İnsan hakları, demokratikleşme ve çatışma çözümü alanında faaliyet gösteren çeşitli uluslararası sivil toplum örgütlerinde yöneticilik ve danışmanlık yapmış olan; İstanbul Bilgi Üniversitesi Çatışma Çözümü Merkezi ile Çankaya Üniversitesi Kadın Çalışmaları Merkezi’nin yönetim kurulu ve Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı’nın (Mediterranean Women Mediators Network) Türkiye Anteni üyesi Dr. Esra Elmas ile Kürt sorununda gelişen çözüm ve barış girişimi üzerine bir röportaj yaptık.
Tarihi silah bırakma töreni sürecin gidişatı açısından nasıl bir anlam ifade etti?
Bu Türkiye’nin son 50 yıllık çatışma tarihi açısından bir dönüm noktası. Daha önce de çok defa ateşkesler yaşanmıştı ama bu ateşkeslerin hiçbiri kalıcı siyasi dönüşüm yahut kurumsal tanınma ile sonuçlanmadı. Bugün yeni bir durumun içindeyiz. Bugün taktiksel duraklamadan stratejik silahsızlanmaya geçiş döneminden bahsedebiliriz. Yani bugün yaşanan kısa vadeli, araçsal bir süreci değil örgütsel dönüşümle bağlantılı, niyetli bir silahsızlanmaya işaret ediyor. Bu bir paradigma ya da repertuvar değişimi ve bunu da Öcalan Şubat ayında PKK’ye yaptığı fesih çağrısında, “artık silahlı mücadele anlamını ve işlevini yitirmiştir” diyerek ifade etti. Bu silah yakma töreni bu paradigma değişiminin iç ve dış kamuoyuna sunulmasıydı. Sürece dair iyi niyet ve kararlılık da ifade edilmiş oldu. Devlet tarafında da bir paradigma değişikliğinden bahsetmek mümkün. PKK’nin 11 Temmuz’da Süleymaniye’de gerçekleştirdiği silah yakma töreni PKK ve devletin iş birliği içinde organize edildi. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Temmuz ayı itibariyle Meclis komisyonu da kuruldu ve PKK’nin silahsızlanmasına yönelik süreç karşılıklı somut adımlarla devam ediyor. Dünyadaki ve bölgedeki gelişmeler de bu paradigma değişikliğini teşvik ediyor. Bu adım bundan sonraki aşamalara geçiş, karşılıklı güvenin yeniden tesisi ve sürecin meşruiyeti açısından çok önemli bir gelişme.
Meclisteki komisyondan neler beklenmeli?
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş siyasi parti gruplarına gönderdiği yazıyla TBMM’de silahsızlanma süreci için kurulacak 51 kişilik komisyonda AK Parti’nin 21, CHP’nin 10, DEM Parti ve MHP’nin 4’er, İYİ Parti ve Yeni Yol’un 3’er milletvekili ile bulunacağını açıkladı. Bu meclisteki partilerin tamamına yakının komisyonda temsil edileceğini gösteriyor. İyi Parti sürece karşı olduğu için komisyona üye vermeyeceğini en başta açıklamıştı.
Yine iktidarın yaptığı açıklamalardan bu süreci 5 aşamada yapılandırdığını görüyoruz. Temas, çağrı, fesih ve silah bırakma, hukuki düzenleme ve toplumsal entegrasyon. Temas, çağrı, fesih süreçleri geride kaldı ve silah bırakma süreci de başlamış oldu. Melis komisyonunun görevi sürecin hukuki düzenleme olan dördüncü aşaması ile sınırlı görünüyor.
Yani komisyonun temel işlevi yasal reform aşaması. Buna yönelik olarak mevcut yasalarda (Terörle Mücadele Kanunu (TMK), Siyasi Partiler Kanunu, Belediyeler ve Yerel Yönetimler Kanunu) demokratik ifade ve katılımı engelleyen hükümleri tespit ederek reform önerileri geliştirmesi beklenir. Şiddet içermeyen siyasal faaliyetler nedeniyle yargılanmış kişi ve grupların hukuki ve siyasal itibarlarının iadesi için yasal düzenlemeler önermesi ve ayrıca sürece dahil olan tüm siyasi ve sivil aktörlerin siyasal faaliyetlerini güvence altına alacak düzenlemeler geliştirmesi de gerekir.
