Bu yazı Aralık 2025’in sonuda yazılmış ve Enternasyonal Dayanışma dergisinin dördüncü sayısında yayımlanmıştır.
İsrail’in Gazze’de soykırıma başlamasının üzerinden iki yılı geçti. 29 Eylül’de açıklanan sözde ateşkesin başlamasından günümüze İsrail işgal ordusu Gazze’de 1500’den fazla ev yıktı ve 400’e yakın Filistinliyi katletti. Eş zamanlı olarak Batı Şeria’da da baskı ve zulmünü gün geçtikçe artırmaya devam ediyor.
Bu yazıyı yazarken yerlerinden yurtlarından sürgüne uğratılmış Gazzeli halk, İsrail devletinin batı destekli zulmünün yanı sıra sel sularıyla ve şiddetli fırtınayla da mücadele vermekteydi. Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Philippe Lazzarini ‘fırtına bir doğal afet, ama Gazellilerin yaşadığı koşullar İsrail devleti tarafından yaratılmıştır’ diye açıklama yaparken, Trump 20 maddelik ‘barış’ önergesi ile bölgeye ‘3000 yıldır olmayan barışı getirdiğini’ iddia ediyordu.
Biz burada bu sözde barışın kimin için barış olduğunu ve altından neler çıkabileceğini kısaca sorgularken, Filistin’le dayanışma için kendi ülkelerimizde yapabileceğimiz birkaç şeyi İngiltere’deki dayanışma örnekleriyle açıklamaya çalışacağız.
Kimin ateşkesi, kimin barışı?
Görünen o ki, Trump ve onunla işbirliğinde bulunanlar, işgale yeşil ışık yakıp soykırımı göz ardı ederken, Gazzeli halka sessizce oturun, şikayetçi olmayın, halinize şükredin: biz emperyalist, kolonyalist güçler sizin için neyin iyi, neyin kötü olduğunu sizden daha iyi biliyoruz mesajıyla antlaşma koşullarını dayatmaktadır.
Bunun da bir tek anlamı var, o da Filistin halkının maruz kaldığı şiddetin sona ermeyeceği ama ‘barış/ateşkes’ adı altında uluslararası emperyalist güçlerle yönlendirileceğidir.
Trump’ın Gazze planı, Amerika’nın batı Asya’daki (Avrupa merkeziyetçi söylemle, Orta Doğu) egemenliğini ve onun en yakın destekçisi siyonist işgalci İsrail’in bölgedeki etkinliğini artırmaktan başka bir şeye hizmet etmemektedir.
Bu işgal planının Türkiye, Katar ve Mısır’ın arabuluculuğuyla hayata geçirilmesi ve desteklenmesi ise bir başka konu. Özellikle Türk hükümetinin sözde Gazze’yi destekleyen, radikal söylemlerinin arkasında bu işgalci, kolonyalist projenin bir parçası olarak durması, kimin gerçekten Filistin halkının yanında olduğunun bir ibaresi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu son günlerde imzalanan 34,7 milyar dolarlık İsrail – Mısır doğalgaz antlaşması da Mısır’ın işgal konusunda nerede duracağını apaçık gözler önüne sermektedir. Şu an itibarıyla Gazze’nin %58’i İsrail işgali altında ve bilindiği üzere İsrail işgal ettiği Filistin topraklarından İsrail’in güvenliğini ve kendini koruma hakkını öne sürerek ya da hiçbir neden göstermeden kolay kolay çıkmamakta. Çıksa bile, Batı Şeria’da olduğu gibi, arkasında askeri destekli işgalci kolonyalist yerleşim birimleri bırakarak yayılmacı politikalarını bu organize suç gruplarıyla hayata geçirmekte.
