve bölgesel dinamiklerin eskiyle kıyaslanmayacak kadar uygun olması gibi pek çok avantaj bu adımların bir çözüm sürecine evirilmesini sağlayabilir.
O yüzden kaygılarımıza ve soru işaretlerine rağmen bu yazı bardağın dolu tarafına daha fazla odaklanmayı ve elimizden gelen her şeyi yapmadan “Bu işten bir şey çıkmaz,” dememeyi öneriyor.
Yol gösterici ilkeler
Biriciklik: Çatışma çözümü alanındaki en birinci ve temel kural dünyadaki her çatışmanın ve bunlara bulunan veya bulunacak olan çözümün biricik olduğudur. Her çatışmanın kendine özgü tarihi, sosyal, siyasal ve ekonomik nedenleri vardır ve hiçbir çözüm bir diğerine doğrudan uygulanamaz. Bir yerde çalışan bir formül bir diğerinde işlerin aksamasına sebep olabilir.
Örneğin Kuzey İrlanda’da Hayırlı Cuma barış anlaşması 1998’de referanduma sunuldu ve toplumdan yüzde 71 oranında destek aldı. Bu taraflar arasında yapılan anlaşmanın meşruiyetini sağlarken, barışın kalıcılığına giden yolda çok önemli bir başlangıçtı.
Aynı referandum yöntemi Kolombiya’da ise aksi bir sonuç verdi. 2016’da Kolombiya hükümeti ile FARC gerillaları arasındaki çatışmanın sona erdirilmesine ilişkin nihai anlaşmanın onaylanmasını amaçlayan referandum toplumun yüzde 50,2’sinin aleyhte, yüzde 49,8’inin lehte oy kullanmasıyla başarısız oldu ve süreci kesintiye uğrattı. Özetle, her bir ülkedeki çözüm süreçleri o ülkedeki çatışma dinamiklerini esas almak durumunda olduğu için her ülkenin çatışma ve çözüm modaliteleri kendine özgüdür, biriciktir.
Kapsayıcılık: Bir barış sürecinde, çatışmanın tarafı olan veya çatışmadan etkilenen tüm kesimlerin, grupların ve bireylerin sürece dahil edilmesi gerekir. Bu, yalnızca çatışmanın doğrudan taraflarını değil, aynı zamanda dolaylı olarak etkilenen toplulukları, sivil toplum kuruluşlarını, kadınları, gençleri, azınlık gruplarını ve diğer marjinalize edilmiş kesimleri de kapsar.
Kapsayıcılık, barış sürecinin meşruiyetini artırır, kalıcı bir çözümün temelini oluşturur ve sürecin başarısızlık riskini azaltır. Çatışmalar genellikle yalnızca iki taraf arasında değil, daha geniş toplumsal, ekonomik ve siyasi sorunlardan kaynaklanır. Kapsayıcılık, bu sorunların daha geniş bir perspektifle ele alınmasını sağlar.
Çatışmanın tüm taraflarının ve etkilenen kesimlerin sürece dahil edilmesi, barış anlaşmasının uygulanabilirliğini ve sürdürülebilirliğini artırır. Sürece dahil edilmeyen gruplar, barış sürecine karşı direnç gösterebilir veya süreci baltalayabilir. Kapsayıcılık, bu tür dirençlerin önüne geçer. Farklı grupların bir araya gelmesi, toplumda kutuplaşmayı azaltır ve uzlaşma kültürünü teşvik eder.
Kuzey İrlanda’da 1998 yılında imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması, İngiltere, İrlanda Cumhuriyeti, Katolik ve Protestan gruplar arasında uzun yıllar süren müzakereler sonucunda imzalandı. Anlaşma, yalnızca çatışmanın ana taraflarını değil, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarını, kadın gruplarını ve gençlik örgütlerini de sürece dahil etti.
