AKP’nin 23. yıl kutlamaları sönük geçti. İki tane küskün İyi Partili milletvekilinin ve birkaç belediye başkanının transferi, yerel seçimler sonrası oluşan moral bozukluğuna karşı güçlü bir “yeniden doğuş” havası yaratamadı.
Recep Tayyip Erdoğan konuşmasında AKP’yi bizzat “milletin” kurduğunu söyledi, gelecekten umudunu kesmiş bir “milletin” umutlarını yeniden dirilttiklerini iddia etti. Nice engellerle karşılaşmışlar, oyunları bozmuşlar, tehditlerle mücadele etmişler.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın sayfasında yer alan özete göre Erdoğan’ın konuşmasında 73 kez “millet” geçiyor. Muhtemelen gerçek sayı daha da fazladır. Ve Erdoğan konuşmasında “Türkiye’yi nereden alıp nereye getirdiğimizi milletimiz çok iyi biliyor” diyor.
Haklı olabilir.
HBS araştırma şirketinin 14-16 Ağustos arasında yaptığı kamuoyu yoklamasına göre AKP’nin oyları %28,8 civarında; CHP ise %31,3. Sonar Araştırma’nın Temmuz ayı anketine göre AKP %28,3 oy alırken CHP %34,7’de. Asal Araştırma’nın Temmuz anketine göre CHP %33,2 iken AKP %31,5 alıyor. MetroPOLL’ün Temmuz anketinde AKP %26,1 CHP ise %33,8.
Listeyi daha uzatmadan toplu sonuçları aktarayım… Vikipedi’de tüm anketlerin sonuçlarının aktarıldığı sayfaya göre, yerel seçimlerden bu yana CHP 32 anket sonucunda, AKP 5 anket sonucunda önde gözüküyor. AKP’nin önde çıktığı 5 anketin 3’ünün aynı firma tarafından yapıldığını da söyleyip bu bahsi kapatalım.
Demek ki “millet” hakikaten de AKP’nin Türkiye’yi nereden alıp nereye getirdiğini biliyor ve ortadaki enkazın farkında.
Ekonomi enkazın en büyük parçalarından biri. Alım gücünün sürekli düştüğü, enflasyonun dizginlenemediği, buna karşın ücretlerin artmadığı, başta emekliler ve asgari ücretliler olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin açlık sınırının altına düştüğü bir ortamdayız. Vergide adalet yok, en büyük kapitalistler vergi ödemiyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik sürekli artıyor ve “Sermaye düşmanlığına asla fırsat vermeyiz” şiarıyla zenginler lehine muazzam bir servet transferi yaşanıyor. Halk yoksulluktan kırılırken AKP’li elitlerin bolluk içindeki yaşamı “milletin” pek hoşuna gitmiyor belli ki.
Kürt sorununda birkaç yıllık çözüm süreci çıkışının ardından geleneksel devletçi reflekslere dönüldü. Savaşın bitirilmesine dair bir umut yok, Kürt belediyelerine kayyım atanıyor, AKP’nin milyonlarca Kürt seçmene hitap eden hiçbir politikası yok. Kürtçe halay çekenler hapse atılıyor, Kürtçe “önce yaya” şeklindeki yol uyarı yazılarına bile tahammül edilemiyor. AKP’nin iktidar ortağı MHP, Kürt halkının temsilcilerine ağza alınmayacak laflar ediyor, DEM Parti’ye hazine yardımının kesilmesini ve milletvekili maaşı verilmemesini savunuyor.
Demokratik haklar ayaklar altında, yasaklar ve baskı AKP’nin her alandaki uygulamalarında öne çıkıyor. Instagram yasaklanıyor, sokak röportajlarında muhalif bir şeyler söyleyen kişi hapse atılıyor, sonra sokak röportajlarına kısıtlamalar getirilip getirilmeyeceği tartışılıyor, İzmir yangınında kamu otoritesini eleştiren kişi gözaltına alınıyor. Siyasal demokrasinin ve özgürlüklerin giderek tırpanlandığı bir otoriter rejime gelinmesi de “millet” tarafından pek benimsenmemiş olabilir.
