Emperyalizmin krizlerini anlamak: Emperyalizm nedir ve sol ona nasıl karşı koymalı?

Alex Callinicos, 16 Ocak 2025, Socialist Worker

Giderek daha tehlikeli ve istikrarsız bir dünyada yaşadığımız artık bir klişe. Finans piyasaları endişeyle “jeopolitik riski” hesaplıyor. Ukrayna’da 1945’ten bu yana Avrupa’nın en büyük savaşı yaşanıyor. Gözlerimizin önünde İsrail bir soykırım düzenliyor. Ve tüm bunların üzerine Donald Trump “Önce Amerika” platformunda yeniden seçildi.

Bu gelişmeler, 1989-91’de Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından egemen sınıf çevrelerindeki beklentilerin tamamen çöküşünü temsil etmektedir. Neoliberal küreselleşmenin, ulus-devletlerin giderek geçersiz hâle geleceği, ulus-aşırı örgütlenmenin arttığı bir dünyaya barış ve refah getireceği iddia ediliyordu.

Bazı Marksistler bile bunların bir kısmına katıldı. Michael Hardt ve Toni Negri 2000 yılında İmparatorluk’ta “Emperyalizm sona erdi” diye ilan ettiler. George W. Bush yönetimindeki ABD’nin 11 Eylül saldırılarına “terör savaşı” başlatarak tepki vermesiyle bu görüş neredeyse anında çürütüldü. Sonuç, Irak ve Afganistan’da Batı emperyalizmi için yenilgi oldu. Şimdi de aşırı sağ milliyetçiliğin yayıldığını ve jeopolitik rekabetlerin arttığını görüyoruz.

Emperyalizmi tam olarak anlamalıyız. Marksist gelenekte kapitalist emperyalizm sadece güçlü bir devletin komşularına hükmetmesi değildir. Rus devrimci Vladimir Lenin’in deyimiyle emperyalizm, kapitalizmin gelişiminin bir ürünü, en yüksek aşamasıdır. Kapitalizm, ücretli emeğin sömürülmesine dayanan ve rekabetçi sermaye birikimi tarafından yönlendirilen bir sistemdir.

Modern emperyalizm 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Sermaye birikimi, sistemin tek tek birimlerinin büyüklüğünü ve gücünü arttırdı. Sonuç olarak, sermayeler arasındaki ekonomik rekabet ile devletler arasındaki jeopolitik rekabet kaynaşma eğilimi gösterdi. Giderek küresel çapta faaliyet gösteren büyük kapitalist firmalar, devletlerinin desteğine bağımlı hâle geldi. Savaşın sanayileşmesi sayesinde askeri güç, silah sistemleri, ikmal hatları ve altyapı sağlayan güçlü bir kapitalist ekonomik tabana dayanmaya başladı.

Emperyalizm farklı tarihsel aşamalardan geçmiştir, ancak temel mantığı değişmemiştir. Bu, bir avuç rakip devletin emekçiler ve yoksullar üzerinde tahakküm kurmak ve onları sömürmek için mücadele ettiği kapitalistler arası bir rekabet sistemidir.

“Kampçılığın” -daha ‘ilerici’ bir güç tanımlamaya çalışmanın- bu kadar yanlış olmasının nedeni budur. Emperyalizm her zaman çoğul olarak, bölgesel ya da küresel egemenlik için çabalayan çeşitli güçlerle birlikte var olur.

1914-1945 yılları arasındaki dünya savaşları dönemi, İngiliz emperyalizminin hegemonyasını sürdürme mücadelesini temsil ediyordu. İki yeni güç ekonomik olarak onu geride bırakıyordu: ABD ve Almanya. Benzer şekilde, günümüzde de geçmişteki mücadelenin galibi olan ABD’nin, Çin’in yükselişi karşısında küresel hegemonyasını sürdürme çabaları hakimdir.

ABD’nin diğer önde gelen kapitalist ülkelere kıyasla görece ekonomik gerilemesi 1960’lardan bu yana yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. ABD, gelişmiş devletleri liberal kapitalist bir blokta bir araya getirerek hegemonyasını sürdürmeye çalıştı. Bunu Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, NATO ve diğer ittifaklar gibi kurumlar aracılığıyla yaptı. Ayrıca küçük ortak olarak Avrupa Birliği’nin (AB) gelişimini de teşvik etti. Bu, “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak adlandırılmaktadır.

