Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz.
Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık tahlillerden yola çıktılar, ezberlerini bozamadılar. Pandora’nın kutusunu açtılar; şimdi de kara kara nasıl kapatacaklarını, dışarı fışkıran öfkeyi, radikalizmi, gözü karalığı nasıl kutunun içine geri koyacaklarını düşünüyor olmalılar.
Hesap şuydu: CHP her zaman için devletin, düzenin partisidir. Devlet başkasının elinde olduğunda bile, onların “itidal” zannettikleri teslimiyet her zaman ağır basar. CHP sandalı devirmemek için en kritik anda geri çekilir, kaderine razı olur, bir dahaki fırsatı bekler. O fırsat hiç gelmeyecek olsa da. Bu hesap çok uzun bir süre doğru kaldı; bir süre sonra yeniden doğru hale gelmesi de ihtimal dahilinde. Ama AKP içinde bulunduğumuz koşulları doğru dürüst değerlendiremedi; bu hesabın kısa bir süre için de olsa geçerli olmayacağı bir ânı yaşadığımızı göremedi. Ezberinden vazgeçemedi, yeni değerlendirmeler yapmaya üşendi açıkçası. Akıl hocaları da (yani danışmanları, kendisine yapışık yaşayan medya kuruluşları ve elemanları, münevver olmayı bir türlü beceremeyen “entelektüelleri”) bu ezberi körüklediler; müthiş bir kibirle, inanılmaz bir “yenilmezlik” duygusuyla “Bize bir şey olmaz!” dediler, Reislerini de buna inandırdılar.
Oysa ülkenin içine itildiği o korkunç bölünmüşlük, CHP’yi de ortadan ikiye çatlatmıştı çoktan. CHP içinde her zaman radikal, sosyalist olmasa da bir tür “solcu” bir kanat olmuştur. Bu kanat her zaman için devlet aklını temsil eden “müesses nizam” kanadının himayesinde yaşamış, bundan pek de şikayetçi olmamıştır. Zaman zaman, özellikle şiddetli kriz anlarında, bu radikal kanadın dizginleri eline aldığı bile oldu. 1970’lerdeki Ecevit böyle bir anı temsil ediyordu mesela. Ancak o da 1990’larda “müesses nizam” safına geçmekten geri durmadı; böylece “iktidar” bile oldu. Berbat, başarısız, ülkeyi derin bir krize sokan ve sonunda AKP’yi neredeyse çeyrek yüzyıllık bir hakimiyet konumuna taşıyan bir iktidardı onunki kuşkusuz. Ama Ecevit buna razı oldu. Devlet aklı ağır bastı, “Sosyal Demokrat” ya da “Demokratik Sol” politik örgütlenmeleri temelden geçersiz hale getirip ebedi muhalefete mahkum ederek, bayrağı “Siyasal İslam”a devretti.
Şimdiki kriz ise AKP’nin ve Erdoğan’ın (ve tabii ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun) akıl hocalarının hayal bile edemeyecekleri bir şiddette ilerliyor. Yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada. Neo-liberalizmin ciddi başarısızlığı ve çöküşü sonrasında tüm dünyayı saran popülist/proto-faşist dalga, başlangıçta göründüğü kadar “başarılı” çıkmadı. Donald Trump, 2026 Kasımındaki Meclis ve Senato seçimlerinde muhtemelen çoğunluk desteğini kaybederek “kanadı kırık ördeğe” dönüşecek. ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin yaptığı seçim bölgesi sınırlarını değiştirme (gerrymandering) oyunları, olsa olsa hezimeti biraz daha kontrollü bir yenilgiye dönüştürebilir. Arap aleminden ne mali ne de manevi destek beklenebilir; çünkü Trump’ın sömürge valisi Tom Barack’ın Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesi ve politik yapıların kökten değiştirilmesi projesi sayesinde, hepsi kendi dertlerine düşmüş haldeler. Rusya içinden çıkamadığı bir savaşta yaşıyor yıllardır; Putin’in sarsılmaz görünen halk desteği aşınmaya başladı. Otokratik “demokrasi”nin kalesi olan Macaristan’da, Orban tası tarağı toplayıp gitti. Rejim kökten değişmese bile, proto-faşist popülizmin en görünür temsilcisi, cazibesini birkaç ayda kaybetti. Kısacası, neo-liberalizm sonrası dünyanın egemen politik yapısı olmaya aday olan proto-faşist popülizm için işler hiç yolunda gitmiyor.
Bu durumda AKP’ye ve Erdoğan’a kalan tek strateji, yağmur duasına çıkıp, CHP’nin fabrika ayarlarına dönmesini, yani radikal söylemlerin her zaman olduğu gibi “devlet aklı” kanadına teslim olmasını ummak. Rakibi kendi iç çelişkileri içinde boğup, halkı çaresizlik ve seçeneksizlik içinde bırakarak, iktidar ömrünü biraz daha uzatmaya çalışmak.
Ancak ne yazık ki bu stratejinin bugün için bir geçerliliği kalmadı: Enflasyon, hukuk rejiminin iflas bayrağını çekmesi, yaşam koşullarının istikrarlı bir biçimde kötüleşmesi ve bu durumun düzeleceğine dair tüm umutların yitirilmiş olması, “itidal” maskeli devlet aklının hiçbir cazibesinin kalmaması sonucunu verdi. Kamu düzeni can çekişiyor; taşlar bağlanmış ve köpekler salınmış durumda: Yani çeteler, uyuşturucu tüccarları, kiralık katiller ortalıkta kol gezerken, devletin gücü ancak birkaç ünlüyü “uyuşturucu kullanıyor” diye gözaltına almaya ve tabii CHP’li belediyeleri yolsuzluk ithamları ve iftiralarıyla çalışamaz hale getirmeye yetiyor ancak.
