Mahkeme oyları sildi, piyasa tasarrufu.
Ama günün sonunda iki ağır faturayı da aynı kesim, bu ülkenin sıradan insanları ödedi
Perşembe öğleden sonra Bursa Kapalıçarşı’nın dar sokaklarında bir esnaf elindeki telefona baktı ve durdu. Haber kısaydı, soğuktu: “CHP kurultayı iptal edildi.” Telefonu cebine koydu, alışverişi yarıda bıraktı. Çünkü bu, bir partinin iç meselesiyle ilgili bir haber değildi. Bu, “bundan böyle kimin oyunun sayılacağına biz karar veririz” haberiydi.
ahkeme buna mutlak butlan diyor. Türkçesi şu: başından beri yok hükmünde. Hiç olmamış.
Piyasa buna başka bir şey diyor. Ama sonuç aynı kapıya çıkıyor.
Hukuk değil operasyon
Mutlak butlan hukuk dilinin nükleer silahıymış meğer. Usul hatası değil, varlığın kendisini ortadan kaldırır. Kurultay yapılmadı sayılır. Delegeler oy kullanmadı sayılır. Sayım tutanakları, imzalar, sandıklar — hepsi mahkeme kalemiyle geriye dönük olarak silindi.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, Kasım 2023’te yapılan CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nı ve ardından gelen Olağanüstü Kurultayı geçersiz saydı.
Özgür Özel tedbiren görevden uzaklaştırıldı, Kılıçdaroğlu göreve iade edildi. Butlan iddiası 2023 kurultayının hemen ardından yoktu; 2024 yerel seçimlerinde CHP Türkiye’nin birinci partisi olduktan sonra birden hayat buldu. Bu bir tesadüf değil, bir takvim meselesidir.
Konunun hukukla ilgisi yoktur. Zaten bunu en iyi bilen, bu karardan yararlanan Kılıçdaroğlu’nun ta kendisidir.
“Hak, hukuk, adalet” sloganıyla seçime girdi. Yargının siyasallaştığını, iktidarın kendi mahkemelerini kurduğunu onlarca kez kürsüden haykırdı. Şimdi aynı yargının kararıyla koltuğa oturdu ve ilk açıklamasını iktidara yakınlığıyla bilinen bir kanala yaptı; kararı “Türkiye’ye hayırlı olsun” diye selamladı. AKP’li isimler bu açıklamayı sosyal medyada paylaşmak için sıraya girdi…
İnsan hayatında nadiren bu kadar net bir kavşak gelir: ya ilkelerini koruyacaksın ya koltuğu. Kılıçdaroğlu ikincisini seçti ve bunu devletin bekası diye anlattı. Bu seçimin adı bürokratik siyaset geleneğidir — bireyin iradesini soyut bir devlet aklına kurban eden, bunu yaparken de fedakarlık yaptığını sanan o yorgun, kendini kandırmaya çoktan alışmış bakış açısı. Bireyin ezilip un ufak olması pahasına sistemin sürekliliğini öne koyan o kadim refleks.
Ama rejimin asıl hesabı Kılıçdaroğlu’ndan büyüktür. Bu karar yalnızca bir genel başkanlık koltuğunu hedef almıyor; seçilmiş her kurumun, her sandığın altına bir soru işareti yerleştiriyor. Nitekim aynı günlerde Danıştay’a yerel seçimlerin iptali için başvuru yapıldığı öğrenildi. Süreç bir partinin kurultayında başlamıyor, orada da bitmiyor.
Sokak anlamadı mı? Hayır, anladı
İktidarın hesabı belliydi: muhalefet kendi içinde bocalasın, kamuoyu kafası karışsın, sokak yorulsun ve teslim olsun.
Sokak farklı cevap verdi.
İzmir’de miting alanı valilikçe yasaklandı. Alana yürüyenlere TOMA’lardan su sıkıldı. Özel ancak saat 13.35’te binlerce insana konuşabildi. Manisa’da pankartlarda “Halk birleşirse zulüm çöker” yazıyordu. 66 demokratik kitle örgütü, sendikalar, barolar, meslek odaları ortak bildiri yayımladı: “Bu karar demokratik düzene açık bir müdahaledir, seçme-seçilme hakkını fiilen ortadan kaldırmaktadır.”