ABD, Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ne karşı kazandığı zaferi, bu düzeni gerçek anlamda küresel hâle getirerek egemenliğini pekiştirmek için kullandı. Bu özellikle 1993-2001 yılları arasında Demokratların başkanı olan Bill Clinton döneminde gerçekleşti.

Neoliberalizm eski Stalinist devletlere ve Küresel Güney’e ihraç edildi ve Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Amaç, ABD şirketlerinin ve bankalarının kâr arayışıyla dünya çapında serbestçe hareket etmelerine izin vermekti. Bu arada NATO ve AB, ABD Başkanı Barack Obama’nın sadece bir “bölgesel güç” olarak gördüğü Rusya’nın itirazlarına rağmen Doğu ve Orta Avrupa’ya doğru genişledi.

Ancak ABD’nin stratejisi elinde patladı. Neoliberalizmi küresel olarak empoze etme çabası isyan üstüne isyana neden oldu. Örneğin, 1990’ların sonlarından itibaren küreselleşme karşıtı hareketi, 2011’deki Arap ayaklanmalarını ve pandemi arifesindeki yükselişi gördük.

Finansın kuralsızlaştırılması 2007-09’da 1930’lardan bu yana en büyük ekonomik krizi tetikledi. ABD’nin Irak ve Afganistan’daki yenilgisi ise ABD’nin askeri gücünün sınırlarını ortaya koydu. Küresel mali krizden bu yana yavaşlayan ekonomik büyüme, 1930’larda olduğu gibi, jeopolitik rekabetleri yoğunlaştırdı.

ABD hegemonyası için en büyük tehdit olan bu gelişmelere, hızla sanayileşen Çin’in bir “rakip” olarak ortaya çıkması eşlik etti. Küresel mali çöküşün ardından Xi Jinping, şu anda dünyanın en büyük imalat ve ihracat ekonomisi olan ülkenin başına geçti. Çin sanayisini teknolojik olarak geliştirme planları, ABD hegemonyasının temel ekonomik dayanaklarından biri olan “Muhteşem Yedili ”nin -Alphabet, Amazon, Apple, Invidia, Meta, Microsoft ve Tesla- oluşturduğu Büyük Teknoloji’yi tehdit etmektedir.

BYD gibi Çinli firmaların nispeten düşük maliyetli elektrikli araç üreticileri olarak hızla ilerlemesi, ABD ve Avrupa otomobil endüstrileri için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bu arada Çin, ABD’yi Batı Pasifik’ten çıkarmak amacıyla askeri yeteneklerini geliştirmektedir. Asya’nın şu anda dünya kapitalizminin en dinamik bölgesi olduğu düşünüldüğünde, Çin’in başarılı olması ABD’nin küresel hegemonyasının sonu anlamına gelecektir.

Trump’ın 2017-21 yılları arasındaki ilk yönetimi bu değişikliklere bir tepkiydi. Küresel mali krizin etkilerinin yarattığı öfkeye ırkçı ve milliyetçi bir yön verdi ve ABD’nin “sonsuza dek sürecek savaşlarını” kınadı. En önemlisi de Çin’e karşı ekonomik bir savaş başlatırken, aynı tehdidi başta Almanya olmak üzere diğer büyük ihracatçılara da yöneltti.

Joe Biden, Trump’ın gümrük vergilerini sürdürdü ve Çin’in Batılı ileri teknoloji ürünlerine erişimini engellemeye çalışarak ekonomik savaşı tırmandırdı. Ayrıca ABD sanayi firmalarının Çin’e karşı rekabet gücünü arttırmak için büyük devlet sübvansiyonları kullandı.

İki yönetim arasındaki en büyük fark Trump’ın NATO ve Orta Doğu’daki müttefiklerine karşı son derece eleştirel olmasıydı. Onları ABD’nin askeri gücünden bedava yararlanan ve ABD’yi ekonomik olarak soyan kişiler olarak görüyordu.

