Perşembe sabahı Apaçık radyoda Sezin Öney “2024’e Biden başkan iken, seçimlerde Trump başkan olamaz diye girdik, 2025’e Trump artı Vance ve Musk ile giriyoruz” dedi. 2024 bize ne getirdi sorusuna ben Trump ve ucube takımını getirdi derim. Tüm olup biten krizlerin üzerine tuz biber ekebilecek bir adam ve kabinesi ile 2025 ve sonrasını yaşayacağız.
Amerikan Kongresi’nin solcu milletvekillerinden Alexandria Ocasio-Cortez şöyle diyor:
“İşte bağlam: Trump ve Vance’in 2025 Projesi aileler için kötü, kadınlar için kötü ve Amerikalılar için kötü politikalarla dolu.”
Neden böyle düşündüğünü görmek için son birkaç günde Trump, Vance ve Musk’ın söylediklerine bakalım:
Trump, Panama’dan Panama Kanalı ücretlerini düşürmesini ya da ABD kontrolüne geri vermesini talep etti, “Panama Kanalı’nın tam olarak, hızlı ve sorgusuz sualsiz bize iade edilmesini talep edeceğiz” dedi.
Trump daha önce “Dünya çapında ulusal güvenlik ve özgürlük için, ABD’nin Grönland’ın sahipliği ve kontrolü mutlak gereklilik” demişti. Danimarka bunun üzerine silahlanmaya 1,5 milyar dolarlık ek bütçe ayıracağını açıkladı.
Trump’ın Başkan yardımcısı J. D. Vance, Filistin ile dayanışan öğrenciler için şöyle diyor: “Üniversiteler solcu yuvası oldu. Bizim vergilerimizden yararlanıyorlar. Buna izin veremeyiz. Bizim paramızla ne öğrettiklerine müdahale etmeye hakkımız var!”
Geçen hafta Almanya’daki bir Noel pazarında bir arabanın kalabalığın arasına dalarak en az 5 kişinin ölümüne yol açtığı ölümcül saldırıyla ilgili haberlere yanıt veren Musk, “Scholz derhal istifa etmeli. Beceriksiz aptal” dedi.
Musk, 2022’de satın aldığı X’te “Almanya’yı sadece AfD kurtarabilir” diye yazdı. Daha önce de “AfD hakkında neden bazılarından bu kadar olumsuz bir tepki var? Sürekli ‘aşırı sağ’ diyorlar ama AfD’nin politikaları hakkında okuduklarım bana aşırı gelmiyor. Belki de ben bir şeyleri gözden kaçırıyorum” demişti.
Daha fazla söze ihtiyaç var mı bilemiyorum. Hem başkan hem onunla çalışacaklar, dünyayı istedikleri gibi sağcı politikalarla, savaşlarla, faşistlerle yönetebileceklerine inanıyorlar. Konuşmaları, masallardaki kötü cadılar gibi, aynaya bakıp “ayna ayna benden daha güçlüsü yok, değil mi?” diye sorduklarını düşündürüyor insana.
Tabii ki bu sadece onlara özgü bir durum değil, dünyadaki aşırı sağ otoriter rejimlerin, iktidardan ayrılamayanların hepsi aynı özgüvene sahip. Türkiye’de Erdoğan, “Şu an dünyada iki lider kaldı, biri ben biri Putin; diğerlerinin hepsi elimine oldu” derken aynı özgüvene sahip; CHP ile dalga geçip Suriye’de bir yer edinmeye, Kürtlere özerklik verilmesin diye ismi hâlâ terörist listesinde yer alan birileri ile iş yapmaya çalışırken bunu söyleyebiliyor. Mavi Vatan, Avrasya, BOP, Filistin’de barışı biz sağlayacağız, Ortadoğu’ya hakim olacağız ve daha bir dizi iddiası tepetaklak olmasına rağmen hâlâ aynı özgüvenle aynı söylemlere devam edebiliyor. Başarısız olsa da hesap soran yok ki!
