“Bizim Che’miz”

Che Guevara 58 yıl önce ABD destekli Bolivyalı özel bir birlik tarafından öldürüldü. Che Guevara ve arkadaşlarının katli, ABD’nin soğuk savaş koşullarında 1965-1966 yıllarında Endonezya’da ABD destekli Suharto diktatörlüğü altında milyonlarca komünistin, 1973 Şili’de darbesi sonunda Başbakan Allende olmak üzere milyonlarca insanın katli ve 1980 Türkiye’de onlarca insanın ölümüne, binlerce insanın hapsine ve sürgününe yol açan darbelerin, operasyonların kanlı halkalarından biridir. Nitekim, Che’yi öldüren birliğin başındaki Walt Rostow, ABD başkanına yazdığı raporda; Che’nin öldürülmesinin Latin Amerika’da gerilla hareketinin yayılmasına darbe vurduğunu belirterek, ABD çıkarlarına uymayan hareketlerin, hangi ülkede olursu olsun “önleyici darbe”yle ortadan kaldırılması politikasının mükemmel çalıştığının göstergesi olduğunu belirtti.[1]

İsyandan ikona

Che’nin Latin Amerika’da kahramanca ve romantik başkaldırısı, sonrasında trajik bir biçimde katledilmesi, onu bir ikona dönüştürdü. Che’nin posteri onun hayatını yok eden güçler tarafından kullanıldı, düşünceleri ve mücadelesinden bağımsız kültürel bir nesneye dönüştürüldü. Che’nin posterleri üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen dünyanın hemen her yerinde duvarlara asılıyor. Pek çok genç hakkında bir şey bilmemesine rağmen Che posterli tişörtleri giyiyorlar. İkonlar ve putlar aracılığıyla oluşturulan efsaneler, işçi kitlelerin kitlesel mücadelelerinin gücünü önemsizleştirmeye ve nesneleştirmeye yaradı. İkonlar işçi sınıfının sömürüsünde egemen sınıfların yararına her zaman kullanışlı bir alan sundu. Rusya’da 1920’lerin sonunda iktidara gelen Stalinist bürokratik sınıf da işçi sınıfına ve ezilenlere karşı uyguladığı politikalarda Lenin’in ölü bedenin arkasına sığındı. Lenin putlaştırmaya karşı olmasına rağmen, cenazesini mumyaladı. Anıt mezar yaptırdı. Heykelleri bulvarlara dikildi. Portresi her yere asıldı. Stalin ise daha sağlığında kültleştirildi. 1989’da Rusya ve Doğu Avrupa gerçekleşen devrimlerde Stalin heykelleriyle birlikte Lenin heykelleri de ayaklanan kitleler tarafından yıkıldı. Ancak, Che yukarıdan ikonlaştırılan tüm figürlerin aksine, onu yaratanların ummadığı bir biçimde aşağıdan mücadele eden insanlar tarafından sahiplenildi. Che’nin bugün hâlâ karşı kültürün ve anti-emperyalizmin en yaygın kullanılan simgesi olmasına yol açan şey, onun kapitalizme ve adaletsizliğe karşı verdiği kararlı mücadelesidir.

Politikleşen Che

Üst orta sınıf bir ailenin mensubu olan Che Guevara, 1948-53 yıllarında tıp eğitimi aldı. Che’nin Guatemala’da başlayan, Bolivya’da son bulan politik yolculuğu Latin Amerika’da yaptığı motosiklet yolculuğuyla başladı. Che bu gezi sırasında halkın yaşam standartlarındaki büyük farklılıklara tanıklık etti. Emperyalizmin Latin Amerika halklarının yoksullaşmasında oynadığı merkezi rolü fark etti. Latin Amerika’da yerli halkların ezilmesinden kapitalizmi sorumlu tuttu. Bir doktor olarak yoksulluk sonucu doğan hastalıkları gördü. Amazon’da yaygın olarak görülen cüzzam hastalığının kapitalizmden kaynaklandığını günlüğüne yazdı.

Ancak, Guatemala’da yaşanan olaylar Che’nin aktif siyasal bir figüre dönüşmesi açısından bir dönüm noktası oldu. 1954’de Guatemala’da seçimle iktidara gelen ulusalcı reformist parti, ABD destekli bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı. Che darbecilere karşı mücadelenin içinde yer aldı. Guatemala’daki yenilgiden dersler çıkaran Che, emperyalizme karşı mücadelede silahlı mücadeleyi bir devrim stratejisi olarak benimsemeye başladı.