Buna karşın Biden, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirdiği ittifaklar sistemini yeniden inşa etmeye çalıştı. Bu kısmen, ulusal güvenlik aygıtının Clinton ve Obama yönetimlerinden gelen “kurala dayalı uluslararası düzen” heveslileri ile dolu olduğu gerçeğini yansıtıyordu.

Aynı zamanda, ironik bir şekilde, Clinton ve Bush’un bu ittifaklar sistemini Orta ve Doğu Avrupa’ya genişletme çabalarının geri tepmesinin bir sonucu olarak da gereklilikten kaynaklanıyordu. Ukrayna’da 2013-14 yıllarında yaşanan “Maidan devrimi” aşırı sağ milliyetçilerin gücünü arttırdı ve siyasi elitin büyük bir kısmını Batı kampına çekti.

ABD ve NATO müttefikleri Ukrayna’nın silahlı kuvvetlerini desteklemeye, güvenlik ve istihbarat ajanslarını yeniden organize etmeye başladı. Batı’nın kayıtsızlığı ve milliyetçi baskı Ukrayna’nın güneydoğusundaki Rusya yanlısı alanların yeniden entegrasyonuna izin vermeyi amaçlayan Şubat 2025 Minsk II Protokolü’nün hükümsüz bir konu olarak kalmasını sağlamıştır.

Kremlin’in başına geçtiği 2000 yılından bu yana Vladimir Putin, otoriter neoliberalizm ve askeri genişleme yoluyla Rus emperyalizmini yeniden inşa etmeye çalıştı. Bunun finansmanı Rusya’nın enerji ihracatı ile sağlandı. Ancak Putin, hapisteki Rus Marksist Boris Kagarlitsky’nin “çevre imparatorluğu” olarak adlandırdığı zayıf bir emperyalizme başkanlık ediyor.

Sadece nükleer cephaneliği Rusya’yı ABD ve Çin’in yanında büyükler liginde tutuyor. Batı tarafından reddedilen Putin, Çarlık döneminin Büyük Rus milliyetçiliğinin bir versiyonuna sığındı. Özellikle ABD ve Fransız emperyalizminin başarısızlıklarından faydalanarak Rus gücünü Orta Doğu ve Afrika’ya yansıtmayı da başardı.

Putin’in Şubat 2022’de işgal güçlerinin Ukrayna’nın kontrolünü hızla ele geçireceğine dair oynadığı kumar kısa sürede ters tepti. Hantal Rus zırhlı birliklerine karşı Ukrayna direnişi oldukça etkiliydi. ABD ve NATO’nun geri kalanı Ukrayna’nın savaş çabalarına yardım etmek için silah sistemleri, teknik uzmanlar ve özel kuvvetler gönderdi.

Biden yönetiminin hesabı, bu vekalet savaşını yürüterek Rusya’yı tüketip izole edebileceği yönündeydi. ABD, AB, İngiltere, İsviçre ve diğer Batılı devletler tarafından hızla uygulamaya konulan mali yaptırımların Rus ekonomisini çökertmesi bekleniyordu.

Sonuçlar karışıktı. Ukrayna’nın 2023’teki karşı saldırısı başarısız oldu. Güneydoğu Ukrayna’da çatışmalar tıkandı. Rus ekonomisi çökmedi. Bu kısmen Putin’in ekonomi teknokratlarının becerikli yönetimi sayesinde oldu. Ancak Çin’in Rusya’ya verdiği ekonomik destek çok önemliydi. Hindistan gibi diğer büyük Küresel Güney ekonomileriyle birlikte, Batı’nın dışlamaya başladığı Rus enerjisi için bir pazar sağladı. Ve Çinli firmalar Rusya’ya savaşı sürdürmek için ihtiyaç duyduğu yüksek teknoloji ürünlerini tedarik ediyor.

Biden yönetiminin başarılı olduğu nokta, gelişmiş kapitalist devletleri Rusya’ya ve potansiyel olarak Çin’e karşı bir araya getirmek oldu. Bu, savaştan önce 2021 Aukus anlaşmasıyla başladı. Buna göre ABD ve İngiltere Avustralya’ya, Çin’in Batı Pasifik’te artan deniz gücüne karşı kullanılacak nükleer denizaltılar tedarik edecek. Savaş, Avrupa’nın ABD’nin askeri korumasına ve ayrıca ABD’nin hidrolik kırma endüstrisinin ürettiği sıvılaştırılmış doğal gaza olan bağımlılığının altını çizdi.