Bu aşırı özgüvenli, popülist, savaşçı söylemler içinde yaşadığımız çoklu kriz ortamlarında maalesef puan topluyor. 1930’lardaki büyük buhrandan bu yana yaşanan en büyük ekonomik, politik, jeopolitik, iklim krizlerini bir arada yaşıyoruz. İnsanlar krizlerden çıkış yolu olarak 2000’lerde sosyal demokrat sol partileri denediler olmadı, şimdi sağcı partileri deniyorlar. Büyük olasılık onların da olmadığını görecekler ama bu vakit alacak gibi görünüyor. Trump’ın ikinci defa seçilmesi bu dalganın sona ermediğini gösterdi. Neoliberal politikaların yarattığı krizlerin en açık sonucu, 1930’lardan bu yana görülmemiş ölçekte aşırı sağın yükselişi oldu. Bu, neo-Nazi çetelerinden saygın seçim oluşumları gibi görünen faşist gruplara ve Reform UK ya da küresel aşırı sağın öncüsü Trump tarafından temsil edilen “popülist sağa” kadar uzanan unsurları kapsamaktadır.
2024, savaş ve ekolojik yıkımlar ile geçti
Bunların egemenliğindeki dünyada 2024’te savaş üç kıtada şiddetli bir şekilde devam etti. Gazze, Ukrayna ve Sudan. En ölümcül olan ve en az ilgi alan Sudan’dı. Savaşların dışında ekolojik krizler, fırtınalar, seller ve yangınlar hayatları mahvetti. Çin’in yanında yer alan ülkeler ile Amerika liderliğindeki Batı ittifakı arasındaki rekabet derinleşti. Aynı zamanda 2024 yılında, dünya nüfusunun yarısından fazlasını içeren 76 ülke sandık başına gitti. Maalesef demokratik olan seçimlerde bile aşırı sağın yükselişini gördük, 7 Avrupa ülkesinde aşırı sağcı partiler oy artırdı.
2024 de, önceki yıllar gibi, Amerika-NATO-AB cephesi ile Çin-Rusya/BRICS cephesi arasındaki rekabet ve savaşlar ile geçti. İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye’yi işgali, İran ve destekçilerinin güç kaybı ve İsrail’in Filistin ve Suriye’de toprak kazanımı ile bitecek gibi. Aynı zamanda Rusya’nın Ukrayna’da toprak kazanımı sağlayacağı konuşuluyor. Bir Batı “zaferi, bir Doğu “zaferi”. İsrail ve Rusya “kazandılar”. İki kutuplu dünyanın sınırları yavaş yavaş çizilmeye başlandı. NATO, Ukrayna’nın elinde kalan ile sınır çizerken, İsrail de Ortadoğu’da yeni sınırlar çizecek. “Zafer”, “kazandı” kelimelerini özellikle tırnak içine alıyorum çünkü savaşın kazananı olmaz. Bu “zaferler” milyonlarca insanın hayatını mahvetti, ekolojik zararları tahmin etmek mümkün değil.
Büyük emperyalist güçler arasında ve Orta Doğu’da bölgesel güçler arasında rekabetin giderek yoğunlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle, siyasi krizler genellikle hem iç hem de jeopolitik boyutlar içermektedir. Suriye konusuna bu yazıda hiç giremeyeceğim ama Esad’ın düşüşünde hem büyük emperyalist güçler olan Rusya ve Amerika’nın, hem alt emperyalist güçler olan İran, İsrail ve Türkiye’nin etkisi var.
Savaşlar, çatışmalar Asya-Pasifik hattına yönelecek mi?
2025’e girerken Trump iki kutuplu dünyayı zorlarken, bu savaşları bitirip Asya-Pasifik hattına ağırlık vermek istiyor. Gerçi son 3-4 senedir Amerika/NATO bunu söylüyor ama beceremiyorlar, bakalım bu sene neler olacak?