Dünyada benzer komisyonların işlevleri bu kadarla sınırlı değil. Normalde bu tür komisyonların silahsızlanma, yeniden entegrasyon ve hakikat, tanıma ve mağdur odaklı toplumsal uzlaşma başlıklarını kapsayan geniş bir görev alanı ve işlevi var. Türkiye’de mevcut komisyonun işlevinin yasal reformla sınırlı olduğunu görüyoruz. Ama yasal reform da diğer süreçlerin alt yapısını hazırlayan en önemli aşamalardan biri ve bu farklı aşamaları birbirinden tamamen ayrı süreçler olarak da düşünmek mümkün değil. Bugün bu komisyonun yapacağı yasal düzenlemeler sürecin yeniden entegrasyon ve toplumsal uzlaşma aşamalarını doğrudan etkileyecek. Bu süreçlere bir köprü işlevi görecek. Sürecin gelişimine bağlı olarak bu komisyonun görev ve işlevi revize edilerek genişletilebilir yahut başka aşamalar için yeni komisyonlar kurulabilir bunu zaman içinde göreceğiz.
Türkiye’deki çözüm süreciyle bağlantısı olduğunu da düşünürsek, Suriye’deki genel gidişatı ve bunun içinde özel olarak Kürtlerle merkezi hükümetin ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’de devlet Öcalan’ı lider kabul eden tüm örgüt ve yapıların silahsızlanmasını hedefliyor. Dolayısıyla Suriye’de 2011 yılında Suriye iç savaşının başında kurulan YPG’nin ve 2015’de YPG’nin bir çatı örgütü olarak kurulan SDG’nin de silah bırakması arzu ediliyor. Öte yandan Türkiye bu beklentiyi Türkiye’deki sürecin bir ön koşulu haline getirmedi. Beklentisini ve pozisyonunu koruyor ama Suriye’de tozun dumanın yatışmasını da bekliyor. Suriye’de Mart ayında Suriye’deki yeni yönetimin lideri Ahmad al-Sharaa ve SDG lideri Mazloum Abdi arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre kapsamlı bir ateşkes ve SDG’nin askeri ve sivil yapılarının Suriye devlet yapısı içine entegre edilmesi planlanıyor. ABD ve Fransa’nın da Suriye’de düzenin yeniden tesisi için yoğun şekilde çalışmalar yürüttüğü biliniyor. Öte yandan İsrail’in bölgede yaratmış olduğu şiddet ve yıkım pek çok sürecin yavaşlamasına da sebep oluyor.
Bu bakımdan Suriye’deki gelişmeler Türkiye’deki süreç için bir risk olmayı sürdürüyor. Suriye’de olası bir iç çatışmaya dönüş ya da savaş hali buradaki süreci olumsuz yönde etkiler ama Türkiye, ABD, Fransa, Al Shaara yönetimi ve SDG de dahil olmak üzere tüm aktörlerin uzlaşma yönünde bir çaba içinde olduğu görülüyor.
2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde CHP ve MHP’nin karşıt bir konumlanışı vardı. Bugün hem onlar barışla ilgili olumlu konuşuyor, hem de birçok farklı siyasi partide de pozitif bir yaklaşım var. Anaakım siyasi partilerin çözüme yaklaşımındaki değişimi nasıl yorumluyorsunuz?
Bunda seçimlerde kurulan ittifakların olumlu bir etkisi var. DEM Parti, eski adıyla HDP, her ne kadar üçüncü yolu benimseyerek altılı masanın dışında kalsa da muhalefetin parçasıydı ve özellikle yerel seçimlerde girilen ittifaklar muhalefet partileri arasındaki diyaloğu ve iş birliğini güçlendirdi. Uyuşmazlıklardan çok ortaklıklar etrafında kurulan bu ittifak kültürü bugün silahsızlanma konusunda siyasi partilerin eskiye nazaran daha açık fikirli ve pozitif olmasını mümkün ve zorunlu kıldı.
Bir de bir önceki 2009-2015 arasında yaşanan çözüm sürecinin mirası var. Sonradan ülke bambaşka bir siyasi iklime evirilip çözüm süreci adeta ölmeye yatırsa da, sürecin yarattığı perspektif aslında hiçbir zaman yok olmadı. Çözüm süreci tüm eksiklerine ve kesintiye uğramasına rağmen Türkiye’de barışın norm haline gelmesini sağladı. Ve bugün siyasi partilerden, güvenlik kurumlarına ve sıradan vatandaşa kadar bu işin silahla değil siyasetle çözüleceği fikrinin büyük oranda yerleştirilmesini başardı. Yani aslında hiçbir barış çabası boşa gitmiyor ve bir sonraki süreç için bir altyapı oluşturuyor. Bugün ilk günden itibaren siyasi partilerin büyük oranda olumlu bir konsensüs oluşturmasının en temel sebeplerinden biri de bu.
Bir de tabii zorunluluklar var. Bir sonraki seçim dönemine doğru giderken Kürtlerin desteğini almayan hiçbir partinin iktidara gelmesi mümkün görünmüyor.
Halk arasında yapılan kamuoyu yoklamalarında sürece desteğin arttığı gözlemleniyor. Türkiye halkları bu büyük barışmayı sağlayabilecek mi?