Bu yalnız Filistin için değil Suriye için de geçerli. İsrail işgal ettiği Kuneytra bölgesinde 10’dan fazla askeri üs inşa ederek oralarda kalıcı olduğunu, Güney Suriye’nin güvenliğinin kendisinden sorulacağını açıkça göstermiştir. Bunun yanında Reuters’in yaptığı habere göre ABD’nin de Şam’da İsrail’in güvenliğinin sağlama alınması için bir askeri üs kuracağı belirtilmiştir.
Bu arada tabii ki ABD’nin ve İsrail’in Lübnan üzerine yaptığı planları da unutmamak gerekir. Hizbullah’ın varlığı ve direnişi, İsrail’in Lübnan’a askeri müdahalede bulunmasını, ABD’nin ve Batılı devletlerin gözünde her zaman meşru kılmaktadır. ABD, İran’ın bu bölgedeki etkisinin azalması için hem Lübnan’ın kırılgan, çok kimlikli, çok dinli politik yapısını kendi menfaatine göre dengede tutmaya hem de ekonomik baskıyla kimin ne kadar ve nerede güce sahip olabileceğine ayar vermeye çalışmaktadır.
Çünkü ABD tüm batı Asya’daki egemenliğini pekiştirmeye çalışıyor ve Gazze ‘barış’ planı da bu geniş çaplı stratejinin bir parçası. Şu sıralar, bunu sahada kendi askeri gücünü kullanarak değil de ekonomik baskısını uygulayarak yapma eğiliminde. Bölgeye olan emperyalist müdahale şeklinin değişmesinde hem Irak’ta hem de Afganistan’da almış olduğu darbelerin de önemli bir rolü var. Ayrıca ‘kendi arka bahçeleri’ olarak tanımladıkları Güney Amerika üzerindeki Çin’le olan egemenlik yarışının da bunda payı büyük.
Trump’ın kolonyalist ‘barış’ planının hayata geçirilebilmesi için kurulan ve ABD Başkanının ‘herkes üye olmak için sıraya girdi’ dediği barış kurulunda şu an itibarıyla Mısır, Katar, Birleşik Arap Emirliği, Birleşik Krallıklar, İtalya ve Almanya yerlerini aldılar. 16 Aralık’ta ABD’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Jeniffer Locetta güvenlik konseyinde yaptığı açıklamasında, ABD’nin amacının İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Batı Şeria ve Gazze’yi dengeli bir hale getirmek olduğunu dile getirerek, bu kurulun amacını üstü örtülü olarak açıkladı.
Her ne kadar bu barış planı çatışmalara çözüm bulmak olarak resmedilse bile asıl yaptığı şey bölgedeki etkin güçlerin rollerinin pekiştirilmesi ve yeniden ayarlanması olarak görülmeli. Bu plan, İsrail ve Amerika’ya Gazze’nin ekonomik ve güvenlik kontrolünü verirken Filistin direnişinin de önünü kesmeyi amaçlamaktadır.
Bu kurulun yakından uzaktan Gazzelilerin ve Filistin halkının ne istediği ile ilgilendiği düşünülemez. Gazze yeni kolonyalist uluslararası mandacı yönetimin bir deneme sahası olma tehlikesiyle karşı karşıya. Trump’ın hayalindeki Gazze, Ortadoğu’daki sahili Filistinlilerden arındırılmış, para kazanılabilecek bir Gazze. Filistin halkının özgürlük mücadelesinin Gazze’si değil. Filistin halkı bu sözde barışın kendilerine özgürlük getirmeyeceğini biliyor. Çünkü İsrail’deki ABD ve Batı destekli ırkçı, sömürgeci ve apartheid rejimi devam ettiği müddetçe ne barış ne de Filistin halkının özgürlüğü düşünülemez. Bu rejimin devrilmesi Filistin halkının direnişi ve bu direnişe verilen uluslararası dayanışma, kendi hükümetlerimize yaptığımız baskılar ve İsrail ile ilişkili her şeyi boykot ile gerçekleşebilir.
Ne yapabiliriz?
