AKP’li yıllarda yoksullardan zenginlere servet transferi

Türkiye 22 yıldır aynı siyasi iktidar tarafından yönetiliyor. Bu uzun süre ekonomik modelin, devlet işleyişinin, toplumsal ilişkilerin ve sınıfsal dengelerin köklü biçimde yeniden şekillendiği bir dönem oldu. 

Bu dönemin en önemli başlıklarından biri ise servet transferi: Yani geniş toplum kesimlerinden, özellikle ücretli çalışanlardan ve yoksul sınıflardan dar bir sermaye grubuna doğru gerçekleşen sistematik kaynak aktarımı. 2002’den günümüze uzanan bu süreç emeğin milli gelirden aldığı payın eridiği, sermayenin ise orantısız büyüdüğü dönemdir. 

Bu yazıda, AKP iktidarı boyunca nasıl bir servet transfer mekanizması kurulduğunu; bunun hangi ekonomik araçlarla (özelleştirmeler, vergi politikaları, borçlanma modelleri, kamu ihaleleri, ücret baskılaması, enflasyonist düzen) mümkün hale geldiğini ve toplumsal sonuçlarını ele alacağız.

Neoliberal dönüşüm sağlandı, kamu tasfiye edildi

AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte, 2001 krizi sonrası IMF ve Dünya Bankasının önerileriyle başlatılan neoliberal ekonomi politikaları “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adı altında harfiyen uygulandı. 2018 yılına kadar sürecek olan dönemde Ali Babacan ve Mehmet Şimşek ekonomi politikalarının oluşturulmasından ve uygulanmasından sorumluydular.

AKP kamusal varlıkların el değiştirmesini hızlandırdı. Halkın vergileriyle kurulan devasa kamu kurumları KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri), TEKEL, Türk Telekom, TÜPRAŞ, SEKA, PETKİM, limanlar gibi daha pek çok işletme “özelleştirme” adı altında satıldı.

Bu satışlardan elde edilen yaklaşık 70 milyar dolarlık gelir kalıcı sanayi yatırımlarına veya teknolojik kalkınmaya harcanmak yerine cari açığın finansmanına ve inşaat odaklı kısa vadeli büyümeye kanalize edildi. 

AKP iktidarının ilk 5–6 yılında düşük enflasyon, yüksek büyüme ve piyasalara uyum söylemi hâkimdi. Ancak bu dönemde atılan adımlar aynı zamanda ilerleyen yılların büyük servet transferinin altyapısını oluşturdu:

  • Kamu varlıklarının özelleştirilmesi hızlandı. Telekom, bankalar, şeker fabrikaları, limanlar ve enerji şirketleri özel sektöre devredildi.
  • Sermaye hareketleri serbestleştirildi, sıcak para ülkeye güçlü biçimde akmaya başladı.
  • Üretim yerine borçlanma ve tüketim merkezli bir büyüme modeli benimsendi.
  • Ücretler enflasyondan korunmadı, ücret artışları artan milli gelirden daha düşük tutuldu.

Bu süreçte ekonomi büyürken gelir dağılımı iyileşmedi; aksine servetin daha büyük bir kısmı sermaye gruplarının elinde toplandı.

Çalışma hayatı güvencesizleştirildi

Özelleştirmeler sadece devletin ekonomideki payını küçültmekle kalmadı; aynı zamanda sendikalı, güvenceli ve nispeten yüksek ücretli kamu istihdamını yok ederek, yerine taşeronlaşmış, örgütsüz ve düşük ücretli bir işçi sınıfı yarattı. Bu durum servetin yoksuldan zengine transferinin ilk ve en yapısal adımıydı.

Taşeronlaştırma, kiralık işçilik, esnek çalışma modelleri ve sendikasızlaştırma AKP döneminde kurumsallaştı. Böylece:

  • Ücretlerin pazarlık gücü zayıfladı.
  • Çalışanların örgütlenmesi engellendi.
  • Emek maliyetleri düşürüldü.
  • Sermaye kârları yükseltildi.

