Gezi davasında ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilen ve 3037 gündür Silivri’de tutulan Osman Kavala, T24‘ten Murat Sabuncu’nun sorularını yanıtladı.
Meclisteki süreç komisyonun raporunda yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına uyulması tespitlerini önemli bulduğunu belirten Kavala, “Bu ifadeler Anayasa’mızın ilgili hükümlerinin mahkemelerce keyfi biçimde yorumlanmasına karşı siyasetten gelen güçlü bir uyarı teşkil ediyor” dedi. Kavala ayrıca cezalandırılmasıyla sivil toplum kuruluşlarına “İktidarı rahatsız edici yönde faaliyet göstermenin tehlike yaratacağı” uyarısı yapıldığını ifade etti. Kavala, “Suçsuzluğumun kabul edilmesi, sekiz yıl boyunca, medyanın bir bölümünün de aktif desteğiyle kurgulanmış bu gerçekliğin değişmesi anlamına gelecek” değerlendirmesinde bulundu.
“Komisyon raporundaki AİHM ve AYM tespitleri önemli”
Sabuncu, AİHM’nin Büyük Daire’ye sevk edilen davaya dair, “Mahkeme, duruşmanın 25 Mart 2026 tarihinde yapılmasına karar verdi ve Mahkeme Başkanı, tarafları en geç 26 Ocak 2026 tarihine kadar yazılı görüşlerini sunmaya davet etti” açıklaması yaptığını hatırlatarak, “AİHM kararlarına uyulmadı bugüne kadar. Komisyon raporunda AYM ve AİHM kararlarına uyulması vurgulanıyor. Yeni dönemde bunun imkânı olacak mı sizce” sorusunu yöneltti.
Kavala’nın yanıtı şöyle oldu: “Komisyon raporunda ‘AİHM ve AYM kararlarına uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli, etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalı’, ‘İdarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engeller kaldırılmalı’ tespitlerinin olması elbette önemli. Bu ifadeler Anayasa’mızın ilgili hükümlerinin mahkemelerce keyfi biçimde yorumlanmasına karşı siyasetten gelen güçlü bir uyarı teşkil ediyor. TİP ve EMEP temsilcilerinin, Sayın Türkan Elçi’nin de hukuk devleti ile ilgili görüşlerini bildiğimizden, bunu oybirliği ile alınmış bir karar olarak değerlendirebiliriz. Komisyona karşı olan partilerin de bu görüşü destekleyeceklerini tahmin ediyorum. Bu irade beyanının hiçe sayılacağını, olmamış gibi davranılabileceğini düşünemiyorum.”
“Bu süreçte AİHM kararıyla taliye olunmaz mesajı da verildi”
Kavala “Davanızın Türkiye’de muhalefet, sivil toplum ve düşünce özgürlüğü üzerinde nasıl bir ‘mesaj’ verdiğini düşünüyorsunuz” sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“Önceki dönemde, sivil toplum alanında aktif olan insanlar projelerinin gerçekleşme sürecinde devlet kurumlarıyla iş birliği yapabiliyorlar, aynı zamanda iktidarın bazı uygulamalarını da eleştirebiliyorlar, bunların değişmesi için başlatılan kampanyalarda yer alabiliyorlardı. Anadolu Kültür olarak bizim de devlet kurumlarıyla çalışmalarımız olmuştu, ben Irak’ın işgaline destek verecek yasal düzenlemeyi engellemeyi amaçlayan sivil toplum girişiminde aktif olarak yer almıştım. Eleştirel nitelikte bazı basın bildirilerine de imza vermiştim.
Gezi protestoları sonrasında, 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisiyle, ciddi bir değişiklik yaşandı. İktidar eleştirel mesajları olan sivil hareketleri siyasi muarız olarak görmeye, bu şekilde tanımlamaya başladı. Benim cezalandırılmamla sivil toplum kuruluşları için eskisi gibi bir özgürlük alanının artık söz konusu olmayacağı, iktidarı rahatsız edici yönde faaliyet göstermenin, eleştirel tavır almanın tehlike yaratacağı uyarısının yapıldığını düşünüyorum. Bu süreçte siyasetin sakıncalı gördüğü kişilerin tutuklanmasına engel olunamaz, AİHM kararıyla tahliye olunmaz mesajı da verilmiş oldu.”