Güney Afrika’da apartheid rejiminin sona erdirilmesi sürecinde kapsayıcılık, barışın başarısında kritik bir rol oynadı. Nelson Mandela liderliğindeki Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ve Frederik Willem de Klerk liderliğindeki beyaz azınlık hükümeti, yalnızca iki taraf arasında bir müzakere yürütmekle kalmadı, aynı zamanda toplumun farklı kesimlerini sürece dahil etti. Kadınlar, müzakere masasında yer aldı ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili maddelerin anayasal güvence altına alınmasını sağladı.
Sonuç olarak, çözümün kalıcılığı ve kısa bir süre sonra yeni bir çatışma dinamiğinin yaşanmaması için kendini soruna taraf gören mümkün mertebe bütün unsurların sürece dahil edilmesi, kaygı ve taleplerinin alınması büyük önem taşıyor.
Barışın kazanımlarının çeşitliliği: Çözümün şartlarını ya da gerekliliklerini konu eden tartışmalara hâkim olan en temel hatalardan biri çözümün bir “kutsal/üstün insan” eylemi olarak tanımlanmasıdır. Silahlı çatışmaların, korunaklı hayatlar yaşamamaları bakımından en çok sıradan insanları etkilediği düşünüldüğünde, esasen çözüm için niyet, sebep, irade yahut sağduyunun yine en çok sıradan insanlardan geldiğini teslim etmekte fayda var.
Öte yandan herhangi bir çözüm talebi etik yahut vicdani saiklere dayanmak zorunda da değil. Bu nedenlerden azade biçimde kendini tanımlayan herhangi bir çözüm talebini, idealize edilen yahut kutsanan şemaya uygun olmadığı için değersiz yahut yetersiz addetmek vahim bir hata olur.
Örneğin bir barış sürecine toplumun belli kesimleri ‘herkes için adalet’ ya da ‘ölümler dursun’ talebiyle sahip çıkarken, bir diğeri ‘barış gelirse şiddetin son bulacağı bölgelerde daha çok ticaret yapabilir ve daha çok para kazanabilirim’ diyerek de sahip çıkacak olabilir.
Herkesin barış istemek için farklı bir sebebi var ve bu sebeplerden hiçbiri bir diğerinden daha çok ya da az değerli değil. Aksine gerçek hayatın ve siyasetin farklı veçhelerini içeren bu nedenler bütünü, bir çatışmanın kalıcı biçimde çözülmesinin temel taşlarını oluşturuyor. Bu çeşitliliği iyi anlatabilmek olası kriz anlarında devreye girebilecek aktör çeşitliliği de sağlıyor.
Yine Kuzey İrlanda’dan bir örnek: 1994 yılında, İngiliz Sanayi Konfederasyonu’nun (CBI) Kuzey İrlanda şubesi, ‘Barış – Zorlu Yeni Bir Dönem’ adlı bir yayın hazırladı. Daha sonra ‘barışın getirileri raporu’ olarak anılmaya başlayan bu önemli yayın, Kuzey İrlanda’da barışın sağlanması durumunda elde edilecek ekonomik faydaları destekleyen argümanlar ortaya koydu. İş dünyasında büyük etki yaratan argümanlardan biri, ülkenin olumsuz uluslararası imajının düzeltilmesiyle yabancı yatırımlar için farklı fırsatların açılacağı fikriydi. Medya, ‘barış getirisi/kâr payı’ kavramını hem genel halka hem de dünyaya barışı teşvik etmek için yoğun bir şekilde kullandı. Kuzey İrlanda hükümeti raporun gördüğü ilgiden hareketle, bu ekonomik yaklaşımı da daha fazla teşvik etmenin faydasını kavradı. 1994 ateşkesi, CBI’nin “barış getirisi” yayınının gerekçesinin pratik olduğunu kanıtladı ve ülkenin ekonomisi hızla iyileşti. Turizm sektörü önemli ölçüde büyüyerek %20’ye kadar arttı; 1,55 milyon turist o yıl Kuzey İrlanda’yı ziyaret etti. İşsizlik oranı ise dramatik bir düşüşle %11,4’e geriledi ve bu, Kuzey İrlanda’nın o döneme kadarki en düşük işsizlik oranıydı.