Tüm dünyada olduğu gibi Asya-Pasifik’te de müthiş bir silahlanma yarışı var. Pakistan nükleer kapasitesini artırıyor. Geçen hafta Amerika’dan yapılan bir açıklamada, nükleer silahlara sahip Pakistan’ın uzun menzilli balistik füze kabiliyeti geliştirdiği, bu kabiliyetin Pakistan’ın Güney Asya’nın çok ötesindeki hedefleri vurmasına olanak sağlayabileceğini ve Pakistan’ı ABD için “yükselen bir tehdit” hâline getirdiği söylendi. Aynı silahlanma yarışı, iki gücün üyeleri arasında devam ediyor: Çin (227 milyar dolar), Hindistan (74 milyar dolar), Japonya (53 milyar dolar), Güney Kore (44.7 milyar dolar), Avustralya (52,5 Milyar). Her birine baktığımızda silahlanmaya aşırı harcama yaptıklarını görüyoruz[1]. Tabii ki Amerika (831,7 milyar dolar) silahlanmaya hepsinden kat kat fazla para ayırıyor. Bu silahlanma yarışı, ileride gerçekleşecek herhangi bir çatışmanın ne kadar ölümcül olabileceğinin de göstergesi.
26 Aralık’ta gazetelerde şöyle bir haber yer aldı: “Pakistan ordusu, Afganistan sınırındaki Paktika bölgesine hava saldırısı düzenledi. Taliban yönetimi, saldırılarda çoğu kadın ve çocuk 46 sivilin öldüğünü açıkladı. Komşu iki ülke arasında gerilim artıyor.” Tam da yukarıda anlatmaya çalıştığım süreç yaşanacak gibi duruyor.
Tüm bu çatışmanın ana hedefi, sermayenin pazar paylarını artırmak, askeri pazarda güç kazanmak, kendi sermayelerini güçlendirmek, ekonomik krizlere, durağanlığa çare bulmak. Hâlâ ekonomik krizler çözülebilmiş değil. Amerika’nın önümüzdeki dönemde ekonomik üstünlüğü Çin’e mi Hindistan’a mı kaybedeceği üzerine farklı görüşler var. Ama kesin olan şu, Amerika büyük bir değişiklik olmadığı sürece dünyanın birinci ekonomisi olamayacak.
Yukarıda tanımlanan gerilim ve çatışmaların her biri bugün ekolojik krizle iç içe geçmekte ve bu kriz tarafından şiddetlendirilmektedir. Kapitalist birikim tarafından bozulan ekolojilerden ortaya çıkan pandemi, sistemin uzlaşmaz çelişkilerinin nasıl keskinleşebileceğine dair bir fikir verdi, ancak bizi çok daha büyük dehşetler bekliyor. Karbondioksit emisyonları 2024 yılında yüzde 0,8 oranında artarak rekor seviyelere ulaştı. Sanayi öncesi sıcaklıkların 1,5 ºC üzerindeki bariyerin 2030 yılına kadar aşılması muhtemeldir. Sonuçlar, sistemin ekonomik sıkıntılarını derinleştiren, sınıfsal ve emperyalist çatışmaları körükleyen kıtlıklar, seller, vahşi yangınlar ve felaket hava olaylarında şimdiden hissedilmektedir.
Enternasyonal dayanışma her zamankinden daha fazla lazım
Politik, jeopolitik, ekolojik ve ekonomik krizlerin dünyasında aynı zamanda işçi direnişleri ve demokrasi için kitlesel gösteriler var.
Güney Kore’de 3 Aralık’ta altı saat süren sıkıyönetim ilan eden devlet başkanı gösteriler ile görevinden uzaklaştırıldı. Devlet başkanı sıkıyönetim ilan kararını parlamenter muhalefeti ‘yasama diktatörlüğü’ kurmakla suçlayarak savunmuştu.
Sırbistan’da Novi Sad kentinde bulunan tren istasyonunda 15 kişinin ölümüne neden olan kazanın ardından hükümete tepkili olan öğrencilerin başlattığı gösteriye 22 Aralık’ta on binlerce kişi katıldı.
