Enternasyonal Dayanışma, ikinci merkezi etkinliğini 12 Ekim Cumartesi günü İstanbul’da gerçekleştirdi. Üç ayrı oturumdan oluşan toplantılarda emperyalizme, savaşlara ve ırkçılığa karşı mücadeleler tartışıldı.
Kadıköy’de Moda Kitapevi’nde gerçekleştirilen Enternasyonal Dayanışma toplantılarının yapıldığı salonun duvarlarında “Savaşa hayır! Filistin halkının yanındayız”, “Birleşen işçiler yenilmezler”, “Barış hemen şimdi”, “Krizin faturasını ödemeyeceğiz” ve üç dilde “intifada”, “direniş”, “dayanışma” yazılı dövizlerin yanı sıra Filistin ve barış bayrakları yer aldı.
Toplantıların video kayıtları kısa süre içerisinde Enternasyonal Dayanışma web sitesinde ve Youtube kanalında yayımlanacak. (Youtube kanalımıza abone olmak için tıklayın)
Irkçılık, günümüzde göçmen emeğini değersizleştirmenin ideolojisidir
“Günümüzde Irkçılığa Felsefi Bir Bakış: Irkçılığın Doğuşu, Ekonomik Kökleri ve “Günah Keçileri” Yaratma Pratiği” başlıklı birinci oturumda moderatörlüğü Halide Kutan yaptı.
İlk sözü alan Sinan Özbek konuşmasında özetle şunları söyledi:
“Irkçılık, kapitalist üretim ilişkilerinde köle emeğini açıklamanın ideolojisidir, 500 yıllık geçmişi vardır. Her ayrımcılığa ırkçılık denmez. Plantasyon aristokrasisinin ideolojisidir. Kapitalist üretimde, ücretli emek dışında başka bir şey kullanıyorsanız bunu açıklamanız lazım, ırkçılık buradaki işlevi görür.
Kölecilik dönemi kapandı, hâlâ ırkçılık var, bunu nasıl açıklamalıyız? Irkçılığın çağdaş dünyadaki işlevi hakkında iki yanıt var. Birincisi işçi sınıfını bölmesi, eşit olmayan ücretleri açıklaması, kapitalizmin işine bu açıdan gelmesi. Bu biraz eksik bir açıklama.
Kapitalist üretim ilişkisi içerisinde artı değer üreten kısım canlı emek olduğu için, böylesi bir işlev görmesi önemli. Emeğin ucuz olduğu yere yatırım yapmak veya emeği ucuz olduğu yerden söküp alıp getirmek. Göçmen insanları kendi ülkenize getirdiğinizde, onları yaşattığınız koşulları ve onlara verdiğiniz ücreti açıklamanız için ırkçılık gerekir. Bu da ırkçılığın ikinci işlevi.
Milliyetçiliğin ırkçılıktan farkı şu; bağımsızlıkçı olduğunda milliyetçiliğe ilerici bir rol atfedebiliyoruz. Ancak egemen hâle geldikten sonra hızla o da gericileşiyor. Irkçılık ise tümüyle negatif, olumsuz bir ideoloji.

“Mesele karşılaşma meselesi değil”
İlk oturumun ikinci konuşmacısı Lülüfer Körükmez şunları söyledi:
“Irkçılık her toplumda, zamanın, mekânın ve politik, ekonomik yapının rengini alarak biçimlenir. Türkiye’de konuşurken ‘siyahlar, kölecilik yok, o yüzden ırkçılık yoktur’ demek anlamsız. Göçmenlere yönelmiş olan ayrımcı ve dışlayıcı pratiklerin ırkçılık mı yoksa yabancı düşmanlığı mı olduğuna dair bir tartışma var. Pratik kampanyalarda hepsini bir arada kullanarak çözüyoruz. Avrupa’da İslamofobi kavramıyla bu ikisi birbirine bağlanıyor.
Karşılaşma meselesinin önemli olduğu, tanışsalar sorunun çözüleceği iddia ediliyor. Mesele bu olsa yoksul mahallelerde hiç ırkçılık olmaması lazım. Mesele karşılaşma meselesi mi gerçekten? Zaten birbiriyle terinin son damlasına kadar hayatını kazanmak için yarıştırılmak zorunda bırakılan insanlar, aynı yere hapsedildiğinde, oradan arkadaşlık çıkması çok zor.”