Bir devrim stratejisi olarak gerillacılık

Che’nin küçük burjuvazinin askeri yöntemlerle önderlik ettiği, köylülüğün desteğiyle şehirlerin kuşatmasına dayalı devrim anlayışıyla; işçi sınıfının aşağıdan kitlesel eylemlerle, kapitalist mülkiyeti yok edip, mevcut devlet aygıtını parçalayarak iktidara gelen, işçi sınıfı merkezli devrim anlayışı zıt kutupları temsil eder. Ancak Che’de hâkim olan mücadele perspektifini anlamlandırmak, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan iki kutuplu dünya siyaseti koşullarında mümkün. İkinci dünya savaşı sonrasında dünya Rusya ve ABD merkezli iki kutuplu dünyadan oluşmaktaydı. İki kutuplu dünyanın yarattığı fırsatlar ulusal kurtuluş mücadelelerin de yükselişine yol açtı. Özellikle 1927 yılında Çin devriminin yenilgisi sonrasında Mao’nun köylü kitlelerden oluşan silahlı ordusuyla başlattığı iktidar yürüyüşünün başarıya ulaşması, ulusal kurtuluş mücadelelerinde silahlı mücadelenin bir yöntem olarak benimsenmesine yol açtı.

Dünyanın ikinci gücünü oluşturan Rusya’da ise 1917’de devrimle iktidara gelen işçi sınıfı karşı devrimle iktidardan uzaklaştırılmıştı. Rusya’da egemen olan bürokratik sınıf, kendi nüfuz alanlarında kızıl ordu aracılığıyla kopyalarından oluşan diktatörlükler oluşturmuştu. Dünyanın süper gücü ABD, Rusya’nın nüfuz alanlarının genişlemesine karşı “soğuk savaş” stratejisi geliştirmiş, hemen tüm ülkelerde yükselen sola ve işçi hareketine karşı saldırı stratejileri geliştirmişti. Oysa enternasyonalizmi terk edip “tek ülkede sosyalizm” anlayışını savunan Rusya hiçbir ülkede devrim istememekteydi. Rusya’ya bağlı komünist partiler aracılığıyla Fransa, İspanya, Çin gibi pek çok ülkede devrimci durumlar yatıştırılmış, hemen her yerde komünist partiler Rusya’daki yozlaşmış bürokratik sınıfın kuklası hâline dönüşmüştü. Dolayısıyla Che’nin Marksizm adına bakabileceği, ya da yönelebileceği devrimci Marksist odağın yokluğu koşullarında başka bir seçeneği de yoktu. 

Aksayan sürekli devrim

Fidel Castro ve Che’nin yollarının kesiştiği Küba’da kapitalizm Amerikan sermayesi altında gelişmişti. Şeker kamışı ve kahvenin sanayinin temellerini oluşturduğu ülkede sanayi ABD’li şirketlerin elinde toplanmıştı. Ülkeyi uzun yıllar yöneten askeri diktatörlükler, baskı ve işkencelerelerle toplumun geniş emekçi kesimlerini sindirmişlerdi. Uluslararası sermayeyle iç içe gelişen yerel sermaye ise askeri diktatörlükleri desteklemekteydi. İşçi sınıfının siyasal bir ağırlığı olmakla birlikte temsili açıdan bir alternatif oluşturamıyordu. Stalinizmin etkisindeki Küba Komünist Partisi, Batista rejimini açıkça destekliyordu. Küba’da Tony Cliff’in “aksayan sürekli devrim” diye tarif ettiği, sermayenin çıkarları gereği demokratik bir atılım gerçekleştirmediği, işçi sınıfının geniş köylü kitlelere önderlik edemediği koşullar, küçük burjuva kesimlerin harekete liderlik etmesine yol açtı.[2]

Ulusal kurtuluş devrimi

Che 1955’de Fidel Castro ile tanıştı. Sol popülist milliyetçi bir parti geleneğinden gelen Castro, anti-kapitalist olmayan anti-emperyalist bir hatta sahipti. Castro ve Che, Latin Amerika’da diktatörlükleri yenmek için anti-emperyalist bir mücadele vermek gerektiğinde anlaşıyordu ve her ikisi de değişim için kitle mücadelelerine bakmıyorlardı.

