Şafak Ayhan, Enternasyonal Dayanışma üyesi Ferda Keskin ile bir röportaj gerçekleştirdi…
Kapitalist özne nedir? Neoliberalizmi daha iyi kavrayabilmemiz için bu kavramdan ne anlamamız gerekiyor?
Kapitalist özne kendisini kuşatan maddi koşulları ve kendisinin bu koşullar içindeki varoluşunu bilincinde kapitalist söyleme özgü kavramlarla temsil eden ve davranışlarını kapitalizme özgü normatif sisteme göre gerçekleştiren kişidir. Örneğin kendini “mübadele,” “rekabet,” “girişim” vb. insanı olarak kavrar ve ister sermayedar isterse de ücretli emekçi olsun bu kavramlara denk düşen normlara uygun olarak davranır.
Ancak, kapitalizmin kendisi tarih içinde değiştiği için bu kavramsal çerçevenin ve normatif sistemin içeriğinde de önemli değişiklikler olmuştur. Örneğin liberalizm devletin mümkün olduğu kadar küçülmesi gerektiğini savunurken, neoliberalizm devlete sermaye lehine çok temel müdahaleci görevler yükler. Aynı şekilde, rekabet liberalizm için insan doğasının temel bir özelliği iken, neoliberalizm rekabet duygusunun doğal olmadığını ve bizzat devlet eliyle yaratılması gerektiğini iddia etmiş ve bu iddianın gerektirdiği sistemi inşa etmiştir. Dolayısıyla homo economicus artık mübadele insanı değil, rekabet insanıdır.
Bu konuda verilebilecek bir başka örnek ise neoliberalizmin emeği bir beşerî sermaye, emekçiyi bir sermayedar ve dolayısıyla bir girişimci, adeta bir şirket olarak tanımlamasıdır. Kavramların içeriğinde sözünü ettiğimiz bu değişiklikleri yapan neoliberalizm, aynı zamanda kapitalist söyleme “inovasyon”, “performans” gibi bir kavramlar eklemiş ve şirketlerin örgütsel davranış şemaları artık bu kavramlar üzerinden şekillendirilmeye başlamıştır. Sonuç olarak neoliberalizmi ve öznesini anlamak için kapitalist söylem ile normatif sistemin tarihsel gelişimine bakmak gerekir.
Özgürlük kavramının çok temel bir kavram olduğunu ancak antik döneme atıflar yapacak kadar da eski olmadığını söylüyorsunuz. Özgürlük kavramı modern bir kavram mı?
Kuşkusuz özgürlüğe denk düşen kavramlar her zaman vardı. Örneğin Antik Yunan’da köle ile efendinin varlığı belirli bir özgürlük anlayışının da var olduğunu gösteriyor. Ama özgürlüğün anlamı tarih içinde değişmiştir.
Bugün özgürlük dendiğinde kapitalizm kendisi tarafından koşullandırılmış siyaset ve ahlak teorilerinin tanımladığı bir duruma gönderme yaparken antikapitalist bir bakış açısı bu tanıma getirdiği eleştiride özgürlüğün bir pratik olduğunu savunur.
Bu, farklı özgürlük anlayışlarının tezahür ettiği bir çerçeve, Isaiah Berlin’in negatif özgürlük ile pozitif özgürlük arasında yaptığı ayrım ve solu da içine alan pozitif özgürlük anlayışına getirdiği eleştiridir.
Negatif özgürlük, çok genel tanımıyla bireysel veya toplumsal eylemin önündeki engelleri kaldırmakla ilgilidir ve özellikle devletin koyduğu veya koyabileceği engelleri hedef aldığı için liberalizmin özgürlük anlayışıdır.
Öte yandan pozitif özgürlük anlayışının kökleri Antik Yunan felsefesi ve iyi yaşam anlayışına kadar geri gider ve tarihin farklı dönemlerinde farklı biçimlerde geri gelir. Bu anlayışın özellikle 19. yüzyıl Marksist versiyonunda özgürlük, insanın sahip olduğu potansiyelleri fiili hâle getirmesi ve kendini dönüştürme ya da gerçekleştirme pratiği olarak tarif edilebilir.