Irkçılık kapitalizmin kurucu unsurlarından biri
Üçüncü konuşmacı Ferda Keskin, Filistin’de yaşanan soykırıma dikkat çekti, bunun bir ırka karşı yapıldığını hatırlattı ve şunları söyledi:
“Irk kavramı nispeten yeni bir kavram, kapitalizmle çok yakından ilişkili. Irkçılık kapitalizmin bizzat kurucu unsurlarından biri. Aydınlanmanın en tartışmalı kavramlarından biri ırk. Büyük keşifler döneminin hemen ardına tekabül ediyor. Afrika’nın gidilmemiş yerlerine gidiliyor, Latin Amerika ve Kuzey Amerika’ya gidiliyor, oralardan getirilen numuneler var. Sadece insan değil, deve kuşu yumurtaları, Avrupa’da olmayan hayvanların kemikleri getiriliyor. Küçük müzeler oluşturuyorlar. İnsan iskeletleri de koyuyorlar içlerine. Zaten o zamanın ırkçılığı ‘bunlar insan değil’ söylemi üzerinden gelişiyor.”
Konuşmacıların sunumlarından sonra salondan yapılan katkılarda; Türkiye’de ırkçılığın geldiği nokta, göçmenlerin rutin olarak saldırılara uğraması ve canlarından olması gibi konular ve buna karşı birleşik mücadelelerin inşası anlatıldı. İlk oturum, salondan yapılan katkılarla sona erdi.

Devrimcilik bütün dünya düzenini külliyen reddetmektir
“Ortadoğu’da Yeni Düzen Arayışları ve Direniş” başlıklı ikinci oturumda moderatörlüğü Derya Gedikli yaptı.
İlk sözü alan TOKAD’dan Ahmet Örs konuşmasında özetle şunları söyledi:
“İsrail’in emperyalizmin bir karakolu olarak Ortadoğu’da bulunması devam ettirilmeye çalışılıyor. Direniş hareketleri de devam ediyor, bunun devam edeceğini egemenler de biliyorlar. İnsanları bastırarak statükonun devamını umuyorlar. David Harvey, yeni emperyalizm kitabında ‘petrol olmaksızın bu hegemonyanın sürmesi imkansız’ diyor. Bakü-Ceyhan boru hattının savaşlardan önce niye kurulduğunu anladığımızda Ortadoğu’daki düzeni anlarız. Çin-Rusya ile Batı emperyalizmi arasındaki dengede giden bir dünya var.
Devrimcilik bütün dünya düzenini külliyen reddetmektir. Filistin direnişi için de iki bloktan birine mecbur kalma gibi bir risk var. Çin bloku Filistin direniş örgütlerini bir araya getiriyor, kendi pozisyonunu tahkim etmek için, onları çok sevdiğinden değil. Bu dünya düzenini tanımayan bir pozisyona talip olmak lazım. ABD’nin Ortadoğu’yu terk edip Çin’le rekabete daha fazla odaklanacağı konuşuluyor, ama en yıkıcı savaşlar da burada olmaya devam ediyor.
Bölgedeki insanlar ne yapacak? Biz burada eziliyoruz, sömürülüyoruz deyip kendine zulmetmeyen bir tarafa mı, egemen düzenin bir tarafına mı gönül indirecek? Yoksa hayır tümüyle, ya hep ya hiç, varlık yokluk mücadelesine talibim mi diyecek? Kendi irademle olanı kabul ederim mi diyecek? Bence böyle bir noktadayız. Küçücük Gazze’nin böyle bir durumu oluştu. Çin ve Rusya’nın Gazze’ye herhangi bir dahli olmadığını da düşünürsek bloklardan bir tarafa meyletme yolunun seçilmemesi gerekir diye düşünüyorum.
Devletlerin, örgütlerin, kişilerin, halkların önce sığınabilecekleri bir adacık inşa etmeleri, dayanışmacı bir süreç oluşturmaları gerekir. Onun dışında yürütülecek süreçler, çok farklı sonuçlar çıkarıp bedeller ödetebilir. Önemli olan şura kavramı içerisinde herkesin birlikte karar aldığı süreçler olmalı.”

Hepimiz bulunduğumuz ülkedeki devletlerin işbirlikçi tutumlarını protesto etmeliyiz
İkinci konuşmacı Yıldız Önen ise şunları söyledi:
“ABD’nin kendi hegemonyasını herkese dayatabildiği dönemin zayıflamasıyla birlikte, iki kutba bölünme süreci başladı. ‘Ya ABD, Batı ve diğer modern ülkelerin arasında yer alacaksınız. Ya da Çin, Rusya gibi diktatörlüklerin, baskıcı rejimlerin yanında olacaksınız’ denildi. ABD bütün devletleri bir şekilde burada taraf olmak için sıkıştırıyor. Bunun bir sonucu Rusya’nın Ukrayna işgali. Tabii ki ilk andan itibaren Rusya’nın tek bir kare Ukrayna toprağını işgal etmesine karşı çıkmak gerekir; ancak Ukrayna’nın sürekli Batı’nın desteğini almak için yaptıklarını da unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla burada iki kutup arasında vekâlet savaşı sürüyor.
