Küresel piyasaların güvenliği bölge barışının önüne geçti

Dr. Yıldız Önen, ANF‘nin kendisiyle yaptığı röportajda, Trump ve Şi Cinping mutabakatının bölgeye barış değil, küresel sermaye ve enerji koridorlarına güvenlik getirdiğini belirtti. Önen’e göre bu süreç, Tahran’ı diplomatik olarak köşeye sıkıştırırken Pekin’e devasa bir pazarlık kozu sağladı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyareti ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping ile gerçekleştirdiği kritik zirve, küresel siyasetin ve enerji hatlarının geleceği açısından belirleyici bir dönüm noktası oldu. Özellikle 13 Nisan 2026 tarihinde başlatılan ABD deniz ablukası ve Hürmüz Boğazı üzerindeki gerilimlerin gölgesinde gerçekleşen bu temas, diplomatik dilin pragmatik sınırlarını bir kez daha çizdi.

Dr. Yıldız Önen, zirveyi değerlendirirken bu görüşmenin bölge halklarına barış getirmekten ziyade, “sistemin kilitlenmesini önleyen geçici bir mola” olduğunu ifade etti. Yıldız Önen’e göre, Hürmüz Boğazı’nın tamamen açılması yerine sadece Çin tankerlerine öncelik veren özel protokollerin konuşulması, diplomatik önceliğin insani dramlardan ziyade küresel sermayenin güvenliği olduğunu açıkça ortaya koydu.

ANF‘nin Enternasyonal Dayanışma aktivisti Yıldız Önen ile röportajı şöyle:

Trump ve Şi Cinping’in görüşmesinde, özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve enerji geçişleri üzerinden şekillenen diplomatik dili nasıl okumalıyız? Sizce ABD’nin Çin ile kurduğu bu temas, İran üzerindeki askeri baskıyı hafifleten bir unsura mı dönüşüyor, yoksa Çin’in bölgedeki ağırlığını bir pazarlık kozu haline mi getiriyor?

Zirvede kullanılan diplomatik dil, tarafların ideolojik veya askeri bir ortaklıktan ziyade, küresel sistemin tıkanmasını önlemek amacıyla kurdukları pragmatik bir kriz yönetim dilidir. İki liderin “küresel enerji akışının durmaması” ve “Hürmüz Boğazı’nın açık kalması” gerektiğinde ortak fikre varması, diplomatik dilin önceliğinin savaşın insani boyutundan ziyade, küresel piyasaların ve sermayenin güvenliği olduğunu gösteriyor. Çin’in devreye girmesiyle İran’ın boğazı tamamen değil, ‘belirli yönetim protokolleri çerçevesinde ve başta Çin tankerleri olmak üzere” bazı gemilere açması, diplomatik dilin esnek ama tamamen kontrollü bir geçiş rejimi kurguladığını anlatıyor.

Çin-ABD görüşmesinin, İran üzerindeki askeri baskıyı hafifleten bir unsur olmayacağını söyleyebiliriz. Aksine, askeri ve diplomatik baskıyı daha rafine ve boğucu bir hale getirme potansiyeline sahip. ABD tarafından yapılan açıklamada; Trump, Şi Cinping ile “İran’ın nükleer silaha sahip olmaması” konusunda aynı noktada buluştuğu ve Çin’in İran’a askeri yardım yapmayacağını taahhüt etmesinin sağlandığı açıklandı. Bu durum, Tahran’ı diplomatik olarak çok daha yalnız bir pozisyona itebilir. ABD’nin 13 Nisan 2026’da başlattığı deniz ablukası halen yürürlükte ve kalıcı barışın önündeki en büyük risklerden biri olarak masada kalmaya devam ediyor. Dolayısıyla askeri baskı kalkmamış, sadece Çin’in ihtiyacı olan petrolün geçişi güvenceye alınarak operasyonun küresel ekonomiye vereceği zarar törpülenmiştir.