CHP’yi bir iktidar alternatifi olarak ortadan kaldırma planı şöyle işleyecekti hesapta: Önce CHP’li belediyelere topyekun bir saldırı yöneltilerek uzunca bire süre yeni (“değişimci”) yönetim savunma konumuna itilecek, sonra saldırı yoğunlaştırılıp, bu savunma konumunun giderek radikalleşmesi, öfkelenmesi, hatta şirretleşmesi sağlanacaktı. En sonunda da “mutlak butlan” kararıyla eski “mülayim” başkan yeniden iktidara getirilecek, artık siz deyin bir sene ben diyeyim iki sene boyunca yönetimden uzaklaştırılan “radikal” grubun kısmen tasfiyesi, kısmen de etkisizleştirilmesi sağlanacaktı. CHP tam bu keşmekeş içindeyken seçimlere gidilecek, Kılıçdaroğlu zaten yıllardır alışık olduğu seçim hüsranlarına bir yenisini ekleyecekti. CHP üyeleri ve seçmenleri mi? Onlar tabii ki partilerinin geleneğine uygun olarak bu süreci kimi hevesle, çoğunluğu da biraz söylenerek kabul edecekti.
Ancak işler hesaplandığı gibi yürümüyor galiba. Çünkü vatandaşlardaki umutsuzluk, öfke ve hayal kırıklığı öyle bir düzeye ulaştı ki, CHP’de “mutlak butlan” yoluyla yönetimden uzaklaştırılan ekibin radikalliğiyle tam bir denk düşme hali ortaya çıktı. Böyle bir denklik oluştuğunda, devlet aklına, itidale, “mülayim” yönetime, Kemal Kılıçdaroğlu’nun itaatkâr bürokratlığının şefkatli ellerine geri dönüp sığınmak mümkün olmaktan çıkar. AKP’nin niyeti Özgür Özel yönetimindeki CHP’yi öfkelendirmek, radikalleştirmek, bir “yaramaz çocuk” haline getirmek, sonra da onu Kılıçdaroğlu’nun babacan ama disiplinli ve devletine sadık otoritesi elinde terbiye ederek ebedi muhalefet rolüne geri döndürmekti. Ama olmadı işte.
Ne Özgür Özel ve ekibinin, ne CHP üyelerinin, ne de CHP seçmenlerinin bu senaryoda birer figüran olmaya niyeti yok gibi görünüyor. O zaman AKP’nin ve Erdoğan’ın eli sıkışacak: Kılıçdaroğlu “Âli Devletin” kendisine biçtiği misyona uyarak, mümkün olduğu kadar uzun bire süre CHP’yi dağınık, örgütsüz ve kendi gölgesiyle kavga eder bir halde tutmaya çalışsa da, bunun bir sınırı var. Erdoğan ise bu duruma bağlı olarak, hazır olmadığı bir erken seçime gitmek zorunda kalabilir ve böylece bir eliyle kazandığını öteki eliyle vermek zorunda kalabilir.
Peki durup dururken neden AKP’ye teşekkür ediyoruz?
1. Özgür Özel yönetimindeki CHP’yi gemileri yakmak ve geri dönülemez bir biçimde radikalleşmek zorunda bıraktığı için. Özel bu yola girmeye cesaret edemez ve haysiyetsiz bir uzlaşmaya razı olursa, CHP (hem “seçilmiş” hem de “atanmış” versiyonlarıyla) yüz yıllık mirasını da alıp Türkiye’nin politika sahnesinden çekilmek zorunda kalır. Ak koyun, kara koyun belli olur.
2. İYİ Parti, Zafer Partisi ya da Anahtar Parti gibi ülkücü/faşist geçmişten gelen küçük yapıları karar vermek zorunda bıraktığı için. Bu partiler ya oportünizme yönelerek kaos halindeki CHP’den dökülecek parçaları toplamaya heveslenirler; ya da kendi ırkçı/milliyetçi gündemlerini askıya alıp, geçici bir süre için de olsa CHP’ye destek olurlar. Ak koyun, kara koyun belli olur.
3. DEM, her krizde “Hah, işte Kürtler demokrasiyi satıp AKP ile anlaşıyor!” çığırtkanlığı yapanları bu kez nihai olarak haksız çıkarma ve ebediyen susturma fırsatı yakaladığı için. Yok eğer bu “kehaneti” haklı çıkarır ve “Ben kendi gündemime bakarım, gerisi teferruat!” diyerek orta vadede AKP’nin kökünden yanlış planına payanda olmaya kalkarlarsa, bugüne kadar her fırsatta Kürtleri suçlayanlara itiraz eden bizler de susarız artık. Ak koyun, kara koyun belli olur.
Belki de uzunca bir süredir ilk kez Türkiye’nin politik kurumları kendi hakikatleriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar bugün. Yıllardır her krizde devreye giren “itidal”, “devlet aklı” ve “istikrar” teraneleri, artık toplumsal öfkeyi kontrol altında tutmaya yetmiyor. Bu yüzden önümüzdeki dönem yalnızca bir iktidar mücadelesine sahne olmayacak; kimin gerçekten değişim, kimin yalnızca eski (ne kadar “eski” olacağı öznesine göre değişir) düzenin restorasyonu peşinde olduğunun ortaya çıkacağı bir saflaşma dönemi olacak.
Bülent Somay
(Medyascope)