Dünyanın pek çok şehrinde her hafta sonu Filistin ile dayanışma eylemleri devam ediyor. On binlerce insan, yazar, sanatçı, İsrail’in soykırımını protesto ediyor, Siyonizm belki de ilk kez yalnızlaştırılıyor.
Kadınlar aşırı sağın cinsiyetçi politikalarına karşı direniyor. Trump’ın seçildiği dönemde 10 eyalette kürtaj hakkı için yapılan referandumların çoğunu kadınlar kazandı.
LGBTİ+ hareketi homofobiye karşı dünya çapında büyük direnişler sergiliyor.
Türkiye’de metal işçileri grevi kazandılar. Erdoğan’ın yasaklamasına rağmen işçiler greve gittiler ve kazandılar. Polonez işçilerinin direnişi, maden işçilerinin direnişi, sayısı az olmayan işçi eylemlilikleri var.
Henüz Sovyetler veya şuralar kurma aşamasına gelmemiş bile olsa, ekonomik krize karşı işçi sınıfının örgütlü mücadele edilmesi gerektiğini anlatan deneyimler yaşıyoruz.
Önemli olan her türlü mücadele ile işçi sınıfının mücadelesini bağlayabilmek. 2025 bunun için fırsatlar verecek gibi duruyor. Yeni kuşaklar bu deneyimlerden yepyeni güçlü örgütler kuracak enerjiye sahip.
Göçmen düşmanlığının, dünyada aşırı sağın ana tutkalı olması, vermemiz gerekenin uluslararası bir mücadele olduğunu gösteriyor. Irkçı sağın yükselişi, iklim değişikliği, emperyalistler arası büyük savaş tehdidi, hepsi ulusal alanın ötesine geçen bir yanıt gerektiriyor.
Biz, uluslararası dayanışma perspektifinden bakarak, bu fırsatların değerlendirilmesi gereken bir yıl olmasını umut ediyor ve bu dayanışmanın örgütlenmesi için çaba sarf ediyoruz. Tek ülkede sosyalizm anlayışının artık geçerli olmadığını biliyoruz. Uzun yıllar bu anlayışa karşı mücadele verdik ve bugün kimse bunu savunamaz hâle geldi. Artık ne tek bir ülkede kapitalizm sürdürülebiliyor ne de kapitalizmin yıkılıp yerine sosyalizmin inşa edilmesi tek bir ülke kapsamında mümkün olabiliyor.
Dünyadaki küresel mücadelelere baktığımızda, birbirine paralel ve süreklilik gösteren hareketler görüyoruz. Hatırlarsanız, Arap Baharı böyle bir süreçti. Aynı dönemde ABD’de Wall Street işgalleri yaşandı ve dünyanın pek çok yerinde benzer direnişler ortaya çıktı. Siyah hayatlar önemlidir, Filistin dayanışma eylemleri de bu kapsamda değerlendirilebilir.
Dolayısıyla, 2025’in de böylesi kitlesel ve uluslararası dayanışma hareketlerine sahne olan bir yıl olmasını umut ediyorum.
2024’ü Troçki’den bir alıntı ile bitirelim. Troçki öldürülmesinden kısa bir süre önce vasiyetinde, geleceğe iyimser baktığını şöyle anlatmıştı:
“İnsanlığın komünist geleceğine inancım bugün gençlik günlerimde olduğundan daha az ateşli değil, aslında daha sağlam… Duvarın dibinde yeşeren yemyeşil otları, duvarın üzerinde açık, mavi göğü ve her yerde gün ışığını görebiliyorum. Hayat güzel. Gelecek kuşaklar onu tüm kötülüklerden, baskı ve şiddetten temizleyip dolu dolu yaşasınlar.”[2]
Yıldız Önen
[1] https://www.savunmatr.com/ulkelerin-savunma-butceleri-2024/
[2] Troçki 4-Tony Cliff s. 8