18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü için bir röportaj dizisine başlıyoruz. İlk olarak bianet editörü Evrim Kepenek’e sorularımızı yönelttik.
Enternasyonal Dayanışma: 1 Ocak 2026’dan itibaren göçmenler, sağlık konusundaki haklarını kaybedecekler. Birçok alanda göçmenlere yönelik benzer zorluklar ortaya çıkıyor. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan göçmenlerin birçok alanda haklarının kısıtlanması konusunda neler söylemek istersiniz?
Evrim Kepenek: Bir toplumda en görünmeyen kesimler, çoğu zaman yoksulluğu ve şiddeti de en derin biçimde yaşayan kesimler oluyor. Kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalarak Türkiye’ye gelen insanlara burada reva görülen yaşam koşulları ise, korkunç boyutlara varan hak ihlallerini beraberinde getiriyor.
Özellikle göçmen kadınlar, cinsel saldırı ve şiddetle karşılaştıklarında polise başvurmaktan çekiniyor; çünkü “geri gönderilme” korkusu hayatlarının her anında onların peşini bırakmıyor. Ne yazık ki başvuru yapan kadınların dahi bazı vakalarda kolluk güçleri tarafından şiddete maruz bırakıldığı biliniyor.
Buna ek olarak uygulanan yer değiştirme yasakları nedeniyle, göçmenler ikamet ettikleri şehirlerin dışına çıkamıyor; şehirler arasında serbestçe yolculuk yapamıyorlar. Bu kısıtlamalar, zaten kırılgan olan yaşam koşullarını daha da ağırlaştırarak ciddi ve süreklilik arz eden hak ihlallerine yol açıyor.
E.D.: Son bir yılda ağırlaşan koşullar ve baskı altında bir milyon kişi Suriye’ye geri döndü. Mevcut Suriye yönetiminin farklı etnik ve dini kimliklerden insanlara yönelik tutum ve uygulamaları karşısında Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
E.K.: Bu insanlar ülkelerini isteyerek değil, mecbur bırakıldıkları için terk ettiler ve Türkiye’ye geldiler. Aradan geçen yıllarda öyle bir noktaya gelindi ki, burada tutundular, bir hayat kurdular; kimilerinin çocukları oldu, kimileri ise çocuk yaşta gelip burada büyüdü. Ben 2010 yılında Türkiye’ye ilk gelenlerle yaptığım söyleşilerde tanıdığım o insanları hâlâ merak ediyorum: Şimdi neredeler, ne yapıyorlar, geri döndüler mi, yoksa burada kalmaya mı çalışıyorlar?
Buraya gelmiş, yaşamını kurmuş insanlara bir anda “artık burayı terk edin” demek ne insani ne de etik. Üstelik geri dönenlerle yaptığım röportajlardan da bildiğim kadarıyla, orada çok ciddi altyapı sorunları var. Tapu ve mülkiyet meseleleri hâlâ çözülebilmiş değil. Örneğin, yıllar önce terk edilmiş bir dükkânı açıp işleten biri düşünelim; asıl sahibi geri döndüğünde bu dükkân kime ait olacak? Ya da bir tarlayı on yıl boyunca ekip biçmiş, üzerine ev yapmış bir insan için, mülkiyet nasıl belirlenecek? Bu karşılaşmaların nasıl çözüleceğine dair ortada net bir mekanizma yok.
Özellikle çocuklar açısından tablo daha da kaygı verici. Eğitim ve sağlık sistemleri hâlâ tam olarak kurulmuş değil. Türkiye’de okula gitmiş, bir düzen kurmuş bir çocuğu alıp yeniden oraya göndermek, çocukların güvenliği ve psikolojik iyilik hâli açısından ciddi riskler barındırıyor.
Gidenler de kalanlar da sorun yaşamaya devam ediyor. Çünkü Türkiye, özellikle Suriyelilerin geliş sürecinde bütünlüklü ve uzun vadeli bir mülteci politikası oluşturmadı. Süreç büyük ölçüde Avrupa Birliği’nden gelen fonlarla şekillendi; bu kaynaklar ise çoğunlukla geri gönderme merkezlerine ya da geçici barınma alanlarına aktarıldı. Mültecilerin eğitimine, istihdamına ve toplumsal uyumuna doğrudan ve kalıcı biçimde katkı sunacak bir sistem hiçbir zaman kurulmadı.
Bugün yaşanan belirsizliklerin ve kırılganlıkların temelinde de tam olarak bu politika eksikliği yatıyor.