Özellikle taşeron sistemi düşük ücretli geniş bir işçi sınıfı yaratmanın en etkili aracı oldu.

Vergi politikaları: Yoksullar vergisini ödedi, zenginler vergiden kaçtı

Bir ülkede gelir dağılımını düzeltmenin en etkili yolu vergi politikasıdır. Ancak Türkiye’de vergi sistemi servet transferinin bir aracı olarak tam tersine işlemektedir. 

Türkiye’de vergi yükünün büyük çoğunluğu dolaylı vergilerden (KDV, ÖTV) oluşur. Bu vergiler gelirden bağımsız olarak tüketim üzerinden alındığı için en fazla yoksulları etkiler.

Devletin topladığı vergilerin üçte ikisi, KDV ve ÖTV gibi “dolaylı vergilerden” oluşmaktadır. Asgari ücretle geçinen bir vatandaşın aldığı ekmekten bebek mamasına veya elektriğe kadar ödediği vergi oranı ile bir milyarderinki aynıdır. Bu durum vergi yükünün orantısız bir şekilde dar gelirlinin sırtına binmesine neden olurken; sermaye sahipleri sık sık çıkarılan “vergi afları”, teşvikler ve istisnalarla korunmuştur. Kurumlar vergisinde yapılan indirimler ve silinen vergi borçları, kamunun (yani halkın) alacağından vazgeçerek bu kaynağı şirketlere hibe etmesi anlamına gelmektedir.

AKP döneminde:

  • Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 70’lere kadar yükseltildi.
  • Çok kazananlara artan oranlarda uygulanan gelir vergisi dilimleri uzun yıllar güncellenmedi, yüksek gelir grupları fiilen daha düşük oranlara tabi oldu.
  • Kurumlar vergisi önce yüzde 33’ten yüzde 20’ye, ardından yüzde 15’e kadar düşürüldü.
  • Varlık barışları ile yurt dışındaki servetler hiçbir soru sorulmadan, neredeyse vergisiz şekilde ülkeye getirildi.

Sonuç olarak devlet, gelirlerini toplamak için yoksulların tüketimine yüklenirken zenginler vergi teşvikleri ve istisnalarla korunmuş oldu. Bu durum açık bir servet transferi mekanizmasıdır.

İnşaat sektörü ve müteahhit sermayesi büyütüldü

AKP döneminin ekonomi politiğinin kalbinde inşaat sektörü yer alır. Sanayi üretimi ve yüksek teknoloji yerine kentsel dönüşüm, AVM’ler, köprüler ve devasa konut projeleri büyümenin motoru haline getirildi. Bu tercih masum bir sektörel seçimden ziyade, muazzam bir rant yaratma ve bu rantı yandaş sermayeye aktarma mekanizması oldu.

Kamu yatırımları, inşaat, enerji ve altyapı projeleri, belirli büyük şirketlere yönlendirildi. Özellikle 2010 sonrası dönemde, “beşli çete” olarak anılan müteahhit gruplar ve çevresindeki geniş holding ağı devasa servet birikimi sağladı.

Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeli ile şirketlere milyarlarca dolar aktarıldı

Şehir hastaneleri, köprüler, otoyollar ve havalimanları gibi projeler KÖİ modeliyle yapıldı. İmar planı değişiklikleri, kupon arazilerin tahsisi ve “Kamu-Özel İşbirliği” (KÖİ) projeleri aracılığıyla kamuya ait değerler özel şirketlere aktarıldı. 

Özellikle “Garanti Ödemeli” projeler (köprü, otoyol, şehir hastaneleri), servet transferinin en somut örneğidir. Geçilmeyen köprüler veya yatılmayan hastane yatakları için devlet hazinesinden—yani yoksulun, işçinin, memurun ödediği vergilerden—milyarlarca dolar, döviz bazında müteahhitlere aktarılmaktadır. Bu sistem doğmamış çocukların geleceğini ipotek altına alarak, dar gelirlinin cebinden bir avuç imtiyazlı şirketin kasasına doğrudan hortum bağlamıştır.