ABD, soğuk savaş dönemine geri dönmek istiyor. Çünkü orada egemenler belliydi. ABD ve uyduları / SSCB ve uyduları vardı. Şimdi altemperyalist güçler var. Türkiye, İran, İsrail gibi. Bunlar kendi inisiyatiflerini ve manevra alanlarını oluşturuyorlar.
Kısa vadede İsrail ve ABD yeniyor gibi görünebilir ama taşları öyle bir yerinden oynattılar ki, İsrail uzun vadede kaybedecek. İsrail’i savunmak artık ABD ve Avrupa’da o kadar kolay değil. Hareket çok güçlü. Silahları göndermeyi engelleyemiyor, tam boykotu sağlayamıyor, ama artık ‘İsrail demokratik bir ülkedir’ lafını söylemek imkânsızlaştı. Toplumun görüşü değişiyor. Soykırım yüzünden. Ama aynı zamanda Filistinlilerin toprağını terk etmemesi sayesinde, uluslararası dayanışma sayesinde. İsrail’in bir siyonist rejim olduğunu artık herkes kabul ediyor.
Nasıl mücadele edeceğiz? Hepimiz bulunduğumuz ülkedeki devletlerimizin işbirlikçi tutumlarını protesto etmek zorundayız. Gerek Direniş Çadırı, gerek Filistin için Bin Genç’in AKP’nin iki yüzlü Filistin politikasını teşhir için yaptıkları çok değerli. Ticaret aylarca yok dediler, sonra var kestik dediler, hâlâ devam ettiğini herkes biliyor. Hükümet çıkıp büyük büyük laflar ediyor, bir yere varıyor mu? Varmıyor. Herkesin kendi ülkesinden İsrail siyonist devletinin devam etmesini sağlayan bağlantıları kesmesi gerekiyor. ABD, AB ve NATO ülkelerinde mücadele edenlere büyük görev düşüyor.”

Filistin’deki hareketler halkı birleştirebildiği için direnmeye devam ediyor
Üçüncü konuşmacı Filistin İçin Bin Genç grubundan Şamil Özçelik şunları söyledi:
“Irak savaşı, Saddam Hüseyin’in işgali, ABD’nin katliamları ve buradaki uçakların Türkiye’deki üslerden kalkması gibi çelişkileri çocukken fark etmiştim. Bugün 23 yaşındayım ve bunu hâlâ aşabilmiş değilim. O çelişkilerin yarattığı üzüntü; büyüdükçe ve mücadelenin içine girdikçe yerini öfkeye, kine ve mücadele duygusuna bıraktı.
Antiemperyalist bir mücadele vermek isteyenler için ödev: Halkların iradesini baz alan düzenler nasıl inşa edilebilir? Toplumsal hareketler nasıl bunu başarabilir? En temelde kitlesel bir halk hareketini soğuran şey, belli kamplaşmaların varlığıdır. Dinler, mezhepler, etnik kimlikler üzerinden bu kamplaşmalar görünürleştiriliyor ve kitlesel halk hareketleri, hatta silahlı direnişler soğuruluyor. Türkiye’de bu ikilik seküler-dindar kavramlarına sıkışmış durumda. Erdoğan’ın söylemleri, AKP’nin siyaseti bu ikiliği görünür kılarak kendine meşru bir iktidar alanı yaratıyor. Filistin direnişinin önemi, farklı örgütlerin bir araya gelerek bütün bir halkı kapsayan koalisyon kurmuş olmaları. Bu sayede çok büyük bir koalisyonla savaşmasına rağmen direnmesine devam ediyor.
Filistin İçin Bin Genç hareketi, bir yere işaret etmek istiyordu. Antiemperyalist ve antikapitalist mücadele içerisinde doğru hedefleri gösterecek hareketlerin varlığı gerekiyor.”