Kapitalist üretim biçimi, mevcut üretim ilişkileri gereği bu pratiğin önünde bir engel teşkil ettiği için etik olarak yanlıştır. Dolayısıyla bugünkü özgürlük tartışmalarında kapitalist toplumun kilit bir rolü olduğundan dolayı özgürlük kavramının içeriğinde tarihsel bir süreklilik olduğunu varsayamayız.
Isaiah Berlin’in iki özgürlük kavramı, negatif ve pozitif özgürlükten bahsettiniz. Şunu sormak istiyorum: Neoliberalizm neden bir “özgürlük alanı” olan pozitif özgürlüğü eleştiriyor?
Neoliberalizm için makbul birey, kendini çok yönlü olarak geliştirmiş ve dolayısıyla sisteme eleştirel gözle bakan ve gerektiğinde onu değiştirmek için eyleme geçecek insan değildir. Tersine, kendini sistemin normatif şemasına uygun kılmak üzere girişimci ruhunu benimsemiş, başkaları için açık olmayabilecek fırsatları kollayan ve yakaladığı fırsatları hemen kullanıma aktaran, yeni fırsatlar yaratabilecek eylemlerde bulunan, işine aidiyetten gurur duyan ve gerekenden veya beklenenden fazlasını vermeye çalışan, bu konudaki engelleri aşmada ısrar eden, “business” kavramları geliştirme becerisine sahip yani inovatif olan rekabetçi bireydir.
Bu bireyin “yaşam boyu eğitim” yalanı altında çeşitli eğitim kurslarına giderek kendine eklemeye çalıştığı şeyler yeni özgürlük alanları açmaya değil, her an kaybedebileği işinin yerine en kısa sürede yeni iş bulmasını sağlayacak becerileri geliştirmeye yöneliktir. Dolayısıyla burada kendini yaratıcı olarak yeniden kurma ve kendine yeni potansiyeller ekleme söz konusu değildir. Önemli olan bireyin sisteme dahil olmaktan haz almasını ve bu hazzı paranoyak bir performansla hep daha öteye taşımaya çalışmasını sağlamaktır. Bu açıdan bakınca neoliberalizmin pozitif özgürlüğü eleştirmesinden daha doğal bir şey yoktur.
Collège de France’ta verdiği derslerin Foucault’yu anlamak için çok önemli bir yerde olduğunu söylüyorsunuz, burada dikkatimi çeken bir şeyi sormak istiyorum: Foucault iktidarı modellendiriyor. Özellikle 1974’ten 1980’e kadar yazdıklarında ve söylediklerinde iktidar meselesini çalışmalarının odağına alıyor. İktidar meselesinde doğal hukuk ve toplumsal sözleşme teorilerine gönderme yapan Foucault özellikle Thomas Hobbes’u ve eseri Leviathan’ı inceliyor. Foucault, neden koskoca bir geleneği tek bir filozof ve kitabına göndermeler yaparak inceliyor?
Burada argümantatif bir sorun ya da eksiklik olduğu açık, ama Foucault için o bağlamda önemli olan hükümranlık modelinin ana hatlarını çıkarmaktır.
Hükümranlık Foucault’ya göre farklı iktidar mercileri arasındaki çatışmayı iptal etmek üzere ortaya çıkan negatif bir iktidardır ve yasa yoluyla neyin yapılmayacağını söyleyerek yani yasaklayarak işler. Bu modelde iktidar toprak merkezli bir hukuk devleti olarak kristalleşir.