Bu mekanizmanın temel özellikleri:

  • Şirketlere 25–30 yıl boyunca döviz üzerinden gelir garantisi verildi.
  • Devlet şirketlerin zararlarını karşılayacağına dair taahhütte bulundu.
  • Vatandaşlar geçmedikleri köprünün, gitmedikleri hastanenin parasını vergileriyle ödedi.

İhale Kanunu 200’den fazla defa değiştirildi. Rekabeti ortadan kaldıran istisna maddeleriyle delik deşik edildi. Böylece kamu ihaleleri şeffaf olmayan yöntemlerle, önceden belirlenmiş şirketlere, pazarlık usulüyle dağıtılabilir hale geldi.

Bu mekanizma bir yandan belirli şirketleri zenginleştirirken diğer yandan kamunun borçlanmasına ve gelecekteki vergi gelirlerinin ipotek altına alınmasına yol açtı. Bu sistemin maliyeti devasa boyutlara ulaştı ve kamudan özel sektöre, kapitalistlere büyük bir gelir aktarımı gerçekleşti.

Emekçiler, yoksullar enflasyon karşısında ezildi

Servet transferinin en vahşi ve hızlanmış hali 2018 sonrası başlatılan “Yeni Ekonomi Modeli” (Faiz Sebep, Enflasyon Sonuç tezi) ile ortaya çıktı. Bu döneme damgasını vuran isim Maliye Bakanı Berat Albayrak oldu. Düşük faiz – yüksek enflasyon modeli servet transferinin en görünür araçlarından biri haline geldi.

Merkez Bankası’nın politika faizini enflasyonun çok altına indirmesiyle birlikte Türk Lirası tarihsel bir değer kaybı yaşadı ve enflasyon patladı.

Enflasyon yüzde 70–100 bandına çıkarken:

  • Asgari ücret reel olarak geriledi.
  • Emekli maaşları açlık sınırının altına düştü.
  • Kamu çalışanları yıllarca gerçek enflasyon farkını alamadı.

Enflasyon, yoksulların cebindeki paranın sistemli şekilde eritilmesidir. Enflasyon, borçlu şirketlere, büyük krediler kullanmış holdinglere, döviz garantili iş yapan firmalara yarar. Çünkü enflasyon yükseldikçe borçların reel değeri düşer, alacaklı yani halk zarar eder; borçlu yani sermayedar kazanır. Yoksullar tasarruflarını kaybederken zenginlerin borç yükü hafifler. Böylece çift yönlü bir servet transferi gerçekleşir.

Bu süreçte yaşananlar klasik bir iktisadi hatadan ziyade bilinçli bir tercihtir. Yüksek enflasyon ortamında, ücretli çalışanların (işçi, memur, emekli) alım gücü her geçen gün erirken; elinde döviz, altın, gayrimenkul veya hisse senedi bulunduran varlıklı kesim servetine servet kattı.

TÜİK verileri bu transferi net bir şekilde doğrulamaktadır. 2016 yılında Emeğin (ücretlilerin) Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’dan (GSYH) aldığı pay yüzde 40 seviyelerindeyken 2022-2023 yıllarında bu oran yüzde 26’lara kadar gerilemiştir. Buna karşılık sermayenin payı yüzde 40’lardan yüzde 54’lere yükselmiştir. Sadece birkaç yıl içinde emeğin cebinden alınıp sermayenin cebine konulan bu pay, çok büyük bir servet transferidir.

Kur Korumalı Mevduat (KKM): Hazineden zenginlere doğrudan para aktarıldı

2021 yılında dönemin Maliye Bakanı Nurettin Nebati tarafından başlatılan sembol servet transferi uygulaması “Kur Korumalı Mevduat” (KKM) sistemidir. Döviz kurlarındaki patlamayı frenlemek iddiasıyla çıkarılan bu enstrüman, parası olanın kur farkı zararını, parası olmayanın vergileriyle ödeme sistemidir.

Bankada TL mevduatı olan zenginlere “Dolar artarsa farkını devlet ödeyecek” garantisi verildi. Bu fark Hazine ve Merkez Bankası tarafından ödendi, yani enflasyon altında ezilen asgari ücretlinin ödediği vergiler ve para basımı yoluyla yaratılan enflasyon vergisi mevduat sahiplerine aktarıldı. 

  • Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasıyla, yüksek mevduat sahiplerine hazine ve Merkez Bankası kaynaklarıyla milyarlarca TL aktarıldı.
  • Kur baskılanırken dövizini bozduranlar değil, elinde döviz tutan büyük şirketler kazandı.
  • İhracatçılara düşük kurla, ithalatçılara yüksek kurla ayrıcalıklı pozisyonlar yaratıldı.

KKM, devlet eliyle yoksuldan zengine yapılan en açık, en doğrudan kaynak transferi mekanizmalarından biri olarak tarihe geçmiştir.

Mehmet Şimşek politikalarının faturası yoksullara kesildi

2023 Mayıs’ında tekrar Hazine ve Maliye Bakanı olan Mehmet Şimşek’in ekonomi politikaları, Türkiye’nin yüksek enflasyon sarmalından çıkması için “rasyonel zemine dönüş” olarak adlandırıldı. Ama temel ekonomi prensibi değişmedi, yoksuldan zengine servet transferi daha da hızlandı.

Bu durum temel olarak üç ana kanaldan gerçekleşmektedir:

Dolaylı vergiler artırıldı: En belirgin transfer mekanizması vergi politikalarında görülmektedir. Bütçe açıklarını kapatmak için doğrudan gelir veya servet vergileri yerine; KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin artırılması tercih edilmiştir. Dolaylı vergiler “regresif” (tersine artan) niteliktedir, yani bir milyarder ile asgari ücretli markette aynı ekmeği alırken aynı vergiyi öder. Ancak bu verginin kişinin toplam gelirine oranı, yoksul vatandaşta çok daha yüksektir. Bu durum dar gelirlinin harcanabilir gelirini orantısal olarak zenginden daha fazla tırpanlar.

Ücretler baskılandı: Enflasyonla mücadele adı altında iç talebi kısmak amacıyla ücret artışları sınırlandırıldı. Maaş zamlarının “geçmiş enflasyona” değil, “hedeflenen enflasyona” göre yapılması yaklaşımı çalışanların alım gücünü eritti. Şirket kârları ve ürün fiyatları artmaya devam ederken emeğin, ulusal gelirden aldığı pay düştü.

Kredi faizleri yükseltildi: Politika faizlerinin yükseltilmesi, bankada nakit parası olan servet sahiplerine (rantiyeye) yüksek getiri sağlarken borç çevirerek hayatta kalmaya çalışan yoksullar cezalandırıldı. Kredi kartı ve ihtiyaç kredisi faizlerinin artması, yoksulun borç yükünü katlarken sermaye sahipleri risksiz faiz geliri ile servetlerini korudu ve artırdı.

Mevcut ekonomik programın “acı reçetesi”, servet sahiplerinin kârlarından feragat etmesiyle değil, geniş halk kitlelerinin alım gücünün düşürülmesiyle uygulanmaktadır. Enflasyonun bedeli enflasyonu yaratanlar tarafından değil, hayat pahalılığı altında ezilenler tarafından ödenmekte, bu da toplumun tabanından tavanına doğru sürekli bir servet akışına yol açmaktadır.

Yoksuldan zengine servet dağılımı

Küresel Servet Raporu 2024 verilerine göre Türkiye’deki net hane halkı serveti 1 trilyon dolardır. Yetişkin başına ortalama servet 17 bin 550 bin dolar olarak hesaplanmaktadır. Bu rakamlar 2015 yılındaki 1,8 trilyon dolarlık zirve servet seviyesinin oldukça altındadır. 

Türkiye dünyada var olan toplam 400 trilyon dolarlık servetin yüzde 0.25’ine sahiptir. Oysa nüfus olarak dünyanın yüzde 1’idir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye toplam serveti açısından yoksul ülkeler sınıfındadır.