1996 yılında, “barış getirisi” raporunun yayınlanmasından yaklaşık iki yıl sonra, barış müzakereleri çöktü ve özel sektörün rolü daha belirgin hâle geldi. CBI, altı önde gelen iş ve ticaret örgütüyle bir araya gelerek Yediler Grubu’nu (Group of Seven – GoS veya G7) oluşturdu. Bu grubun temel hedefleri, Kuzey İrlanda’nın “barış ve refah dolu bir gelecek ile dünyanın en çözülemez sorunlu bölgelerinden biri olarak hatırlanma kaderi arasında keskin bir seçim yapması gerektiği” mesajını vurgulayan tek bir barış mesajını teşvik etmeye dayanıyordu. G7, bu barış mesajını genel halkla paylaşmak için taban hareketleri ve sivil toplum kampanyaları aracılığıyla çalıştı. Ayrıca, işletmeleri “sosyal sorumluluklarını” vurgulayarak sürece katılmaya teşvik etti. G7, “Kuzey İrlanda’nın ekonomik çıkarlarının ortak sesi” olarak tanımlandı ve önemli bir otorite kazanarak bu mesajı Kuzey İrlanda halkına daha da ileri taşıma ve teşvik etme konusunda etkisini kullandı.
Liderlerin rolü ve ötesi: Çatışma çözümü süreçlerinde liderlerin gücü ve iradesi son derece belirleyicidir. Liderler uzlaşma sürecine diyalog ve müzakereyi teşvik ederek, çatışmanın taraflarını bir araya getirerek, farklı gruplar arasında güven tesis ederek ve en önemlisi kendi kitlelerini barış ve uzlaşma yönünde dönüştürerek süreci güçlendirirler.
Kuzey İrlanda’da Sosyal Demokratik ve İşçi Partisi lideri John Hume, barış sürecinin mimarlarından biri olarak diyalog ve müzakere çağrısında bulundu. Hume’un vizyonu, çatışmanın çözümünde siyaset ve uzlaşmayı merkeze aldı. David Trimble Ulster Birlik Partisi lideri olarak barış görüşmelerine aktif katılım sağladı ve Protestan tarafını çözüm sürecine çekti.
İngiltere başbakanı Tony Blair ve İrlanda başbakanı Bertie Ahern taraflar arasında köprü görevi görerek Hayırlı Cuma Anlaşması’nın (1998) imzalanmasını sağladı.
Türkiye’de Erdoğan iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın toplumu mobilize etme kapasitesine sahip güçlü bir iktidar olduğu sır değil. Her iki lider de milliyetçi muhafazakâr kesimin güçlü temsiline sahipler ve barış fikrine en dirençli olan kesimleri barışa ikna etme kapasiteleri var. Bu da bu denli hassas ve zor bir meseleyi çözme sürecinde büyük bir avantaj. Öte yandan son kertede sürecin nasıl bir hüviyet kazanacağında Bahçeli ve Erdoğan’ın yanı sıra sürece taraf olan diğer aktörlerin tutumu da etkili olacak. Çünkü barışı en güçlü lider dahi tek başına sağlayamaz.
Türkiye’de bu sürecin çözüm ve demokratikleşmeyle değil anti-demokratik bir sistemle sonuçlanabileceği yönünde kamuoyunda eleştiriler ve endişeler de var. Barış yapma işini iktidara teslim etmekte çekincesi olanların, uzakta kalarak değil içinde olarak süreci sahiplenmesi ve takip etmesi alınacak en iyi tedbirlerden biridir. Bu aşamanın çözüm sürecine dönüşmesi ve demokratikleşmeyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, Türkiye’deki siyasetin niteliğine, kapasitesine ve yetkinliğine bağlı olacaktır.
Esra Elmas