Che’nin de içinde yer aldığı Fidel Castro’nun öncülüğünü yaptığı 26 Temmuz hareketinin başlattığı devrim iki yıl içinde gerçekleşti. Nitekim Castro 80 gerilla ile çıktığı yola 800 silahlı gerillayla ulaşmıştı. Silahlı gerilla grubunun Batista diktatörlüğünü devirdiğine ilişkin efsaneler günümüze kadar ulaşmakla birlikte gerçeklik çok daha farklıdır. Aslında yolsuzluk ve yoksulluktan oluşan diktatörlüğün işçi ve köylü kitleler üzerinde popülaritesi yoktu. ABD ise Batista’dan desteğini çekmişti. Tutunacak bir dalı kalmayan rejimin yenilgisi zor olmadı ve Batista ülkeden kaçtı.

Anti-emperyalizm ve enternasyonalizm

Che, Castro iktidarından sonra hapishane komutanlığından, toprak reformu işlerine, merkez bankası başkanlığına kadar pek çok önemli görev aldı. Devrim öncesinde popülerleşmeye başlayan Che, devrim sonrasında uluslararası arenada önde gelen bir figürdü artık. Che kendini sosyalist olarak tanımlıyordu. Castro ise ABD’nin Küba’ya karşı harekete geçtiği 1961 yılında gerçekleşen Domuzlar Körfezi saldırısına kadar kendini sosyalist olarak tanımlamadı. ABD’nin Küba’daki hareketi Latin Amerika’daki hegemonyasını sarsacak bir tehdit olarak görmesi, Küba’nın da ayakta kalmak için yönünü Rusya’ya çevirmesine yol açtı. 1961 yılına kadar sosyalizmi ağzına almayan Castro, Küba’da sosyalizmi ilan etti. Che, Rusya ve uydu ülkelerdeki devlet kapitalisti yapılarla uyum sağlayan rejimle arasına mesafe koymaya başladı. Rusya, Küba’yı destekliyordu. Ama devrimin Latin Amerika ülkelerine yayılmasını istemiyordu. Nitekim Che, 1965’de Rusya’nın gelişmekte olan ülkeler ile ticaret politikaları nedeniyle Moskova’yı “emperyalist sömürünün” suç ortağı ilan etti.[3] Sonrasında yaşanan gerilimlerin etkisiyle Küba’daki tüm görevlerini bırakarak ülkeyi terk etti.

Che Guevara enternasyonalist bir mücadele sürdürmek için önce Kongo’ya gitti. Kongo’daki başarısız girişimden sonra da arkadaşlarıyla birlikte Bolivya’ya geçti. Bolivya, Latin Amerika’daki en deneyimli işçi sınıfına sahipti. Che ve arkadaşları Arjantin sınırında bir kampta kalırken, Bolivya’da maden işçileri grevdeydi. Ancak Che’nin öncü askeri birliklere dayanan devrim stratejisi birkaç km ötedeki grevin önemini görmesini engelleyecek bir körlüğe yol açmıştı. Ne yazık ki, aynı körlük onun ve arkadaşlarının da ölümüne yol açtı.

Sonuç olarak

Che’nin posterleri dışında, askerileştirilmiş öncü savaşçıların kırsalda başlattığı silahlı mücadelenin yoksul halkın ve köylülüğün katılımıyla başarıya ulaşması perspektifi, birkaç kuşak genç nesillere aktırıldı. Ancak Küba’daki başarılı deneyim, Latin Amerika dahil hiçbir yerde başarılı olmadı. Öte yandan Che’nin kapitalizme ve adaletsizliğe karşı isyanı, cesareti ve kararlılığı, “devlet sosyalizmi” ile arasına koyduğu mesafedeki etik duruşu, başka bir dünya için mücadele eden genç nesiller boyunca unutulmadı. Onu katledip, popüler bir ikona dönüştürenlerin heveslerinin aksine o her zaman “bizim Che”miz olarak” kapitalizme karşı mücadelenin simgesi oldu ve öyle de olacak.

Çağla Oflas


[1] https://www.birgun.net/haber/che-hep-yasayacak-361469

[2] https://www.dsip.org.tr/index.php/kutuphane/93-brosurler/1061-tony-cliff-aksayan-surekli-devrim

[3] https://arsof–history-org.translate.goog/articles/v4n4_false_idol_page_1.html?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=sc

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…