CHP’nin yaptığı açıklamaya göre Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanarak cezaevine gönderildiği pazar ve pazartesi günleri bir milyondan fazla kişi Saraçhane meydanında toplandı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de çok sayıda üniversitede öğrenciler, demokratik haklarını savunmak ve iktidarı protesto etmek için boykot başlattı. Çarşamba günü de devam eden boykota ODTÜ’deki öğretim üyeleri ile Eğitim Sen iş bırakarak destek verdi. Öğrenciler tüm baskılara ve yasaklara rağmen son yılların en büyük öğrenci protestosunu düzenlediler. Salı günü üniversitelerin ortak gerçekleştirdiği protesto yürüyüşünün uzunluğu iki kilometreyi buldu.
Ayrıca geçen hafta Diyarbakır ve İstanbul başta olmak üzere Newroz alanlarına sel gibi akan milyonlarca Kürt barış, çözüm ve eşit yurttaşlık hakkından vazgeçmeyeceğini bir kez daha gösterdi.
Valilik yasaklarına rağmen günlerdir sokakları dolduran halk ve öğrenciler, Ekrem İmamoğlu’na yapılan yargı müdahalesinin seçme ve seçilme hakkının gasbedilmesi anlamına geldiğinin farkında.
Yargının siyasal alana müdahalesi
19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’na yapılan yargı müdahalesi, Türkiye siyasetinde bir ilk değil. Türkiye tarihi, AKP’nin siyasal yükselişinin ardında da yatan, siyasal alanlara yönelik askeri ve yargı müdahaleleri ile doludur. O günlerde bir şiir okudu diye cezaevine konulan İstanbul Belediye Başkanı Erdoğan bugün cumhurbaşkanı. 2007’de ordu tarafından yayınlanan e-muhtırayla kendi cumhurbaşkanını bile seçmesi engellenmek istenen AKP’nin kapatılması için 2008 yılında yargı süreci başlatılmıştı.
2013’te Gezi Parkı’nın korunması talebiyle sokağa çıkan kitlesel muhalefetle ilk karşılaşmasında demokrasi treninden inen AKP, en güçlü rakibi Ekrem İmamoğlu’nu bertaraf etmek için harekete geçti. Kendisiyle birlikte 27 kişinin de mağdur edilmesi pahasına Ekrem İmamoğlu’nun diploması iptal edilerek cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli kriteri ortadan kaldırıldı. Sonra da gözaltına alındı.
Geçen pazar yapılan ön seçimlerde 15,5 milyon insanın oyuyla Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak seçilmesi, demokrasilerde “seçimle gelen seçimle gider” ilkesinin hâlâ güçlü bir şekilde sahiplenildiğini göstermekte.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Erdoğan’ın İmamoğlu’nu hedef alan “darbe girişimi”nin hesaba katamadığı on milyonların İstanbul’un iradesine sahip çıktığını ve darbeyi püskürttüğünü söyledi. Gerçekten de İstanbul’a yönelik kayyum girişimi engellendi. Ama Ekrem İmamoğlu’nun geleceğine ilişkin belirsizlik devam ediyor.
Nitekim AKP’li milletvekili Özlem Zengin mecliste “yargı sürecinin sonuçlarını” bekleyin tavsiyelerinde bulunurken, Erdoğan çoktan yargı sürecinin sonucunu açıklamıştı: “İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve kimi ilçe belediyeleriyle hırsızlık konusunda yamyamlığın kitabını yazdığı anlaşılıyor. Usulsüz diplomayla başlayan, bütün şehri ahtapot gibi saran rüşvet ve haraç çarkıyla devam eden rezilliklerin boyutu son operasyonla gün yüzüne çıktı” diyen Erdoğan “Tutarı 100 milyonlarca lirayı bulan yolsuzluk dahil her türlü gayrimeşruluk ortaya çıktı” diye ekledi. CHP yönetimini, iddiaları aydınlatmak yerine ucuz siyasete yönelerek insanları sokağa döküp kaos çıkartmakla suçladı.
Sokaklara taşan kitlesel öfke
Aslında CHP başından itibaren sokağa kontrol etmek istedi. Sokaklara taşan öfke CHP’yi de aşan bir güce ulaştı. Hakkari ile başlayan, Esenyurt, Mardin, Batman, Halfeti, Dersim, Ovacık, Bahçesaray, Akdeniz, Siirt, Van, Kağızman belediyeleriyle süren kayyum süreçleri, HDK operasyonuyla gazeteci, aktivist ve sanatçılara yönelik onlarca gözaltı ve tutuklamadan sonra İstanbul’a yönelik kayyum girişimi bardağı taşıran son damla oldu.