NATO tarihsel olarak Kuzey Amerika ve Avrupa devletlerinden oluşan bir koalisyondu. Şimdi ise giderek artan bir şekilde kendisini, Avrupa’daki ABD kuvvetlerinin komutanı General Chris Cavoli’nin “düşmanlar ekseni” olarak tanımladığı şeye karşı küresel çapta faaliyet gösteren bir Batı ittifakı olarak yansıtıyor. Bunlar Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’dir. NATO’nun “ortaklar” olarak adlandırdığı Avustralya, İsrail, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi ülkeler de artık zirvelerine katılmaktadır. Bu küresel mücadele ideolojik olarak “demokrasi” ve “otoriterlik” arasındaki bir çatışma olarak temsil edilmektedir.

Biden yönetimini “savaş liberalizmi” olarak adlandırılabilecek bir şeyin ortaya çıkışının işareti olarak görebiliriz. Liberal emperyalizm küresel olarak savaşa ya da savaş tehdidine üç cephede yanıt veriyor. Bunlardan ilki Ukrayna’dır. İkincisi ise Orta Doğu’dur. Biden yönetiminin 7 Ekim 2023’ten bu yana izlediği politika, İsrail’in Batı emperyalizmi için stratejik merkeziliğini teyit etmiştir.

Bunun nedeni İsrail’in Orta Doğu’da güvenilir bir müttefik olarak oynadığı tarihsel roldür. Ukrayna savaşı bölgenin enerji kaynaklarının özellikle Avrupa için önemini yeniden gündeme getirdi. Anne Alexander’ın İsrail’in “dijital militarizmi” olarak adlandırdığı -ABD’nin büyük yardımlarına dayanan bu durum- onu Batı kapitalizmi için değerli bir ekonomik ve güvenlik ortağı hâline getiriyor.

İsrail’in 2024 sonbaharında Lübnan’a düzenlediği saldırıya ABD’nin tonunda bir değişim eşlik etti. İsrail’in gerekli donanımı sağlarken sivilleri katletmesine ilişkin ikiyüzlü sızlanmalar azaldı. İsrail’in askeri gücünün bir şekilde Orta Doğu’yu “yeniden düzenleyebileceği” fantezisine daha fazla heves vardı.

Üçüncü ve potansiyel olarak en tehlikeli cephe ise Asya’dır. Burada dünyanın en büyük iki ekonomisi savaş için yoğun hazırlıklar yapıyor. Birkaç potansiyel parlama noktası var. Hakim siyasi güçlerin bağımsızlık için kampanya yürüttüğü ve Çin’in savaşa yol açacağını söylediği yer sadece Tayvan değil. Güney ve Doğu Çin denizlerinde de toprak anlaşmazlıkları var. ABD’nin Ukrayna ve İsrail politikalarını sert bir şekilde eleştiren uluslararası ilişkiler akademisyeni John Mearsheimer, en büyük nükleer savaş tehlikesinin Avrupa’da değil burada yattığı uyarısında bulunuyor.

Tehlike, farklı cephelerin birbirini nasıl beslediğiyle daha da artmaktadır. Mearsheimer’ın işaret ettiği gibi Netanyahu ABD’yi İran’la bir savaşın içine çekmeye çalışıyor. Ancak İran, Çin ve Rusya tarafından yönetilen büyük Güney ekonomilerinden oluşan BRICS’e katıldı. Hem İran hem de Kuzey Kore Rusya’ya füzeler tedarik ederken, İran’a ayrıca insansız hava araçları veriyor, Kuzey Kore ise çok ihtiyaç duyulan topçu mermileri tedarik ediyor.