Bu temas, Çin’in bölgedeki ağırlığını açık bir şekilde devasa bir pazarlık kozu haline getiriyor. Çin, İran’ın en büyük ticari ortağı ve en çok petrol alan ülke olma konumunu, Trump karşısında masadaki en büyük kozu olarak kullanıyor. Bu ağırlık sayesinde Şi Cinping, kendisini öngörülemez bir ABD başkanının karşısında küresel krizleri çözen “istikrarlı bir lider” ve arabulucu olarak konumlandırmayı başarıyor. Çin, İran üzerindeki bu arabulucu ağırlığını kullanarak kendi tankerlerinin Hürmüz’den güvenle geçmesini sağlıyor. Özetle ABD-Çin teması İran’ı askeri olarak rahatlatmadı, aksine Çin’in bölgedeki ağırlığını kullanarak Pekin’e önemli stratejik avantajlar sağlarken, İran’ı diplomatik olarak daha yalnız ve köşeye sıkışmış bir konuma getirebilir.

İran ve ABD arasında şartların konuşulduğu ancak gerginliğin de bir yandan tırmandığı bu belirsiz atmosferde Trump’ın Çin masasına “zayıf oturmamak” için verdiği savaş mesajlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çin’in İran petrolüyle olan stratejik bağı, ABD’nin bölgedeki askeri ve siyasi kodlarını çözmekte bize ne söylüyor?

Trump’ın zirve öncesindeki sert söylemleri ve 13 Nisan 2026’da başlattığı ABD Deniz Ablukası, Çin’e karşı zayıf ve çaresiz bir lider imajı vermeme arayışı idi. Trump, Hürmüz Boğazı gibi küresel ticaretin kalbini İran’a veya Çin’in dolaylı etkisine kaptırmış bir pozisyonda müzakere etmek istemedi. Savaş mesajları ve abluka, masaya oturmadan önce elini yapay olarak güçlendirme çabasıydı. Trump bu sert askeri baskıyı, Çin’e taviz verdirmek için bir kaldıraç olarak kullanıyor. Nitekim Beyaz Saray’ın açıklaması, bu askeri gövde gösterisinin hemen ardından Çin’in ABD’den soya fasulyesi, sığır eti ve Boeing uçakları almayı kabul ettiği bir ticari pakete dönüştüğünü gösteriyor.

ABD ablukası ve savaş, Çin’in petrol tedarikinde büyük bir krize yol açmadı. Çin’in kaynaklarını çeşitlendirmesi ve güneş, rüzgâr, nükleer gibi alternatif enerjilere yatırım yapması, ABD’nin “enerji koridorlarını keserek Çin’i dize getirme” şeklindeki geleneksel siyasi kodunu şimdilik boşa çıkarmış görünüyor. Çin, İran’ın en büyük ticari ortağı olmaktan gelen gücünü kullanarak Tahran üzerinde devasa bir diplomatik kaldıraç elde etmiş durumda. Bu sayede Trump, İran’ı durdurmak için Çin’in kapısını çalmak ve ona “rakip değil ortak” muamelesi yapmak zorunda kalıyor. Pekin, petrol bağını kullanarak kendisini küresel krizleri çözen “dünyanın ikinci başkenti” konumuna yükseltiyor.

Küresel güçlerin ticaret savaşları ve enerji koridorları üzerinden yürüttüğü bu pazarlıkların, bölgedeki kalıcı barış ihtimali üzerindeki etkisi nedir? Bu diplomatik hamleler gerçekten bir çözüm arayışı mı, yoksa sadece küresel piyasaların ve sermayenin güvenliğini sağlama operasyonu mu?

Yapılan diplomatik hamleler, bölge halkları için kalıcı bir barış getirmekten ziyade, krizi yönetilebilir bir sınırda tutmayı amaçlıyor. Hürmüz Boğazı’nın tamamen açılması yerine, Çin’in devreye girmesiyle birlikte “boğazdaki yönetim protokolleri çerçevesinde başta Çin tankerleri olmak üzere bazı gemilerin geçişine izin verilmesi” çözümün kalıcı olmadığını, sadece geçici bir nefes alma alanı yaratıldığını gösteriyor. İslamabad’daki ateşkes görüşmelerinin kalıcı bir anlaşmayla sonuçlanamaması, ABD deniz ablukasının sürmesi ve İran’ın nihai anlaşmaya imza atmamış olması, barışın önündeki en büyük engeller olarak varlığını koruyor.

