Kasım 2026’da dünyanın gözü Antalya’ya çevrilecek. Devlet başkanları, bakanlar, şirket yöneticileri, finans kuruluşları ve binlerce delege COP31 için bir araya gelecek. Resmî anlatıya göre bu zirve, insanlığın iklim krizine karşı ortak iradesini göstereceği tarihsel bir dönemeç olacak. Oysa otuz yılı aşkın COP (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı) deneyimi bize başka bir gerçeği öğretti: Salonlarda hedefler büyürken atmosferdeki sera gazları, fosil yakıt yatırımları ve iklim eşitsizlikleri de büyümeye devam ediyor.
Birleşmiş Milletlere bağlı UNEP’in (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) 2025 değerlendirmesine göre, ülkelerin açıkladığı iklim taahhütleri bütünüyle uygulansa bile dünya, yüzyıl sonunda 2,3-2,5 derece ısınma patikasında. Mevcut politikalar ise yaklaşık 2,8 derecelik bir ısınmaya götürüyor. 1,5 derece sınırının önümüzdeki on yıl içinde aşılması artık çok güçlü bir olasılık. Bu tablo, teknik bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Yenilenebilir enerji teknolojileri, enerji verimliliği yöntemleri ve emisyonları hızla azaltabilecek araçlar mevcut. Eksik olan; fosil yakıtlara, sınırsız büyümeye ve sermaye birikimine dayanan düzenden kopacak siyasal iradedir.
COP sürecinin bütünüyle önemsiz olduğunu söylemek doğru olmaz. Paris Anlaşması’nın sıcaklık hedefi, kayıp ve zarar mekanizmasının kabul edilmesi, uyumun küresel gündeme girmesi ve fosil yakıtlardan uzaklaşma ifadesinin resmî belgelere geçmesi; özellikle ada devletlerinin, Küresel Güney ülkelerinin ve toplumsal hareketlerin yıllar süren basıncıyla elde edildi. Fakat bu kazanımların hiçbiri kendiliğinden uygulanmadı. COP masasında kabul edilen her ileri ifade; sermayenin ve devletlerin çıkarlarıyla karşılaştığında budandı, ertelendi ya da piyasa mekanizmalarına tercüme edildi. Bu nedenle mesele COP’a katılmak veya katılmamak gibi basit bir tercih değildir. Asıl soru; müzakere alanını kimlerin baskısı altında tutacağı ve kararların uygulanmasını sağlayacak toplumsal gücün nerede kurulacağıdır.
COP’ların sınırı ve piyasa çözümsüzlüğü
COP’ların sınırı tam da burada ortaya çıkıyor. Görüşmeler, iklim krizini yaratan ekonomik ilişkileri değiştirmek yerine ülkelerin gönüllü taahhütlerini, karbon piyasalarını, şirket ortaklıklarını ve gelecekte geliştirileceği varsayılan teknolojileri merkeze alıyor. Fosil yakıt üretiminin bağlayıcı bir takvimle sona erdirilmesi yerine “net sıfır” muhasebesi yapılıyor; gerçek emisyon azaltımları karbon denkleştirme projelerine, orman kredilerine ve henüz ölçeklenmemiş karbon yakalama tekniklerine havale ediliyor. Zengin ülkelerin ve şirketlerin tarihsel sorumluluğu, “herkesin ortak çabası” söylemi içinde bulanıklaştırılıyor.
Borçlandırılmış Güney ülkelerine iklim finansmanı adı altında yeni krediler sunulurken kayıp ve zararların bedeli yine emekçilere ve yoksul halklara ödetiliyor. UNEP’in 2025 Uyum Açığı Raporu, gelişmekte olan ülkelerin yıllık uyum finansmanı ihtiyacını 2035 için 310-365 milyar dolar olarak hesaplıyor; 2023’te sağlanan uluslararası kamu finansmanı ise yalnızca 26 milyar dolarda kaldı. Yani iklimden en fazla etkilenen ülkelerden, yaratmadıkları bir felakete kendi kıt bütçeleriyle ve yeni borçlarla uyum sağlamaları isteniyor.
Bu düzen yalnızca yetersiz değildir; büyük kirleticilerin çıkarlarına göre biçimlenmiştir. COP30’a 1.600’den fazla fosil yakıt lobicisi katıldı. Bu, zirvedeki her 25 kişiden birinin petrol, gaz veya kömür çıkarlarıyla bağlantılı olması demekti. Fosil sermayesi müzakere salonlarına dışarıdan baskı yapan bir güç değildir; resmî delegasyonların, ticaret birliklerinin, sponsorluk ağlarının ve uzmanlık mekanizmalarının içine yerleşmiştir. İklim krizini büyüten şirketlerin çözümün mimarı olarak kabul edildiği bir süreçten, onların iktidarını sınırlayacak kararlar çıkmasını beklemek; yangının söndürülmesini petrol tüccarlarına bırakmaktır.
Sistem nedir, ne değildir?