Türkiye servet dağılımı eşitsizliği açısından Avrupa’daki en adaletsiz ülkelerin başında gelmekte, küresel ölçekte de eşitsizliğin en yüksek olduğu ilk 10-15 ülke arasında yer almaktadır.

Dağılım servetin çok küçük bir zümrede toplandığını açıkça göstermektedir:

En zengin yüzde 1 toplam servetin 400 milyar dolarını, en zengin yüzde 10 ise 700 milyar dolarını elinde bulundurmaktadır. Nüfusun geri kalan yüzde 90’ının elinde bulunan servet 300 milyar dolardır. En zenginlerde yetişkin kişi başı ortalama servet 700 bin dolara yaklaşırken nüfusun yüzde 90’ı için bu miktar ortalama 5 bin 400 dolardır.

Servet dağılımındaki bu uçurumun en çarpıcı ayrıntıları ise şunlardır:

  • Servetsiz Çoğunluk: Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 71’i 10 bin doların altında bir servete sahiptir. Bu, orta ve alt gelir gruplarının çoğunluğunun ciddi bir finansal kaynağının bulunmadığını gösterir.
  • Net Borçluluk: Nüfusun en yoksul yüzde 30’luk kesiminin toplam servetten aldığı pay eksidedir. Bu, bu grubun varlıklarından daha fazla borcu olduğu ve net servetinin negatif olduğu anlamına gelmektedir.

Servet dağılımı eşitsizliğini ölçen gini katsayısı, 0 ile 1 arasında bir değer alır. 1’e ne kadar yakınsa, eşitsizlik o kadar yüksektir. Servet gini katsayısı, Türkiye için 0,802’dir. 2000 yılında, yani AKP öncesi dönemde bu rakam 0,7 idi.

Bu katsayı Türkiye’deki servet dağılımının ne denli bozuk olduğunu teyit etmektedir. Örneğin bu değer Türkiye’yi birçok gelişmiş ülkeye (Almanya: 0,68, Japonya: 0,54) kıyasla çok daha yüksek bir eşitsizlik seviyesine yerleştirmektedir.

Sonuç: Servet transferi kapitalizmin gerçek yüzüdür

AKP’nin ekonomik modeli yalnızca hatalarla dolu bir büyüme denemesi değil; kapitalist sınıfın güçlenmesi için tasarlanmış sistematik bir servet transferi mekanizmasıdır.

Bu mekanizmanın bileşenleri:

  • Dolaylı vergilere dayalı bütçe,
  • Düşük ücret politikası,
  • Yüksek enflasyon,
  • Döviz garantili projeler,
  • Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeli,
  • Değişen faiz ve kur politikası,
  • Kamu ihalelerinin yandaşlara dağıtılması,
  • Dövizin baskılanması,
  • Taşeronlaşmış işgücü piyasasıdır.

Yani servet transferi tek bir ekonomik kararın değil, tüm ekonomik mimarinin doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Bu model geniş toplum kesimlerini yoksullaştırırken küçük bir sermaye grubunun zenginliğine zenginlik kattı.

Türkiye’de yoksulluğun artması, gelir dağılımının bozulması ve servetin dar bir grupta yoğunlaşması bir rastlantı değil; siyasal tercihlerle inşa edilmiş bir ekonomik düzenin ürünüdür.

23 yıllık AKP iktidarının bilançosu incelendiğinde Türkiye’nin sınıfsal yapısının kökten değiştiği görülmektedir. Orta sınıf eriyerek yoksullaşmış, yoksullar ise derin bir sefalete (açlık sınırının altına) itilmiştir. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum hiç olmadığı kadar açılmıştır.

Uygulanan ekonomi politikalar Türkiye’yi uluslararası sermaye için “ucuz işgücü cenneti” haline getirmiştir. Bu süreçte yaşanan şey sadece ekonomik bir kriz değil; bilinçli, planlı ve sistematik bir tercihtir. Yoksulun ekmeğinden, işçinin alın terinden ve halkın vergisinden kesilen kaynaklar, imar rantları, teşvikler, vergi afları ve faiz/kur oyunlarıyla küçük bir azınlığın servetine eklenmiştir.

Faruk Sevim

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…