Kuşkusuz doğal hukuk ve toplumsal sözleşme teorileri arasında önemli farklar vardır. Ancak Foucault öne çıkarmak istediği bu özellikleri en sarih olarak söz konusu geleneğin kurucu metinlerinden olan Leviathan’da bulmuştur, çünkü Hobbes’un bu kitabı yazma nedenlerinden biri içinde bulunduğu dönemde ve coğrafyadaki farklı iktidar odakları arasında var olan çatışmaya son verecek bir siyaset teorisi üretmektir. Bu teorinin öngördüğü iktidar söz konusu odaklar arasındaki çatışmaya yasaklayıcı bir mekanizmayla cevap verir. Teoriye göre tebaa (sujet) bir yasa öznesidir (sujet) ve siyaset yasa özneleri olarak hükümran ile tebaa arasındaki hukuki bir ilişkide dolayımlanır. Bu fikir aslında diğer doğal hukuk ve toplumsal sözleşme teorilerinde de temel bir önem taşır.
Felsefe tarihinin gerçekten de sıra dışı filozoflarından olan Foucault’nun söyleşide dikkatimi çeken başka bir sıra dışılığını sormak istiyorum. Biyopolitikanın Doğuşu ismini verdiği derslerde Foucault biyopolitikadan hiç bahsetmiyor ve bunun yerine derste liberalizm ve neoliberalizm anlatıyor. Foucault neden böyle bir şey yapmış, neoliberalizmde neyi görmüş olabilir?
Bu, gerçekten de Foucault üzerine çalışanların cevaplamaya çalıştığı, ama henüz net bir cevap verilememiş bir soru. Zira Foucault’nun spesifik olarak biyopolitika meselesine girmiyor olması sadece bu derslere özgü bir durum değil. Foucault biyopolitika kavramını ilk olarak Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildi olan Bilme İstenci kitabında kullanıyor. Devamındaki birkaç yıl içinde verdiği derslerde bu kavramı açması beklense de araştırma alanı bambaşka bir yere kayıyor. Bunun nedeni ise büyük bir olasılıkla bir önceki yıl formüle ettiği yönetimsellik modelinin ortaya çıkması ve gelişmesinde ana uğraklar olarak gördüğü liberalizm ve neoliberalizmi tartışmak istemesi.
Foucault’nun yaptığı analizde üç farklı modelden bahsediyorsunuz: Hükümranlık, disiplin ve yönetimsellik modelleri. Bu modeller içinde yönetimsellik ekonomi-politik ile içli dışlı ve bir dizi kavramı ve tekniği de beraberinde getiriyor. Bu tekniklerden özneleştirme ve özgürlüğü (daha doğrusu dolaşım özgürlüğü) sormak istiyorum. Bu süreç nasıl işliyor?
Neoliberal özneleştirme sürecinin yukarıda sözünü ettiğimiz kapitalist öznelliğin kurulma biçiminden yapısal ya da yöntem bakımından bir farkı olduğunu söylemek mümkün değil. Güvenlik Toprak, Nüfus’ta Foucault yönetimselliği “hedefi nüfus, temel bilgi biçimi ekonomi politik ve esas teknik araçları güvenlik aygıtları olan bu çok spesifik ama karmaşık iktidar biçiminin uygulanmasını sağlayan kurumlar, prosedürler, analizler ve düşünceler, hesaplar, taktiklerden oluşan bütün” olarak tanımlar.
Öte yandan Foucault’ya göre özgürlüğü “iktidar teknolojilerinin dönüşümü ve biçim değiştirmesi kapsamında” anlamak gerekir ve “özgürlük, güvenlik düzeneklerinin yerleştirilmesine bağlı olan bir şeydir… Bir güvenlik düzeneği ancak özgürlük gibi bir şeyin sağlanması koşuluyla iyi işleyebilir.” Ancak burada Foucault özgürlük kavramını 18. yüzyıldaki modern anlamında kullandığını vurgular.
Yani klasik siyaset felsefenin tanımladığı hâliyle “bir kişiye bağlı olan ayrıcalıklar ve muafiyetler değil, insanlarla şeylerin hareketlerinin, yer değiştirmelerin ve dolaşım süreçlerinin imkânı anlamındaki özgürlük. Özgürlük kelimesinden anlaşılması gereken, geniş anlamıyla bu dolaşım özgürlüğü, bu dolaşım yetisidir, bunu da güvenlik düzeneklerinin yerleşmesinin yüzlerinden, çehrelerinden, boyutlarından biri olarak kavramak gerekir.” Görüldüğü üzere modern özgürlük öncelikle liberal yönetimselliğin ihtiyacı olan bir dolaşım alanıdır. Bu tanımı daha ileri götürüp söz konusu dolaşımın sermaye, emek ve metaın dolaşımı olduğunu söyleyebiliriz.