Kuzey Kore özel kuvvetlerinin de Ağustos ayında Ukrayna tarafından işgal edilen Rusya’nın Kursk bölgesinde faaliyet gösterdiği ve İngiltere tarafından tedarik edilen Storm Shadow füzelerinin hedefi olduğu bildiriliyor. Kuzey Kore’nin savaşa müdahalesi, Güney Kore hükümetini Ukrayna’ya silah vermeme politikasını yeniden gözden geçirmeye sevk etti.  Suriye’de Esad rejiminin aniden ve hiç beklenmedik bir şekilde düşmesi de bir başka örnektir. Esad, İsrail’in iki ana müttefiki olan İran ve Hizbullah’a saldırması ve Rusya’nın Ukrayna ile meşgul olması nedeniyle zayıflamıştı. Görevden alınması, Suriye’yi Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki operasyonları için bir üs hâline getiren Putin için büyük bir darbe oldu.

Yine de “düşmanlar ekseni” retoriğini herhangi bir anlamda tutarlı bir ittifak olarak görmemek önemlidir. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, “Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore artık sıkı bir şekilde bir araya gelmiş bir grup olarak görülse de, aralarındaki işbirliği şimdiye kadar tamamen iki taraflı olmuştur. Aralarındaki işbirliğinin en önemli örnekleri Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş bağlamında ortaya çıkmıştır. Bu işbirliğinin savaştan sonra da devam edip etmeyeceği belirsizdir”.

Tüm farklı emperyalizmler, Marx’ın daha genel olarak kapitalist sınıfı tanımladığı gibi, hem örtüşen hem de çatışan çıkarlara sahip “düşman kardeşler grubu”dur. Dolayısıyla, Çin’in yöneticileri hem ABD’nin hem de Rusya’nın Ukrayna Savaşı nedeniyle dikkatlerinin dağıldığını görmekten oldukça mutlu olabilirler. Ancak Financial Times gazetesine göre Kuzey Kore’nin savaşa doğrudan müdahil olması atılması beklenmeyen çok ileri bir adım olabilir.

Seul’deki Kookmin Üniversitesi’nden Kuzey Kore uzmanı Andrei Lankov Financial Times’taki yazısında “Kuzey Kore’nin asker konuşlandırması dramatik bir adım ve Çin bundan hiç hoşlanmayacak. Çin’e göre bu konuşlanma… Kore yarımadasındaki hassas güç dengesini bozma tehdidi taşıyor. Rusya-Kuzey Kore ilişkilerinin yakınlaşması ABD, Japonya ve Güney Kore’yi de Doğu Asya’daki askeri ittifaklarını güçlendirmeye teşvik edebilir ki Pekin zaten bu ittifakın Çin’in artan gücünü kontrol altına almayı amaçladığını düşünüyor.” dedi.

Emperyalistler arası rekabetin karmaşık satranç oyununun ötesinde, ABD ve müttefikleri Biden döneminde ciddi diplomatik ve ideolojik gerilemeler yaşadı. İlk olarak, liberal emperyalist blok 2022 işgalinden sonra Rusya’yı ekonomik ve jeopolitik olarak izole etme çabalarında başarısız oldu. ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olan Suudi Arabistan, Opec+ enerji kartelinde Rusya ile işbirliği yapmaya devam etti. Diğer iki müttefik Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ise BRICS’e katıldı. Grup, mevcut üyelerin -Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika- yanı sıra Etiyopya ve İran’ı da kapsayacak şekilde genişletildi.

BRICS, ABD liderliğindeki ittifaklarla karşılaştırılabilecek tutarlı bir jeopolitik ve ideolojik blok değildir. Katılımcı devletler çatışan çıkarlara sahip, bazı durumlarda -Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika- Batı emperyalizmi ile yakın bağları var. Ana rezerv para birimi olarak ABD dolarının yerini alma önerileri hâlâ büyük ölçüde boş bir hayaldir. Yine de bu gelişmeler, ABD’nin uluslararası devlet sistemi üzerindeki hakimiyetinin önemli ölçüde zayıfladığına işaret etmektedir.

Bu durum Peru’daki son Apec zirvesinde de görüldü. Latin Amerika geleneksel olarak ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülmüştür. Ancak Çin bölgede giderek daha aktif hâle geliyor, yatırımlar sunuyor ve kritik hammaddelere erişim arıyor. Çin lideri Xi Jinping zirveyi Pasifik kıyısında 3,5 milyar dolarlık dev bir limanın ilk aşamasının açılışını yapmak için kullandı.  Kıtaya veda ziyaretinde bulunan Biden, 65 milyon dolarlık bir uyuşturucuyla mücadele programı için dokuz Black Hawk helikopteri ve Lima metro sistemi için Kaliforniya’dan ikinci el tren bağışı yapıldığını duyurdu.