“Cezaevinde olunca suçlu olduğu algısını yaymak kolaylaşıyor”
Murat Sabuncu’nun “İktidarın sizi bir ‘sembol dava’ haline getirmesinin arkasındaki siyasi anlam ne olabilir? İktidar açısından Kavala’nın cezaevinde kalması hangi siyasal ihtiyacı karşılıyor olabilir” sorusunu Kavala şöyle yanıtladı:
“Gezi protestoları sırasında Gezi’nin ‘hükümeti devirmeyi amaçlayan bir kalkışma olduğu’ şeklindeki teori revaçta değildi. Gezi protestolarına katılanların ezici çoğunluğunun böyle bir amaç gütmediği biliniyordu. İçişleri Bakanlığının verdiği rakamlara göre beş bini aşkın gösteri ve yürüyüşün sadece 164’üne güvenlik güçleri müdahale etmiş.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra ortaya çıkan güvensizlik ortamında Gezi protestolarının dış mihraklı bir kalkışma olduğu anlatısı benimsendi, hükümetin resmi görüşü haline geldi ve kamuoyu bu şekilde yönlendirildi. Arap Baharı hareketlerinde belirleyici bir rol oynamış olduğu şeklindeki tuhaf iddiayla George Soros ana dış mihrak olarak belirlendi. Gezi’nin Soros tarafından planlanmış, organize edilmiş olduğu anlatısına inandırıcılık kazandırmak için, Açık Toplum Vakfı ile ilişkim olduğundan benim suçlanmama ve tutuklanmama ihtiyaç duyuldu. Bir insan cezaevinde olunca onun suçlu olduğu algısını yaymak kolaylaşıyor. İktidarın Biden yönetimi ile yakın ilişkisi olmadığından, dış güçler söylemi sık sık ABD yönetimini kasteder şekilde de kullanıldı. O dönemde muhalefetin dış güçlerce desteklendiği iddiası da iktidarın siyasi söyleminde önemli bir yer tutmaya başlamıştı.
Trump’ın yönetime gelmesiyle durum değişti, artık iktidar ABD ile iş birliği içinde Türkiye’nin Ortadoğu’da etkili güç haline geldiğini anlatmayı tercih ediyor. Ancak Gezi’nin dış kaynaklı bir kalkışma olduğu teorisine çok fazla angaje olundu, bu komplo teorisi yargıda mahkumiyet kararlarının temelini oluşturan bir gerçeklik olarak benimsendi. Ayşe Barım’ın 12 yıl hapis cezasına çarptırılması; daha da inanılmaz olarak, savcının kendisini ‘hükümeti yıkmaya teşebbüsle’ suçlaması, yargıda bu tuhaf gerçeklik algısının etkili olduğunu gösteriyor. Suçsuzluğumun kabul edilmesi, sekiz yıl boyunca, medyanın bir bölümünün de aktif desteğiyle kurgulanmış bu gerçekliğin değişmesi anlamına gelecek. Bu adımı atmaya karar vermeleri herhalde çok kolay değil.”
“Yargının durumuna ülkem adına da üzülüyorum”
Kavala, “Şu an dışarı baktığınızda en çok hangi sorun sizi üzüyor” sorusuna “Yargının durumuna sadece kendimle ilgili değil, ülkem adına da üzülüyorum. Ama bu dışarıya bakarak gördüğüm bir şey değil, bunu yaşıyorum. Ekonomide kötüleşmeyle birlikte sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmada eşitsizliğin arttığını izlemek, kadın cinayetleri, iş kazaları -daha doğrusu- iş cinayetleri haberlerini okumak acı veriyor. Depremde yaşanan ihmalden kaynaklanan kayıpları unutmak da mümkün değil” yanıtını verdi.
“Gazze’de Manda yönetimi kurulmak isteniyor”
Rashid Khalidi’nin “Filistin: Yüz Yıllık Savaş” kitabının redaktörlüğünü yapan Kavala konu hakkında şunları söyledi:
“Yeni dönemde Gazze üzerindeki İsrail işgali ile uyumlu, ABD’nin yönetimi altında bir Manda yönetimi kurulmak isteniyor. Finansmanı Körfez ülkeleri tarafından sağlanacak ekonomik programlarla Filistinlileri işgale razı etme, bağımsızlık mücadelesinden vazgeçirme düşüncesi yeni değil. Khalidi’nin kitabında anlattığı gibi, önceki Trump yönetimi sırasında Kushner böyle bir planı ilan etmişti. Bunu gerçekleştirmek için Gazze’de İsrail’in kontrolünde yeni bir idari yapı öngörülüyordu. Yeni olan, bu yapının uluslararası istikrar gücü diye adlandırılan ABD yönetimindeki Manda idaresi tarafından oluşturulacak olması.”