Kendi sosyal çevrenizde kafası karışan çıktı mı? Çıkmadı. Aksine insanların rejime öfkesi kabardı, haksızlığa uğrayana sahip çıkma duygusu güçlendi. İktidarın beklediği karamsarlıktı. Aldığı şey öfkeydi. İkisi birbirinden çok farklıdır.
Ama sokağın öfkesi bu hikayenin yalnızca bir penceresidir. Diğer pencereden bakan manzara çok daha karanlık ve çok daha az konuşulan bir gerçeği ele veriyor.
Piyasa penceresinden buhran
Piyasalar mahkemenin niyetini politikacılardan daha hızlı okudu.
Karar açıklandığında borsa dakikalar içinde yüzde altı düştü, devre kesici devreye girdi. Vadeli işlem piyasasında teminat tamamlama çağrısı 3,6 milyar TL ile tüm zamanların rekorunu kırdı. Tahvil faizleri tarihi zirveye koştu. Merkez Bankası tek haftada 8,4 milyar dolar rezerv yaktı. Risk primi 261 baz puana dayandı.
Ertesi gün Türkiye Varlık Fonu devreye girdi. Hisse senedi, tahvil, eurobond — her piyasada yoğun kamu alımı. Borsa günü artıyla kapattı. Kriz yönetilmişti. Fotoğraf güzeldi. Ama fotoğrafın arkasına bakmak gerekiyor.
TVF kamu parasıyla, yani hepimizin parasıyla alım yaptı ve o saatte elinde kağıt tutan büyük yatırımcıların portföyünü taşıdı. Analistler bunu açıkça söyledi: “Bu alımlar yabancıya satış fırsatı yarattı.”
Siyasi çalkantı önce küçük yatırımcıyı, emeklilik birikimini, birkaç hisseyle tasarruf etmeye çalışan orta halli vatandaşı yaktı. Sonra kamu parası geldi ve büyüklerin zararını örttü. Fatura Merkez Bankası rezervine yazıldı; oradan faiz baskısına, oradan kredi bulamayan esnafa, oradan işini kaybeden işçiye düşecek. Bu zinciri takip etmek için ekonomist olmak gerekmiyor. Yalnızca sormak gerekiyor: bu para kimin için neden harcandı?
Bir de şu var: varlık barışı yasası, mutlak butlan kararından hemen önce Meclis’ten geçmişti. Sermayenin yurt dışına çıkmasını kolaylaştıran bu düzenlemenin zamanlaması, yaşanacak ekonomik çalkantıların önceden hesaplandığına işaret ediyor. Yoksa bu kriz sürpriz değil mi ?
Aynı el, iki imza
Mahkeme oyları yok hükmünde saydı. Piyasa tasarrufu zaten yıllardır yok hükmünde sayıyor. Biri delegenin iradesini sildi, diğeri emekçinin birikimini. Biri kalemle, diğeri faiziyle. İkisi de aynı elden çıktı, faturası aynı yere düştü.
Toplumsal muhalefetin bu iki gerçeği aynı anda taşıması gerekiyor. Meydanlarda “butlan geçersizdir” demek doğru ve zorunlu. Ama yalnızca kurumsal demokrasi savunusuna sıkışıp “8,4 milyar dolar kimin için yakıldı” sorusunu sormadan yürümek, eninde sonunda koltuk kavgasına indirgenmiş bir muhalefetin dilini konuşmak demektir.
O dilin bu ülkede nereye vardığını artık hepimiz biliyoruz.
Kılıçdaroğlu yıllarca “hak, hukuk, adalet” dedi, yargı kararıyla koltuğa oturdu. Rejimin en büyük başarısı sandıkları yakmak değil — yanan sandıkların karşısında bile insanları koltuk kavgasıyla meşgul edebilmek.
Mutlak butlan mı, mutlak buhran mı? İkisi de yok hükmünde saydığı şeylerin listesinde hep aynı isimler var: delegenin oyu, işçinin ücreti, emeklinin birikimi, gencin geleceği.
Sistem devam ediyor. Fatura büyüyor.
Ve bizler, sıramızı bekleyen yeni kurbanlar olarak bu yok hükmündeki tiyatroyu izlemeye devam ediyoruz.
Erkan Erdem