Evet, yapılan kamuoyu araştırmaları son derece olumlu. En son Temmuz ayında Ankara Enstitüsü’nün yayınladığı araştırmada sürece desteğin yüzde 70’lere çıktığı görülüyor. Süreç içinde yol alındıkça aslında toplumsal destek de artıyor. Araştırmadaki en dikkat çekici nokta ise toplumun hem Kürt meselesine yaklaşım hem de PKK ile mücadele konusunda resmi söylemin bugüne kadar izlediği güvenlikçi yaklaşımdan farklı yollara ve bu konularda yeni bir siyaset strateji geliştirilmesine açık olması. Yani toplum bir yandan resmi söylemin pek çok ezberini tekrar ediyor ama bundan sonra izlenecek yol sorulduğunda da çözümün silahtan değil siyasetten geçtiğini belirtiyor. Bu Türkiye’de barışı tesis etmek isteyen siyasi ve toplumsal aktörler açısından büyük bir imkân sahasına işaret ediyor. Aslında biz benzer bir durumu bir önceki çözüm sürecinde de görmüştük. O dönem toplumsal destek yüzde 80’nin üzerine çıkmıştı. Toplum gerçekleşeceğine ikna olduğu, ayakları yere basan bir çözüm yolunu her zaman büyük oranda destekliyor. Dolaysıyla Türkiye’de barışı inşa etmek elbette mümkün ama bu siyasi aktörlerin kapasitesine, toplumun bu talepte ısrarcı olup olmamasına, hem toplum hem siyaset olarak 50 yıldır çatışmaya ve savaşa göre biçimlenmiş düşünme alışkanlıklarımızı ve dilimizi değiştirip değiştirmeyeceğimize bağlı olarak gecikecek yahut gecikmeyecek. Tarih 40 günlük yolun 40 yılda yüründüğü örneklerle dolu maalesef ama Kuzey İrlanda, Kolombiya yahut Güney Afrika’da toplum barışabildiyse biz neden yapamayalım. Bizim sorunlarımız daha zor değil.
“Terörsüz Türkiye” söyleminden gerçek ve eşitlikçi bir “barış” vurgusuna geçişi mümkün görüyor musunuz?
Görüyorum. Bir süreç devam ederken türlü türlü adlarla anılabilir. Bazen bu isimlendirmeler kulağa ideal gelmese de gerekli olabilir yahut bazen bizzat isimlendirmenin kendisi süreç için bir probleme dönüşebilir. Bu sürecin sonunda hangi isimle anılacağı sürece katılan ve bu süreci biçimlendirenlerce belirlenecek. Yani sürece kim sahip çıkarsa hem muhteva hem isimlendirme ona göre biçimlenecek. Bu süreçler aynı zamanda birer mücadele alanı bu bağlamda. Eşitlikçi bir barış vurgusunu isteyen herkes bunun için çalışacak. Bunun başka bir yolu yok. Bu süreçlerin en sonunda birden fazla ismi de olabilir, sürdürülebilir bir mutabakat ve toplumsal uzlaşma sağlandığı sürece bunun da bir sakıncası olmaz.
Barışın diğer toplumsal mücadelelerin önünü açıcı bir etkisi olacak mı?
Bu silahsızlanma süreci yalnızca bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp Kürt meselesi bağlamında bir siyasal ve toplumsal dönüşüme evrilme potansiyeli taşıyor.
Eğer bu dönüşüm gerçekleşirse, beraberinde kaçınılmaz olarak bir normalleşmeyi ve sivil siyasetin güçlenmesini getirecektir. Burada kritik olan, sürece nasıl yaklaştığımızdır. Bu gelişmeleri kısa vadeli siyasi hesaplarla —seçimler, lider kazançları, ittifak dengeleri üzerinden— okuyabilirsiniz. Ama bir diğer yol da var: Bu sürecin Türkiye’de sivilleşme, demokratikleşme ve toplumsal barış açısından ne tür yeni imkânlar sunduğu üzerine düşünmek, çalışmak.
Bakış açınız sürece nasıl katkı sunacağınızı da belirler.
Eğer bu süreç yalnızca bir silahsızlanma adımı olarak kalmaz ve bir siyasal-toplumsal dönüşüme dönüşürse, bu sadece Kürt meselesiyle sınırlı kalmaz. Türkiye’nin farklı toplumsal kesimleri, farklı mücadele alanları için de yeni imkânların kapısını aralar.
Sivil siyaset alanının genişlediği, toplumsal ve siyasal meselelerin artık terör veya güvenlik parantezinde ele alınmadığı bir Türkiye’de; kadın hakları, işsizlik, çevre, gıda güvenliği, eğitim ve sağlık gibi konular çok daha açık, özgür ve etkili biçimde tartışılabilir.
Bu süreç, yalnızca çatışmayı sona erdirme ihtimali taşıyan bir yol değil; aynı zamanda Türkiye’nin demokratik geleceğini yeniden inşa etme yönünde önümüze çıkan nadir fırsatlardan biri olabilir.
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)