Georgetown Üniversitesi’nden Michael Shifter’a göre, “Bu çok çarpıcı bir tezattı. Peru’nun İnkalara kadar uzanan ve büyüklük arayışında olan tarihini çağrıştıran bu devasa Çin mega liman projesine karşı Biden’ın teslim ettiği şey ise koka eradikasyonu için birkaç helikopter daha. Bu tamamen modası geçmiş ve eskimiş görünüyor.”

Bu süreç Gazze savaşının siyasi etkisiyle büyük ölçüde güçlendi. Batı’nın soykırımdaki suç ortaklığı ve Biden yönetimi ile Alman hükümetinin İsrail’e uluslararası hukuk çerçevesinde hesap sorma çabalarına meydan okuması için verdiği cesaret, sözde “kurallara dayalı uluslararası düzen” üzerindeki güvenilirliği ciddi şekilde zayıflatmıştır.

ABD emperyalizmi her zaman sadece kendi çıkarlarına uygun olduğunda kendi kurallarına saygı göstermiştir, ancak Batı’nın ikiyüzlülüğü hiç bu kadar aleni bir şekilde ortaya çıkmamıştı. Almanya’nın İsrail’e verdiği koşulsuz desteğin “devlet aklı” olduğu yönündeki ısrarı ve Siyonizm karşıtı Yahudi entelektüellerin işine son vermesi dünya çapında alay konusu oldu. İsrail’e verilen destek birçok Batı ülkesinin yanı sıra küresel Güney’in büyük bölümünde de düştü. Öğrencilerin Filistin direnişine destek kampları ve bunların üniversite yetkilileri ve polis tarafından bastırılması aynı zamanda İsrail’in Batılı egemen sınıflara ne kadar bağlı olduğunu ve özellikle gençler tarafından ne kadar reddedildiğini göstermektedir.

UAD ve UCM mahkemelerinde İsrail aleyhine açılan davalar, İsrail’in hukukun üstünlüğüne bağlılıklarını gösteren ana destekçilerine büyük bir ideolojik darbe vurmaktadır. Küresel Güney’in en güçlü liberal demokrasilerinden ikisinin -Güney Afrika ve Brezilya- bu davalarda oynadığı rol, ABD hegemonyasının çatırdadığının bir belirtisidir.

UCM’nin Netanyahu ve eski savunma bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklama emri çıkarması bu ideolojik krizi derinleştirme tehdidi taşıyor. Financial Times köşe yazarı Gideon Rachman “İsrail Batı’yı bölecek” uyarısında bulunuyor. “İsrail ABD’de iki partiden de tam destek alıyor” diyor. “Ancak AB’nin yanı sıra İngiltere, Avustralya ve Kanada’daki hükümetlerin çoğu iddianameye saygı duyacaktır.”

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü emperyalizmin krizini daha da hızlandıracaktır. Trump’ın büyük sermayeye ekonomik olarak sunduğu şey, birçok açıdan Cumhuriyetçilerin geleneksel vergi indirimleri ve deregülasyon paketidir. Ancak Kanada, Çin ve Meksika’dan yapılan ithalatta daha yüksek gümrük vergileri uygulama taahhüdü, küresel kapitalizmin yanı sıra ABD’nin diğer büyük ekonomilerle olan ilişkilerini de bozacaktır. Trump’ın liberal emperyalizmin üç cepheli savaşında ne kadar fark yaratacağı net değil. Mearsheimer’ın da işaret ettiği gibi, ilk döneminde “Blob”la -Amerikan ulusal güvenlik aygıtıyla- girdiği çatışmalarda genellikle kaybetti. Her halükârda, üç cepheden ikisinde -Orta Doğu ve Asya- Biden’dan daha kavgacı.