Uluslararası kamuoyunun bu buluşmayı bir “kontrollü küresel kriz yönetimi” olarak okuması, hamlelerin gerçek niteliğini ortaya koyuyor. Bu diplomatik süreç, bölgedeki savaşı kökten bitirecek bir çözüm arayışından ziyade, küresel piyasaların, enerji koridorlarının ve sermayenin güvenliğini sağlama operasyonudur. Gerginliğin tırmanması küresel piyasaları tedirgin ettiği için iki liderin ilk uzlaştığı konu “küresel enerji akışının durmaması adına Hürmüz Boğazı’nın açık kalması” olmuştur. Yani öncelik bölgedeki insani durum veya savaşın bitmesi değil, petrol akışının ve ekonomik çarkların dönmesidir.

Trump’ın geziye 30 CEO ile katılması ve Beyaz Saray’ın açıklamalarında “ekonomik iş birliği, ABD şirketlerinin Çin pazarına erişimi, Çin’in soya fasulyesi, sığır eti ve Boeing uçağı satın alması” gibi konuların öne çıkması, krizin küresel sermaye için yeni pazar ve ticaret alanları yaratma fırsatına dönüştürüldüğünü gösteriyor. ABD ve Çin’in “İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması” konusunda anlaşması ve Çin’in askeri yardım yapmayacağını taahhüt etmesi, Tahran’ı diplomatik olarak daha yalnız bir pozisyona iterek küresel güçlerin bölge üzerinde kendi kurallarıyla bir statüko kurma çabasına işaret ediyor.

Son olarak geçtiğimiz yıl boyunca tanık olduğumuz, karşılıklı gümrük vergilerinin rekor seviyelere ulaştığı o sert “vergi savaşları” döneminden sonra, bugünkü tarafların enerji ve güvenlik odaklı bir iş birliği görüntüsü vermesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu zirve, bir normalleşme adımı mı yoksa yeni bir küresel paylaşım kavgasının geçici bir molası mı?

Bu zirve, iki süper güç arasında kalıcı bir normalleşme adımı değil, yeni bir küresel paylaşım kavgasının geçici bir molası olarak yorumlanmalıdır. Her iki ülke geçtiğimiz yıl birbirine yüzde 100’ü aşan gümrük tarifeleri uyguladı, ardından “kırılgan bir uzlaşma” sağlandı. Bugün verilen enerji ve güvenlik odaklı iş birliği görüntüsü, yapısal sorunların çözüldüğü bir normalleşmeden ziyade, bu kırılgan uzlaşmayı sürdürme çabasıdır. Hürmüz Boğazı’nın tamamen ve koşulsuz açılması yerine, sadece “küresel enerji akışının durmaması adına” ve “belirli yönetim protokolleri çerçevesinde başta Çin tankerleri olmak üzere bazı gemilere” geçiş izni verilmesi, hamlenin kalıcı bir barış amacı taşımadığını, sadece sistemin kilitlenmesini önleyen geçici bir mola olduğunu gösteriyor.

Zirvede tarafların enerji akışı gibi acil ekonomik çıkarlarda ortak fikre varmış görünmesi, arka plandaki büyük egemenlik kavgalarını bitirmez. Tayvan meselesi, İran savaşı, gümrük tarifeleri, iki ülke arasında ticareti yasaklı mallar listesi, kalıcı bir normalleşmenin önündeki en büyük riskler olarak masada duruyor. Bu zirve, Çin’in ABD’ye gerçek anlamda rakip olacak bir noktaya yükselişini ve “Pekin’in dünyanın ikinci başkenti” haline gelişini belgeliyor. Şi Cinping’in kendisini “istikrarlı küresel lider” olarak konumlandırması ve Trump’ın masaya bir ölçüde eli zayıf oturması, ama zayıf oturmamak için askeri abluka kozunu kullanması, tarafların güç savaşından vazgeçmediğini, aksine bu savaşı diplomatik ve ticari pazarlık masasına taşıdığını gösteriyor. Karşılıklı gümrük vergilerinden enerji ve ticari iş birliği görüntüsüne geçilmesi, tarafların küresel piyasaların ve sermayenin güvenliğini sarsmadan kendi nüfuz alanlarını genişletmeye çalıştıkları stratejik bir soluklanma dönemidir.

Yazar

You May Also Like

Biz kimiz?

Enternasyonal Dayanışma, işçi sınıfının kolektif ve kitlesel mücadelesiyle dünyanın daha eşit, adil ve özgür bir yere dönüşeceğini savunan…