İsrail, Gazze’de canlı yayın soykırım yaparak, yıllardır dünya kamuoyunda kendisini destekleyenlerde yaratmaya çalıştığı ‘Orta Doğu’daki tek modern Avrupa demokrasisi’ maskesini istemeyerek düşürdü.
Bu maskenin altındaki gerçek İsrail’i daha da zayıflatabilecek, kredisini zedeleyecek ve Filistin halkının nehirden denize özgürleşmesine yardımcı olabilecek eylemlerden bir tanesi, dünya çapında ve özellikle İsrail’e açıkça destek veren ülkelerde Boykot, Yatırımları Geri Çekme ve Yaptırımlar (BDS) kampanyaları diyebiliriz.
Filistin halkının içerisinden doğan BDS kampanyası acilen İsrail’e ve İsrail firmalarına tüm yatırımlarını durdurmaları için, bankalara, yerel yönetim emeklilik fonlarına ve üniversitelere İsrail’in soykırımını ve Filistin’in işgalini sürdürmesine yardımcı olan tüm şirketlerle olan ilişkilerini kesmeleri çağrısı yapıyor. Bu kampanya:
1) İsrail’e silah ve askeri teknoloji tedarik eden kurumları/şirketleri;
2) İsrail’in Filistin topraklarının yasadışı askeri işgali için yollar veya ulaşım hatları gibi altyapı hizmetleri sağlayan kurumları/şirketleri;
3) İsrail’le yiyecek, içecek veya diğer ürünlerin ticaretini yapan firmaları;
4) İsrail’e yakıt tedarik eden kurumları/şirketleri;
5) İsrail’in yayılmacı planıyla kurduğu yerleşim alanlarıyla ticari faaliyette bulunan ve İsrail’in Filistin topraklarını sömürgeleştirmesine yardımcı olan bütün ekonomik, kültürel, sanatsal ya da eğitim odaklı ilişkileri kapsıyor.
Filistinliler dünyanın dört bir yanındaki insanlara, Filistin halkının özgürlük mücadelesiyle dayanışma göstermenin en etkili yollarından bir tanesi olarak bu kampanyanın bir parçası olmalarını ve bulundukları her yerde yerel boykot kampanyaları başlatılması mesajını gönderiyor.
Bu yüzden Filistin’le dayanışma göstermek isteyen herkesin kendi ülkelerindeki kurumların ve şirketlerin İsrail’den yatırımlarını çekmeleri ve ilişkilerini sonlandırmaları için güçlü bir kampanya yürütmesinin ve hükümetlerimizin İsrail ile ilişkileri kesmeleri için baskı yapmanın Filistin mücadelesi için hayati önem taşıdığını kavraması gereklidir. Çünkü bu kampanyalarla birlikte, dünya çapında bir çok kurum baskıyı artırmaya başladı bile. Örneğin:
1) Beş ülke 2026 Eurovision şarkı yarışmasını, organizatörlerin Gazze’deki soykırım nedeniyle İsrail’i yarışma dışı etmeyi reddetmemesinden ötürü boykot ettiklerini açıkladı. Ayrıca 2024 Eurovision galibi Nemo, İsrail’in hâlâ bu yarışmanın bir parçası olmasını protesto etmek için kazandıkları ödülü iade edeceklerini duyurdu.
2) İrlanda’da ve Türkiye’de taraftarların baskıları her iki ülkenin futbol federasyonlarının İsrail’in dünya futbolundan men edilmesi çağrısında bulunmasına neden oldu.
3) İngiltere’de belediyelerin ve emeklilik fonlarının, İsrail’in Filistin’i işgaline, Gazze’deki soykırımına ve 1947’den günümüze işledikleri savaş suçlarına dolaylı ya da dolaysız katkıda bulunan şirketlerde 12 milyar sterlinin üzerinde yatırımı var. Yerel seçmenlerin kampanyaları sonucunda, bazı yerel yönetimler bu yatırımların bu şirketlerden kısmen ya da tamamen çekilmesi kararını aldı. Daha önce de yükseköğretim elemanları sendikası UCU, üyelerinden gelen baskıyla öğretim elemanları emeklilik fonunun İsrail’le ilişkisi olan şirketlerden elini eteğini çekmesi kararını almıştı. Bu, 80 milyonluk yatırımların daha etik firmalara yönlendirilmesine neden olmuştu.