Trump, kilit dış politika atamalarında, Çin konusunda nispeten geleneksel Cumhuriyetçi şahinler olan Marco Rubio’yu Dışişleri Bakanı ve Michael Waltz’u Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadı. Aşırı sağcı fanatikleri atamadı. Waltz selefiyle görüştükten sonra şunları söyledi: “Bunun bir fırsat olarak görenler, bir yönetimi diğerine karşı kullanabileceklerini düşünen düşmanlarımız yanılıyorlar. Biz el eleyiz. Bu geçiş sürecinde ABD ile tek bir takımız.”

Trump’ın fark yaratabileceği yer, savaşı “bir günde” bitirebileceğini söylediği Ukrayna’dır. Durumun mantığı her halükârda düşmanlıkların bir tür askıya alınmasına doğru itiyor. Güçleri çok yavaş ve korkunç bir insani maliyetle ilerliyor olsa da sayı ve malzeme ağırlığı Rusya’nın lehine işliyor. Biden’ın -İngiltere ve Fransa’nın da izlediği- Ukrayna’nın Batı tarafından tedarik edilen uzun menzilli füzeleri Rusya’nın derinliklerine ateşlemesine izin verme kararı tehlikeli bir tırmanıştır. Gerçekten de Trump’ı savaşı sürdürmeye bağlama amacı taşıyor olabilir. Putin’in yanıtı Ukrayna’ya herhangi bir Avrupa başkentini vurabilecek, ancak savaş başlığı olmayan orta menzilli bir balistik füze ateşlemek oldu. Bu bir uyarıydı. Ancak Trump’ın ne önereceğini bekleyip görmek Putin’in çıkarına olacaktır.

Trump’ın yeniden seçilmesi AB’yi, Trump’ın sadece Ukrayna’yı değil, kendilerini de Putin’in şefkatine terk edeceği korkusuyla panikletti. Blob neredeyse kesinlikle bunun olmasına izin vermez. Düşman bir gücün Avrupa kıtasına hakim olmasına izin vermemek, 20. yüzyıl boyunca olduğu gibi Amerikan emperyalizminin çıkarına olmaya devam ediyor. Ancak Brüksel, üye devletlerin askeri harcamalara para aktarmasına izin vermek için son derece işlevsiz mali sistemini aşmanın yollarını arıyor. ABD’nin Ukrayna’daki en şahin müttefiklerinden biri olan İngiltere de sıkışık savunma bütçesini arttırmaya çalışacak. Avrasya kıtasının her iki ucunda da tırmanan bir silahlanma yarışı ihtimali söz konusu.

Bu korkutucu bir ihtimal ve uluslararası aşırı soldaki bazı eğilimlerin neden halihazırda bir Dünya Savaşı içinde olduğumuzu savunduğunu açıklamaktadır. Bunlar arasında Arjantin’deki Partito Obrero ve İtalya’daki Tendenza Internazionalista Rivoluzionaria yer almaktadır. Tanımladığımız karmaşıklıklar ve çelişkiler göz önüne alındığında bu abartılı bir ifadedir.

Bununla birlikte, egemen emperyalist gücün hegemonyasına yönelik artan meydan okumalara giderek daha fazla zora başvurarak yanıt verdiği açıktır. Bu en iyi ihtimalle, büyüyen iklim felaketini ele almak için acilen ihtiyaç duyulan kaynakların korkunç bir israfını temsil etmektedir. En kötüsü ise insan uygarlığının yok olması tehdididir.

Suriye’de Esad’ın düşmesi ve Güney Kore’de sıkıyönetim ilan etme girişimi gibi ani şokların artan sıklığı, sistemin hızla artan istikrarsızlığının altını çizmektedir. Dünya çapında bir anti-emperyalist harekete acil ihtiyaç vardır.

Bunu başarmanın önündeki engellerden biri, radikal ve devrimci solun önemli kesimlerinin “kampçılığın” iki versiyonundan birine olan bağlılığıdır. Daha geleneksel olan biçim, Hindistan ve Güney Afrika gibi Küresel Güney’in geniş kesimlerinde hakimdir. Emperyalizmi ABD hegemonyasına indirgemekte ve Çin ile Rusya’yı “ilerici” meydan okuyucular olarak tanımlamaktadır. Putin’in neoliberal bir emperyalizm biçimini tutarlı bir şekilde takip ettiği ve Küresel Güney devletlerinin Çin ile diplomatik ve ekonomik olarak yakınlaşmaları yönünde artan baskılar göz önüne alındığında bu tuhaf bir durumdur.