Bu nedenle “İklimi değil, sistemi değiştirelim” sözü bir temenni ya da güzel bir pankart cümlesi değildir; krizin maddi kaynağını tarif eder. İklim değişikliği, insan türünün soyut ve eşit bir kusurunun sonucu değildir. Birleşmiş Milletlere bağlı IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) de sera gazı emisyonlarına tarihsel ve güncel katkıların bölgeler, ülkeler, sınıflar ve bireyler arasında son derece eşitsiz olduğunu kabul ediyor. Bir avuç şirket ve zengin kesim, gezegenin enerji ve madde akışını kâr amacıyla yönetirken kuraklığın, sellerin, yangınların, gıda krizinin ve zorunlu göçün en ağır sonuçlarını en az sorumlu olanlar yaşıyor.
Sistem dediğimiz şey, yalnızca fosil yakıt şirketlerinden ibaret değildir. Toprağı, suyu, ormanları ve emeği metaya dönüştüren kapitalist üretim ilişkilerinin bütünüdür. Endüstriyel tarımın tohumdan gübreye kadar birkaç tekelin denetimine verilmesi; maden ve enerji projeleri için köylerin, meraların ve müştereklerin gasp edilmesi; bakım yükünün kadınların omuzlarına yıkılması; halkların savaşlarla yerinden edilmesi aynı düzenin farklı yüzleridir. Fosil ekonomi savaşla beslenir; savaş da petrol, gaz, maden ve lojistik hatları üzerindeki mücadeleyle büyür. Askerî bütçeler genişlerken iklim uyumu, sağlık, barınma, kamusal ulaşım ve afet hazırlığı için kaynak bulunamaması tesadüf değildir.
Antalya Zirvesi ve “yeşil dönüşüm” makyajı
COP31’in Türkiye’de yapılacak olması bu çelişkileri daha görünür kılıyor. Zirve 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Türkiye Başkanlığı; 2035’e kadar elektriğin nihai enerji tüketimindeki payını yüzde 35’e çıkarma, atık artışını azaltma ve binalardaki enerji yoğunluğunu düşürme gibi hedefler açıkladı. Elektrifikasyon elbette ulaşımın, ısınmanın ve sanayinin karbonsuzlaştırılması açısından gereklidir. Fakat elektriğin hangi kaynaktan üretildiği, şebekenin kimin mülkiyetinde olduğu ve dönüşümün bedelini kimin ödediği soruları yanıtlanmadan bu hedefler iklim adaleti anlamına gelmez. Kömür ve gazla üretilen elektriğin payını büyütmek ya da yenilenebilir enerji adına tarım arazilerini ve meraları şirketlere tahsis etmek; yeşil bir gelecek değil, yeşile boyanmış çıkarcılık üretir.
Bugün “yeşil dönüşüm” adı altında yeni bir maden ve altyapı dalgası örgütleniyor. Lityumdan bakıra, nadir toprak elementlerinden nikel ve kobalta kadar pek çok ham madde, enerji dönüşümünün vazgeçilmez girdisi ilan ediliyor. Bu minerallere olan ihtiyacın varlığı, şirketlere sınırsız çıkarma ruhsatı vermez. Fosil ekonominin merkezileşmiş, sömürgeci ve kâr odaklı yapısı aynı biçimde yenilenebilir enerjiye taşınırsa yalnızca teknolojinin rengi değişir. Gerçek dönüşüm; toplam enerji talebini azaltmayı, lüks tüketimi sınırlamayı, toplu taşımayı ve kamusal hizmetleri büyütmeyi, üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamayı gerektirir. Enerji demokrasisi, güneş panelinin veya rüzgâr türbininin varlığından önce mülkiyet, karar ve bölüşüm meselesidir.
Türkiye’nin 2035 iklim hedefi de bu açıdan çarpıcıdır. Climate Action Tracker’ın değerlendirmesine göre açıklanan hedef, emisyonların önümüzdeki on yılda azalması yerine sabit kalmasına, hatta yükselmesine izin veriyor; kömürden ve fosil gazdan çıkış için bağlayıcı bir plan içermiyor. Türkiye, bir yandan COP31’e ev sahipliği yaparak “iklim liderliği” görüntüsü üretirken diğer yandan kömür santrallerini, madenciliği, otoyolları, havalimanlarını ve enerji tekellerinin yatırımlarını büyütmeye devam edemez. İklim zirvesinin yapılacağı Antalya’nın turizm, inşaat, taş ocakları, kıyı talanı, orman yangınları ve su kriziyle kuşatılmış olması da bu siyasal vitrinin arkasındaki gerçeği gösteriyor.
Alternatif hat: “COP31’in ötesinde Halkların İklim Zirvesi”
Halkların İklim Zirvesi’nin amacı, COP31’e giden süreçte iş yerlerinden mahallelere, köylerden üniversitelere uzanan birleşik ve uluslararası bir mücadele hattı kurmak. 14-18 Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek “COP31’in Ötesinde Halkların İklim Zirvesi” bu hattın nihai buluşması olacak. 14 Kasım’da dünyanın dört bir yanına yapılacak ortak yürüyüş çağrısıyla başlayacak zirve; panelleri, seminerleri, halk meclislerini ve hareketler arası toplantılarıyla resmî müzakerelerin dışında kalanların sözünü ortak bir programa dönüştürmeyi hedefliyor.