İngiltere’de yukarıda bahsettiğimiz ekonomik, kültürel ve uluslararası ilişkiler bazındaki baskıların yanı sıra, Filistin’le dayanışma için doğrudan eylem yapan gruplar da faaliyet göstermekte. Örneğin ‘Filistin Eylem (Palestine Action)’ grubu bir süredir İngiltere’de, soykırıma silah ya da silah parçası üreten fabrikaları hedef alan, şiddet içermeyen ama mali zarara neden olan eylemler yapmaktaydılar. Bu eylemler başarılı olmaya başlamıştı ki 5 Temmuz 2025’te Britanya hükümeti bu grubu terörist olarak ilan etti ve grup üyelerini tutuklamaya, mahkûm etmeye başladı.
Hükümetin bu kararı Filistin’le dayanışma içerisinde olanlara bir gözdağı verme korkutma mesajıydı. Ama binlerce kişi tutuklanmayı göze alarak ellerinde kendi yaptıkları ‘Filistin Eylem Grubu’nu destekliyorum ve soykırıma karşı çıkıyorum’ pankartlarıyla toplu eylemler yapmaya başladılar. Şu güne kadar 2700’den fazla kişi, çoğunluğu emekli insanlar, sadece ellerinde pankart tuttukları için terörle mücadele suçu kapsamında gözaltına alındılar. Tutuklanacaklarını bilmelerine rağmen her gün daha fazla vatandaş bu barışçıl eylemlere katılma çağrılarına olumlu cevap vermekte. Devletin baskısının artmasına rağmen halkın direnişi de yavaş yavaş ivme kazanmakta.
Bu yazı yazılırken Filistin Eylem Grubunun kapalı cezaevindeki sekiz üyesi, haksız yere tutuklanmalarını ve gördükleri yasa dışı muameleleri protesto için, yaklaşık 50 gündür açlık grevindeydiler, bazılarının sağlık durumu çok kritikti. Eylemcilerle dayanışma gösterileri devam etse de devlet İsrail’in soykırımına göz yumduğu gibi, açlık grevindeki mahkûmların ölmelerine kayıtsız kalacak gibi.
Tabii ki İtalyan işçi örgütlerinin başardığı Filistin için ülke çapında genel grev ilanı ve iş bırakma eylemleri de çok önemli bir dayanışma örneği. Britanya halkı milyonları protesto eylemlerine katsa bile işçi örgütleri hâlâ dayanışmalarını eyleme dönüştürebilmiş değiller. Sendikal örgütlenmenin olduğu her yerde Filistin davasının işçi mücadelesinin bir parçası olduğunu savunan işçiler mevcut, er ya da geç bu uluslararası dayanışma, işçi mücadelesine dönüşecektir. Nasıl ki Güney Afrika’daki ırkçı, beyaz hâkimiyetçe, aparthied yönetiminin yıkılmasında hem uluslararası işçi dayanışması hem de uluslararası boykot etkin olduysa, Filistin için de aynısı gerçekleşebilir.
Soykırımın durdurulması, İsrail’in aparthied rejiminin yıkılması ve Filistin halkının tam bağımsız, nehirden denize, herkesin özgürce ve eşit bir şekilde yaşayabileceği Filistin devletini kurabilmesi için uluslararası dayanışmaya ve mücadeleye devam.
Gazze’yi ve Filistin halkının direnişini yalnız bırakmayalım.
İntifadayı küreselleştirelim.
Lesley McGorrigan & Ümit Kemal Yıldız