Yargısıyla, polisiyle, milyonlarca emekçinin açlık sınırlarında yaşamasına yol açan ekonomik politikalarıyla, toplumsal hayata kâbus gibi çöken iktidarı değiştirmek için kalan tek umut “beş dakikalık demokrasi” hakkının yargı yoluyla gaspı, sıradan insanlar açısından değişim için sokaktan başka bir yolun kalmadığı koşullar aynı zamanda. Barınma hakkı ellerinden alınan, yarı aç yarı tok öğrenim gören, geleceksiz bırakılan gençler “diploma güvencesinin” bile bir gecede iktidar tarafından ellerinden alındığını gördüler.
Korku duvarı aşıldı
19 Mart yargı müdahalesi, iktidarın tüm inandırıcılığını ve meşruiyetini yitirdiği bir tarih olarak kaydedilecek bir tarih aynı zamanda. Erdoğan’ın olağan koşullarla iktidara gelme şansı hepten tükendi ve bu nedenle olağanüstü koşullarla ülkeyi yönetmeye devam edecekler.
Ancak aşağıdan yükselen kitlesel mücadele şimdiden kazanımlar elde etmiş durumda. Her şeyden önce keyfi bir biçimde gasbedilen toplanma ve gösteri hakkı, öğrencilerin öncülük ettiği kitlesel mücadelelerle aşıldı. En kıymetlisi de sıradan insanlar, yan yana durarak değiştirebileceklerinin farkına varmaya başladılar. Özgür Özel’in söylediği gibi “korku duvarları aşıldı” ve bu süreç öyle kolayca geriye çevrilecek gibi görünmüyor. Nitekim Özgür Özel tüketimden gelen gücün kullanılmasına yönelik boykotu bir mücadele aracı olarak kullanma çağrısı yaparken, aşağıda radikalleşen hareket “genel grev, genel direniş” çağrısı yapmaya başladı.
CHP’nin öncesine bakıp, sokak mücadelesiyle gelecekteki ilişkisinin ne olup olamayacağını şimdiden kestirmek zor. Ancak son bir haftadır yaşanan gelişmeler, CHP’ye iktidara giden yolun sokaktan geçtiğini gösterdi. O nedenle CHP kontrollü sokak muhalefetini sürdürecek gibi görünüyor. Nitekim Özgür Özel Saraçhane mitinglerine son vererek hafta sonuna Maltepe’de miting randevusu verdi. Maltepe mitinginin Ekrem İmamoğlu’nun serbest bırakılması talebiyle başlayan, iktidar değişikliğine kadar sürecek bir mücadelenin başlangıcı olduğunu söyledi.
Homojen olmayan kitle
Ancak neoliberal programı savunan, dış politikada da iktidardan ayrılmayan CHP’yi demokrasi trenine bindiren koşulların, diğer yandan onu AKP’yle aynı trene bindiren benzer koşullar olduğunu da görmek gerekir. Nitekim Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı akşam Saraçhane kürsüsünde Özgür Özel Ergenekoncuları akladı. Sonra Irkçı Muharrem İnce göçmenleri hedef gösterdi. En son Mansur Yavaş Kürtleri hedef gösterdi.
Pazar günü İstanbul’da yapılan Newroz alanına gelen kitleler Özgür Özel’in mesajının okunmasına izin vermedi. Sonrasında hem Özgür Özel hem de Mansur Yavaş geri adım attılar. Hareketin içindeki “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları yaygınca atılıyor, özellikle Anadolu illerinde Kürtçe yazılı dövizlere yapılan tepkiler olduğunu, İttihatçıları öven dövizlerle yüründüğünü biliyoruz. Tüm bunlar endişelenmek için anlaşılabilir olmakla birlikte demokratik taleple sokağa çıkan aşağıdan harekete sırtımızı dönmek için yeterli gerekçeler değil. Bianet sitesi yazarı Evrim Kepenek, Saraçhane’deki kitlenin cumhuriyet mitingleri ve Gezi’deki gibi olmadığını, her toplumsal kesimden, her yaştan, görüşten homojen olmayan bir kitle olduğunu yazdı. Evrim Kepenek’in “Muhtemelen CHP de bu denli büyük bir kitlenin toplanacağını tahmin etmiyordu. Bence Erdoğan da beklemiyordu. Ama yüz binler, milyonlar bir adaletsizliğe göz kapamak istemedi” sözleri hareketin niteliği konusunda fikir vermekte.[1]
Kapitalizmin içinde bulunduğu krizin bir sonucu olarak son yıllarda siyasal alanların otoriterleştiğini, ırkçılığın ve milliyetçiliğin ana akım siyaset hâline geldiğini gözlemliyoruz. Türkiye’de iktidar ve muhalefetin ırkçılık ve milliyetçiliği norm hâline getirmesi karşısında etkili bir siyaset izlenememesinin yol açtığı bir durumla karşı karşıyayız. Son yıllarda yaşanan tüm kitlesel mücadelelerde bu tür homojen olmayan toplulukların varlığı söz konusu olan. Devrimci sosyalist Tony Cliff’in “grev çadırına giden sosyalistin ırkçılık yapan işçi karşısında hem ırkçı fikirlerle mücadele etmesi hem de grevin kazanması için mücadele etmesi gerekir” sözlerini hatırlamak gerekir. Hareketin içindeki ırkçı ve milliyetçi fikirlerle tartışırken, sokağın kazanması için mücadele etmek gerekliliği, kendimizi iyi hissetmekten çok hareketin kazanması için de zorunluluk.