“Topraklarıma el konuldu” deyince terörist ilan ediliyorsun
Dördüncü konuşmacı Yıldız Ramazanoğlu şunları söyledi:
“11 Eylül 2001 belki de Üçüncü Dünya Savaşı denilecek sürecin başlangıcıydı. Bu süreçte, Washington Post’un bir kapağı var, Iraklı bir aile oturmuş yemek yiyor ve Afganistan’ın yerle bir edilmesini izliyor. Şimdi biz oturup Gazze’nin yerle bir edilmesini izliyoruz. Özne olamadan bir nesne gibi bunlara maruz kalıyoruz. Hayvan, bitki katliamı var, elektrik, su, yemek yok, Ortaçağ’a döndü Gazze. Sonsuz bir kötülüğün içine düştük. Atlar ve eşekler sniper’lar tarafından özel olarak hedef alınıyor, başka araç kalmadığı için.

Direnişten ve başka bir dünyadan söz edeceksek en baştan insan nedir, bunu konuşmamız gerekiyor. Güllük gülistanlık yaşıyorlardı, geldi Hamas 7 Ekim’i yaptı ne oldu Gazze’ye diyenler var.
Batı Şeria’da yerleşimcilerin telefonu çekmiyor diye Filistinli birinin tarlasına önce sinyal cihazı koyuyorlar, sonra bunu korumak için askerler geliyor, ekili araziye yerleşimciler geliyor ve adım adım toprakları elinden alınıyor. Ben evimde otururken bir anda çıkarılıyorum, çadıra konuluyorum, bana mülteci deniyor. Başkaları ‘gelin burada devlet kuracağız’ diye getiriliyor. Topraklarıma el konuldu dediğin anda da bir teröristsin, itiraz ettiğin için.
Çok uzun bir emek gerekiyor, bunları değiştirmek için. Eylemliliğin, sürekli eylemliliğin olması gerekir. ABD’deki eylemciler sırf eylem yapıp dönmüyorlar. Başka, farklı, öteki olanla nasıl bir network oluşturulabilir, yeni insan nasıl eşitlikçi bir şekilde ortaya çıkabilir diye düşünen tartışan insanlar.”
Tartışma kısmında Soğuk Savaş’ın kampçı bakış açısına karşı her yerde ezenlere karşı ezilenlerden yana tutum almanın önemi vurgulandı. Filistin, Suriye, Lübnan her yerde işçi sınıfından ve direnenlerden yana olmak gerektiği hatırlatıldı.
Emeğiyle çalışan insanların yapacağı bir tek şey var, direnmek
Günün “Neoliberalizme Karşı İşçi Sınıfının birleşik Mücadelesi” başlıklı son oturumunda moderatörlüğü Çağla Oflas yaptı.
Oflas şunları söyledi:
“Son birkaç aydır Türkiye işçi hareketinde bir kıpırdanma var. Temmuz’da asgari ücrete zam gelmemesi, emeklilere çok ufak bir zam yapılmasının ardından mücadeleler arttı. Bu gelişen huzursuzluk karşısında sendikalar da eylem çağrıları yapmak zorunda kaldı. Türk-İş Ankara’da miting yapacak. Daha sonra KESK yapacak. Aşağıda biriken öfkenin, dip dalgasının yüzeye çıkan kısmı bu mitingler.”

İlk konuşmacı Çağrı İş sendikasından Hakan Şimşek, toplantıya katılamadı, ancak bir mektup gönderdi. Mektupta kısaca şunlar ifade edildi:
“Telus çağrı merkezindeki sendikal faaliyetlerin devam ettirilmesi gerekliliğinden aranızda olamadım. Telus’ta çoğunluğu misliyle kazandık, sendikalaşmayı engellemek için kurulan Türkiye barajını da aştık. Sektörün 200 binden fazla çalışanı var, periferi şehirlerde sermaye mesken tutuyor, birçok yerde üniversite mezunları asgari ücretle istihdam ediliyor. Ülkenin büyük çoğunluğunun asgari ücretle çalıştığı bir yerde mobbing, baskı bu çalışanları da vuruyor. 10 kadar çokuluslu şirkette örgütlenmeye giriştik. Patronlar işkolu değiştirerek sendikal yetkiye itiraz ettiler.
Mücadelemizden öğrendiklerimiz şunlar: Sendikaların her tür siyasi kurum ve kişi angajmanından bağımsız durması gerekiyor. İşçi demokrasinin gereklerini yerine getirmezsek, sendika işçilerin katkısını elde edememiş oluyor.”