Kampçılığın daha yeni biçimi, Batı emperyalizmini “düşmanlar ekseni” tarafından temsil edilen otoriter tehdide karşı demokrasinin şampiyonu olarak ele almaktadır. Avrupa ve Latin Amerika’da etkili olan bu yaklaşım, Ukrayna Savaşı’nı ABD’ye karşı Vietnam’dakine benzer bir ulusal kurtuluş mücadelesine indirgeme eğilimindedir. Bu yaklaşım NATO’nun Ukrayna’nın eğitilmesi, silahlandırılması ve finanse edilmesindeki muazzam rolünü göz ardı etmektedir. Savaş devam ettikçe, bu pozisyon başlangıçta sahip olabileceği tüm inandırıcılığını yitirdi. Boris Johnson bile artık “bir vekalet savaşı yürüttüğümüzü” itiraf ediyor.

Socialist Workers Party (SWP- Sosyalist İşçi Partisi) ve üyesi olduğu International Socialist Tendency (IST-Uluslararası Sosyalist Eğilim) bir sistem olarak emperyalizme karşıdır. Bu makalede açıklandığı üzere, 1914-1945 yılları arasında olduğu gibi bugün de dünya siyasetine emperyalistler arası mücadelenin hakim olduğunu düşünüyoruz.

Ve devrimci enternasyonalizm geleneğine uygun olarak, her iki tarafı da desteklemeyi reddediyor ve “kendi” hükümetimizin yenilgiye uğratılması çağrısında bulunuyoruz. Bu, Lenin ve Rosa Luxemburg gibi bu geleneğin öncüleri tarafından benimsenen sınıf yaklaşımını yeniden tesis etmektedir. Onlar gibi biz de dünyanın emperyalist sistemi ayakta tutan kapitalist egemen sınıflar ile büyük çoğunluk arasında bölünmüş olduğunu görüyoruz. Barışa giden yol, patronları ve onların sistemini silip süpüren uluslararası sosyalist devrimden geçmektedir.

Bu anti-emperyalist hareketi nasıl geliştirebiliriz? İngiltere’de Stop the War Coalition (Savaşı Durdurun Koalisyonu) ve Palestine Solidarity Campaign (Filistin Dayanışma Kampanyası) içinde çalışıyoruz. Aynı yaklaşımı benimseyen IST dışında başka yerlerde de bazı müttefikler bulabiliriz. Ancak asıl önemli olan aşağıdan kitlesel mücadelelerin geliştirilmesidir. Uzun vadede bunlar emperyalizmin dayattığı yoksunluklara karşı isyan eden işçilerden gelmelidir. İklim değişikliğinin etkisi, enerji piyasalarında daha fazla jeopolitik bozulma, savaş ekonomisi ve artan korumacılık sayesinde 2021-3’teki enflasyonist yükseliş muhtemelen tekrarlanacaktır. Bu durum, işçilerin sisteme karşı koyacak güven ve örgütlülüğü geliştirebilecekleri daha fazla ücret mücadelesini tetikleyecektir.

Kitlesel siyasi hareketlerin de etkisi var. Gazze savaşı ve Filistin’le dayanışmanın dünya çapında büyümesi, emperyalizmin doğası ve onunla nasıl mücadele edileceği konusunda bir yıl süren bir eğitim işlevi gördü. Bu hareket geri çekilse bile, arkasında emperyalizme karşı daha fazla ayaklanmayı besleyebilecek kalıcı etkiler bırakacaktır. Görevimiz bu anti-emperyalist mücadeleleri inşa etmek ve aynı zamanda sistemi hedef almaları gerektiğini anlayan örgütlü devrimciler ağını genişletmelerini sağlamaktır.

(Deep Translate yardımı ile Rasih Çavlan tarafından çevrilmiştir.)

https://socialistworker.co.uk/in-depth/understanding-the-crisis-of-imperialism/

Yazar

You May Also Like