Liberalizm, liberal öznenin önündeki bir takım engellerin yokluğunu özgürlük olarak düşünüyor ve tabii ki devleti de bu özgürlüğü güvence altına almakla yükümlü olan bir kurum olarak görüyor. 20. yüzyılda neoliberal politikaların hayata geçirilmesinde iki devlet ve iki darbeden bahsediyorsunuz. Neoliberal politikaların hayat bulması için 1973 Şili ve 1980 Türkiye askeri darbelerinde bu iki devlet nasıl roller oynadılar?
1970’li yıllarda özellikle petrol kriziyle birlikte başlayan süreç, kâr oranlarının düşmesine neden olduğu ve sermayenin büyümesinin önünde bir engel teşkil etmeye başladığı için kapitalizmin yeni bir strateji benimsemesi gerekiyordu.
Bu stratejinin belirlenmesinde, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Alman Ordoliberalizmi iyi bir örnek teşkil ediyordu ve elbette ABD ile Chicago Okulu iktisatçılarının çok önemli bir rolü oldu. Burada mesele sadece sosyal demokrat veya Keynesçi devlet yapılandırmasını değiştirmek değil, aynı zamanda mevcut işçi sınıfı örgütlerinin kapitalizmin agresif taktiklerine karşı direnişini de etkisiz hâle getirmekti.
İlk deneme Şili’de “Chicago Boys” adı verilen grubun tasarladığı ekonomi politikaları uygulamak oldu ve bunun için Pinochet’nin önderliğinde yapılan darbeyle hem Allende katledildi hem de Şili işçi sınıfı vahşi yöntemlerle bastırıldı. Neoliberalizmin militarist yöntemlerle dayatılmasının ikinci örneği ise 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesi için yapılan 12 Eylül darbesidir. Nitekim bu darbeden sonra da Türkiye’de 1970’lerde kazanılmış işçi hakları geri alınmıştır.
Elbette, her iki örnekte de önemli olan devlete sermaye güdümlü ordu tarafından el konması ve şiddetin gidebileceği en uç noktaya taşınmasıdır. Ancak bunu söylemek devletlerin aslında masum olduğunu iddia etmek anlamına gelmez. Zira “komünizmle mücadele” adı altında devletler de yasadışı militarist örgütler kurmuş ve devrimci hareketlere bu yolla da müdahale etmiştir.
Emeğin ve sermayenin küresel düzeyde dolaşıma girmesi için alınan bir takım neoliberal önlem politikaları var. Makro düzeyde günümüzdeki hangi kurumlar bu politikalar için hayati öneme sahip?
Günümüzde bu bakımdan hayati öneme sahip olan kurumlar öncelikle IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği Merkez Bankası gibi uluslararası mali kurumlar ve onların ulusal düzeydeki uzantılarıdır. Bu kurumların yönetici kadroları ise artık eskiden olduğu gibi özel olarak tasarlanmış eğitim kurumlarından gelen teknokratlar değil, sermaye gruplarında yetişmiş ve onları temsil eden isimlerdir. Bu bağlamda sisteme bağlı olan yerel hükümetler, seçmenlerinden ziyade bu kurumlara ve onların temsilcilerine karşı sorumludurlar ve onlara hesap vermek zorundadırlar.
Bugün kriz yaşayan ve çözümü bu kurumların müdahalesinde arayan herhangi bir ülkede altyapı tesislerinin mülkiyetinden, mali politikalara, ücret dağılımına ve işçi örgütlerine kadar hemen her şey bu kurumların talimatlara doğrultusunda yeniden yapılandırılacaktır. Kuşkusuz bu süreç geniş anlamda emeğin ve sermayenin dolaşımını belirleyen koşullardır.
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ikinci sayısında yayımlanmıştır.)