Göçmen işçilerle dayanışma yalnızca ahlaki bir sorumluluk değil
İkinci konuşmacı Umut-Sen ve Göçmen Sendikası Girişimi’nden Bala Ulaş Ersay şunları söyledi:
“Irksal kapitalizm, 1980’lerde Cedric Robertson’ın, neoliberalizm kendini giderek gösterirken ortaya attığı bir kavram. Kölelik sona ererken daha değişik sömürü biçimleri geliştiriyor kapitalizm; burada en kritik noktalardan biri işçi sınıfının birliği.
2. Enternasyonal’de göçmenler üzerine çok yoğun bir tartışma yaşanıyor, sonuç bildirgesinde de göçmen işçilere yönelik uygulamalara verilen tepkiler var. Ancak bu metni imzalamaya yanaşmayan örgütler solda o dönemde de var. Direnenler daha çok yerleşimci sömürgecilik olan yerler, Avustralya, Güney Afrika, ABD gibi yerler. Solda göçmen işçiler üzerinden siyaset üretememek yeni bir sorun değil, yüz yılı aşkın bir tartışma.
Göçmenler yerli işçilerin düşmanı olarak gösteriliyor ve dayanışma kırılıyor. Oysa yerli veya göçmen tüm işçiler küresel kapitalist sistem ve şirketler tarafından sömürülüyor. Onların birliğinin kırılması kapitalistlere yarıyor. Göçmen işçilerle dayanışma yalnızca ahlaki bir sorumluluk değil, neoliberal kapitalizmi ortadan kaldırmak için bir gereklilik. Mücadelemizin doğası enternasyonal. Milliyetçilik ve enternasyonalizm hiçbir zaman bir arada bulunamaz. Sınıf mücadelesi ekseninde milliyetçi tandanslarla birlikte mücadele edilemez. Savunmasız işçileri savunma mücadelesi değil göçmen işçilerle dayanışma, hepimizin mücadelesi.”

Önümüzdeki aylarda işçi sınıfının direncini göreceğiz
Son oturumun son konuşmacısı Taşeron Belediye İşçileri Birliği’nden (TABİB) Kadim Fırat şunları söyledi:
“2015/2016’dan sonra ilk defa Türk-İş ve Hak-İş sokağa çıkmak zorunda kaldı.2000’lerden beri baktığımızda irili ufaklı bir dizi mücadele söz konusu. Ama genelleşmiş bir mücadele görmüyorduk, sigorta/emeklilik eylemleri ve biraz metal fırtına dışında. Neoliberalizmin tam olarak yapmak istediği şey bu. İşçi sınıfını örgütsüzleştirmek, sınıf şekillenmesini bozmak, egemen sınıfın toplumun tüm dokusunu ele geçirmesi. Neoliberalizm bu şekilde işçi sınıfı hareketlerini dağıtırken bir direnç ortaya konulamadı.
Son birkaç yıl içerisinde emeğin toplam zenginlikten aldığı pay %32’den %24’e düşüyor. Patronların aldığı pay ise %55’ten %65’e çıkıyor. Faruk Sevim yazmıştı, birkaç yıla yetecek kadar direniş bir yılda oldu Türkiye’de 2024’te diye. Biz de sahada alttan alta büyük bir homurdanma olduğunu görüyoruz ve izliyoruz. Tabanda derin bir yoksulluk ve çaresizlik var.
Milyonlarca insan açlık seviyesinde yaşıyor, güvencesizlik her yeri sarmış durumda. Emeğiyle çalışan insanların yapacağı bir tek şey var, direnmek. Önümüzdeki aylarda, yıllarda bu direncin kendisini göreceğiz. Bizim sahadaki izlenimlerimiz böyle.
İşçi sınıfının olmadığı yerlerde diğer toplumsal muhalefetin de ilerlemesi sınırlı. Lokalden ziyade genelleşmiş mücadeleleri düşünüyoruz.”

Mücadeleye devam!
Enternasyonal Dayanışma tartışmaları, çektirilen hatıra fotoğrafı ve Şişli’de her Perşembe günü düzenlenen toplantılara yapılan çağrıyla sona erdi.
İstanbul’daki etkinliğe benzer etkinlikler önümüzdeki haftalarda Bursa ve Tekirdağ’da da düzenlenecek.
Gelecek hafta için Enternasyonal Dayanışma’nın İstanbul toplantısı şöyle:
“Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz: Kadın Cinayetlerine Karşı Önleyici Tedbirler Alınsın!”
Konuşmacılar: Diren Cevahir Şen (Avukat)
Evrim Kepenek (Bianet Kadın ve LGBTİ+ Haberleri Editörü)
17 Ekim Perşembe, 19.30
Adres: Nostalji Kitap Cafe, Teyyareci Fehmi Sk., Şişli