“Karakterli” dış politika diye tarif edilen, “her masada varız” hamasetiyle parlatılan milliyetçi agresyon pek bir yere varmadı. AKP bölgede kavgalı olduğu kim varsa, kendisi geri adım atarak barışmak zorunda kaldı. 15 Temmuz’un arkasında dediği BAE, Mursi’nin devrilmesi üzerine karşısına aldığı Sisi cuntası, Suriye’deki Esad diktatörlüğü. Daha önceye gidersek uçak krizinin yaşandığı Rusya, Trump’tan yenilen fırçalar, Mavi Vatan adı altında Akdeniz’de girişilen işlerin sonucunda hukuksuz doğalgaz arama çalışmalarına sessiz sedasız son verilmesi. Ve en önemlisi Suriye’de Kürtlerin varlığının istenen düzeyde geriletilememesi. Bölgesel altemperyalist yayılmacı hırsların çok büyük kazanımlar sağlamaması da AKP’nin “büyüyen Türkiye” anlatısının inandırıcılığına zarar verdi.
“Normalleşme” kavramı tam da bütün bu enkazın “millet” tarafından da fark edilmesinin ve AKP’nin cezalandırılmasının sonucunda ortaya çıkmıştı. AKP’nin normal olmayan davranışlarını düzeltmesine ihtiyaç vardı. Fakat iktidar partisi bu mesajı alamadı, normalleşmeyi “muhalefetin kendilerine benzemesi” olarak tanımladı.
Erdoğan yıllar boyu bütün otoriter uygulamalarına, dayatmalarına gerekçe olarak “sandıktan çıkmış olmalarını” gösterirdi. Şimdi bu argüman ortadan kalktı.
Dolayısıyla artık AKP her yasakçı hamlesinde, her baskıcı hamlesinde, her dayatmasında “millet” ile karşı karşıya gelen, “millet” ile savaşan bir parti. Halka rağmen, halk için yönetiyor. Bunu AKP içinden bir tür muhalif figürler de tespit ediyorlar ve “millet partisi” olma özelliklerini kaybettiklerini, “devlet partisi”ne dönüştüklerini söylüyorlar.
“Millet” ile savaşan bir partinin kaybediyor ve geriliyor olması çok güzel olmakla birlikte tek başına yeterli değil. Yerine neyin konulacağı sorusu ortada duruyor.
İktidara aday olan CHP’nin, son birkaç yıldır AKP-MHP ittifakının sağdaki tüm alanı kaplamasıyla girdiği yönelimler ne olursa olsun, asıl karakterini unutmamamız gerekiyor.
Unutmak istemeyenler Seydişehir’de Suavi konserini iptal eden belediyeye bakabilirler. Çiğli ve Karşıyaka’da direnen belediye işçilerine bakabilirler. Hayvan katliamı yasasını sahiplenen Ankara Belediyesi’ne bakabilirler. Göçmen düşmanı CHP’lilere bakabilirler. Çözüm sürecinin “vatana ihanet” olarak Anayasa Mahkemesi’ne götürülüşünü hatırlayabilirler.
Eğer AKP yenilecekse ve ondan sonra toplumda biraz nefes alınabilecek kanallar açılacaksa, bunun için özgürlükçü ve antikapitalist bir muhalefetin sesinin duyulabiliyor olması şart. Böylesi bir muhalefeti de ancak egemen sınıfın farklı kutuplarına netçe mesafelenmiş; çareyi Filistin eylemlerinde, ırkçılığa karşı göçmenlerle dayanışmada, işçi direnişlerinde arayan bir hareket kurabilir. AKP’nin gerilemeye devam ettiği bir durumda en kritik mücadele, böyle bir sesi daha gür çıkarma mücadelesi olacak.
Ozan Tekin