Zirve yalnızca Antalya’da birkaç gün sürecek bir karşı etkinlik değil, bir süreç. Bu süreçte yerel ekoloji mücadelelerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik hareketlerinin kendi sözünü üreteceği toplantılar, forumlar ve eylemler örgütlemek; talepleri ortaklaştırmak ve uluslararası hareketlerle kalıcı bağlar kurmak hedefleniyor.
Programımızın merkezinde fosil yakıtlardan hızlı, planlı ve adil çıkış var. Yeni kömür, petrol ve gaz projeleri durdurulmalı; mevcut tesisler emekçilerin iş ve gelir güvencesini koruyan kamusal bir geçiş planıyla kapatılmalı. Enerji, şirketlerin kâr alanı olmaktan çıkarılarak kamusal, demokratik ve yerel biçimlerde örgütlenmeli. Elektrik, su, barınma, ulaşım, sağlık ve bakım temel hak olarak güvence altına alınmalı. İklim finansmanı kredi ve borç biçiminde değil, tarihsel sorumluluğu bulunan zengin ülkelerden koşulsuz kamu kaynağı aktarımı olarak sağlanmalı. Kayıp ve zarar mekanizmaları gerçek ihtiyaçları karşılayacak ölçüde büyütülmeli; halkların ekolojik borçları silinmeli.
Gıda egemenliği, agroekoloji ve küçük üreticiliğin desteklenmesi; bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması; ücretsiz ve erişilebilir toplu taşıma; nitelikli yeşil işler; çalışma sürelerinin ücret kaybı olmadan kısaltılması dönüşümün ayrılmaz parçalarıdır. İklim politikaları toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretmemeli; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam, barınma, sağlık ve güvenlik haklarını güçlendirmeli diyoruz.
İklim adaleti aynı zamanda barış mücadelesidir. Savaşların, işgallerin ve askerî endüstrinin ekolojik maliyeti görünür kılınmalı; askerî emisyonlar eksiksiz biçimde hesaplanmalı ve azaltım yükümlülüklerine dâhil edilmeli. Silahlanmaya ayrılan kamu kaynakları ekolojik onarım, afetlere hazırlık ve toplumsal ihtiyaçlar için kullanılmalı. Filistin’den Kürdistan’a, Ukrayna’dan Sudan’a kadar savaşın yıktığı coğrafyalarda halkların kendi kaderini tayin, barış ve onurlu yaşam talepleri iklim hareketinin dışında bırakılamaz. Bombalanmış kentlerde, zehirlenmiş topraklarda ve zorla yerinden edilmiş halkların yaşamında iklim adaletinden söz edilemez.
Sonuç
Halkların İklim Zirvesi resmî COP’un daha “katılımcı” bir kopyası olmayacak. İyi biliyoruz, şirketlerin yeşil çözümler fuarına karşı başka uzmanların konuştuğu paralel bir salon kurmak yetmez. İhtiyacımız olan ve yapmaya çalıştığımız; dağınık direnişleri ortak hedefler etrafında birleştiren, sınırları aşan ve sürekliliği olan bir örgütlenme. Akbelen’de kömür madenine, İkizdere’de taş ocağına, Kazdağları’nda altın madenciliğine, kentlerde betonlaşmaya, iş yerlerinde sömürüye karşı verilen mücadeleler aynı iklim adaleti cephesinin parçalarıdır. Dünyanın farklı ülkelerindeki grevler, köylü direnişleri, kadın hareketleri ve savaş karşıtı kampanyalar da bu cephenin uluslararası damarlarıdır.
COP31’den mucizevi bir karar beklemiyoruz. Ancak Antalya’yı hükümetlerin ve şirketlerin vitrini olarak da bırakmayacağız. Zirvenin yarattığı küresel ilgiyi, büyük kirleticilerin iktidarını teşhir etmek, mücadeleleri birbirine bağlamak ve somut kazanımlar elde etmek için kullanacağız. Sokakta, iş yerinde, okulda, tarlada ve mahallede örgütlenen güç olmadan hiçbir iklim hedefi kâğıttan çıkıp hayata geçmez.
İklim krizine karşı mücadele, yaşamın nasıl üretileceğine ve kararların kim tarafından alınacağına ilişkin bir iktidar mücadelesidir. Ya şirketlerin kârı için daha fazla maden, enerji, savaş ve yıkım; ya da halkların ihtiyaçlarını, eşitliği, barışı ve doğayla uyumlu yaşamı esas alan yeni bir düzen.
COP31 çare değildir. Çare, kaderimizi müzakere salonlarındaki delegelere bırakmamak; iklimi değil, bu krizi üreten sistemi değiştirecek uluslararası gücü birlikte kurmaktır.
Ecehan Balta
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.)