Milyonların direnişi sürüyor
Son yıllarda Trump’ından Orban’ına, Erdoğan’ına otoriterleşen yönetimlerin birbirlerini kopyaladıkları ne kadar gerçekse, yoksulluğa, adaletsizliğe karşı sokağa çıkan milyonlarca emekçinin de birbirlerinden öğrendikleri bir gerçek.
Sırbistan’da sokağa dökülen milyonlardan sonra, Yunanistan’da 1,5 milyon insan sokağa çıktı ve genel grev yaptı. Arjantin’de de milyonlar emekçi sokaklara döküldü. Türkiye’de meydana gelen kendiliğinden hareket tüm bu gelişmelerden bağımsız değil. Nitekim işçilerin ve gençlerin yaşamlarındaki sert gerilemenin, iktidara karşı ortaya çıkan kitlesel mücadelede önemli bir pay sahibi olduğu da bir gerçek.
Mehmet Şimşek’in uyguladığı ve CHP’nin de desteklediği Orta Vadeli Program (OVP) reel ücretlerde düşüşe yol açarken, metal işçilerinden madencilere, tekstil işçilerinden inşaat işçilerine pek çok sektörde fiili grevler, direnişler başladı.
İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından Türk lirası ABD doları karşısında değer kaybetti, Merkez Bankası’nda üç gün içinde 26 milyar dolarlık bir kayba yol açtığı söyleniyor. Mehmet Şimşek yol açtıkları mali çalkantının bedelini milyonlarca emekçiye ödeteceğinin sinyalini şimdiden vererek “enflasyon beklentisindeki artışın asgari ücrette ikinci bir artışı gerektirmeyeceğini” söyledi. Şimşek bu sözleri söylediğinde şubat ayı resmi enflasyonu yüzde 39’du.
Metal İşçileri grev yasaklarına rağmen mücadelelerini sürdürdüler ve başarılı toplu sözleşmelere imza attılar. Antep Başpınar’da işçilerin yüzde 40 zam talebiyle başlattıkları tek tek iş yeri bazındaki grevler birleşik bir mücadeleye dönüştü. Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi Antep’te de vali devreye girdi ve grevleri yasakladı. Birtek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı. Milyonlarca işçinin sefalet içinde yaşam ve çalışma koşullarını değiştirecek grev hakkı iktidar tarafından sermayenin lehine gasbedildi. Bunlar mücadele eden binlerce işçinin gözleri önünde gerçekleşti.
İşçi sınıfının tek tek iş yeri bazında süren mücadele süreçleri, işçilerin saflarında zaman zaman açığa çıkan öfkenin patronlara ve iktidara karşı genel bir mücadeleye dönüşmesine yol açabilecek koşulların da olgunlaşmasına yol açacak süreçler. Hükümetin beş dakikalık demokrasi talebini bile bastırma girişimi karşısında kitle hareketinin kazanması, demokratik hakları tutarlı bir şekilde savunabilecek tek toplumsal güç olan işçi sınıfının kitlesel bir biçimde mücadeleye atılmasından geçiyor. Bu nedenle sokaktaki hareketin en ileri unsurları “genel grev” çağrısı yapıyor.
Çağla Oflas
[1] https://bianet.org/yazi/adaletin-dili-adil-olmali-direniste-cinsiyetcilikle-yuzlesmek-305810
