Trump’ın ikinci dönemi, çift kutuplu dünya senaryoları ve sosyalistler

Birinci Dünya Savaşı’nın neden İkinci Dünya Savaşı’na dönüştüğü sorusunun pek çok cevabı vardır. Bunlardan en önemlisi, birinci savaş ile paylaşım kavgalarının bitmemiş olmasıdır. Feodal sistemler, çarlıklar, imparatorluklar bitmişti; ama bazı devletler aldıkları/alamadıkları pazar (sermaye) paylarından memnun değillerdi, daha önemlisi dünyada hangi devletin egemen olacağı sorusu cevaplanmamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası anlaşmalar iki kutuplu bir dünya kurarak bunu sağladı. Üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu ve diğer Avrupa devletleri güç kaybettiler. Modern dünyanın simgesi olan ve zafer kazanan ABD, egemen güç olarak tarihe damgasını vurdu. Savaşta en az maddi kayıp veren ülke olmasına rağmen en büyük kazanımı elde eden ülke oldu. Doların tüm dünyaya egemen olması; BM, NATO ve diğer uluslararası oluşumlarda nerdeyse tek yetkili devlet olması bu savaşın sonucudur. Öbür uçta SSCB kutbu vardı ama modern dünya açısından orası “otokratik, baskıcı, demokraside geri kalmış” bir kutuptu, pek önemli değildi. 

2020’ler, kesinlikle İkinci Dünya Savaşı sonrası gibi yeni kutupların oluşması, bu kutuplarda kimin liderlik yapacağı ve hangi kutbun ve liderin dünya üzerinde hegemonya kuracağı mücadelesinin verildiği yıllar. Tabii ki bu süreç 1991’de SSCB ve Doğu Bloku’nun yıkılması ve 2007-8 ekonomik krizi ile başlamıştı. Ama gelişmeler son 3-4 yılda aşırı hızlandı. Savaşlar milyonlarca insanın yer değiştirmesine, şehirlerin yok olmasına, doğa yıkımına sebep oluyor. Sınırlar, yönetimler çok hızlı değişiyor. Suriye’de Esad’ın düşmesi bunun en iyi örneği olabilir. Amerika, İsrail ve Türkiye’nin desteği ile HTŞ, 12 günde Esad’ın düşürülmesini sağladı. 

Amerika yanına başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın çoğunluğunu alıp Çin’in çevresindeki ülkelere karşı mücadele etmeye çalışıyor. Trump ile başlayan bu süreç tabii ki Biden ile de devam etti. Trump’ın ikinci döneminde işlerin kızışması bekleniyor. 

Bu mücadelenin temelinde çoklu krizler yatıyor. Özellikle de ekonomik kriz aynen 1930’larda olduğu gibi derinleşerek devam ediyor. Covid olmasaydı Çin’in 2024’te dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağı söyleniyordu; şimdi Amerika’nın Çin’e yaptırımları sonrasında, çok büyük bir genç nüfusa sahip Hindistan’ın birkaç seneye en büyük güç olacağını söyleyen ekonomistler var. Amerika’nın ekonomik egemenliği ciddi şekilde sarsılmış durumda. ABD, 1960 yılında küresel GSYH’nin yüzde 40’ına katkıda bulunurken bugün sadece yüzde 25’ine katkıda bulunuyor. 

Mücadele tam da bu en büyük ekonomik, jeopolitik güç olma iddiasında düğümleniyor. Ne Trump’ın söylediği gibi modern dünya otoriter dünyaya karşı ne de Putin’in söylediği gibi “Rusya’ya karşı açılan savaşa” karşı mücadele ediliyor. Rakip sermaye gruplarının, bağlı olduğu devletlerin güçlerini kullanarak dünyaya hakim olma iddiaları için mücadele ediliyor. 

2024 dünyanın yaşadığı en kötü yıllardan biri oldu. Financial Times Orta Doğu editörü Andrew England “Ortadoğu’da 2024, modern tarihin en yıkıcı yıllarından biri olarak tarihe geçecek. On binlerce kişi öldürüldü ve milyonlarca kişi evlerinden zorla çıkarıldı. Hayal edilemeyen hayatlar parçalandı” diye yazdı. Gazze’de ölüm sayısı siz bu yazıyı okurken belki de 50 bine ulaşmış olacak. Hem Ukrayna hem Gazze işgalinde milyonlarca insan yerinden oldu; şehirler, kasabalar yıkıldı, yok oldu. Ekolojik krizler dünyayı kasıp kavuruyor. 

İki kutuplu dünya inşasında Trump’ın yeri

Trump’ın ilk başkanlık döneminde, “Önce Amerika” sloganı ile şekillenen dış politikası, ekonomik olarak büyüyen Çin, Hindistan gibi ülkelere ekonomik ambargolar koymakla, kendisine tabi olmayan NATO üyelerini sık sık tehdit etmekle, aşırı sağ liderlere destek vermekle geçti. İkinci dönemde bu politikaların daha da sertleşmesi ve emperyalist müdahalelerin yoğunlaşması bekleniyor. 

Trump’ın bu politikaları zaten politik krizler ile boğuşan pek çok ülkeyi daha da sarsacak. Fransa’da hükümet kısa süre önce bütçeyi meclisten geçiremedi, sonrasındaki güven oylamasını da kazanamadı ve düştü. Yeni bir başbakan atandı ama onun da görev süresi uzun sürmeyecek gibi. Almanya’da koalisyon dağıldı, Şubat’ta seçimlere gidiliyor. Japonya’daki son seçimlerde, iktidardaki Liberal Demokrat Parti 2009’dan bu yana ilk kez çoğunluğu kaybetti. Kanada’da Justin Trudeau istifa etmek zorunda kaldı. Güney Kore’de cumhurbaşkanı sıkıyönetim ilan etmeye kalkınca halk protestoları sonucunda görevden alındı, hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.

Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerdeki bu politik istikrarsızlıkta iki farklı faktör rol oynuyor: Birincisi, uzun zamandır neoliberalizmin gerileyişi ile birlikte siyasette merkez partilere duyulan güvensizlik ve popülist aşırı sağ partilerin yükselişi. İkincisi, pandemi, 2008 mali krizi ve artan savunma harcamalarının yarattığı mali sıkışma. Bu sorunlarla ilgili kısa vadede çözüm görünmediği için de politik kriz ve istikrarsızlık artarak devam edecek gibi duruyor. Seçimler daha sık yapılmaya başlandı bile. Bu politik istikrarsızlık 1930’lardan bu yana görülmemiş ölçekte aşırı sağın yükselişine neden oluyor. Fransa’da Le Pen, Almanya’da AfD, İngiltere’de Reform UK ve daha niceleri her seçimde oy artırıyorlar. 

Trump’ın Beyaz Saray’a geri dönmesinin dünya genelinde siyasi istikrarsızlık atmosferine katkıda bulunması bekleniyor. Hem Trump hem Musk her olayda Avrupalı liderleri “başarısızlıkla” suçluyorlar. Musk açıktan Almanya’da AfD savunucusu. 

Avrupalı liderler ne kadar Trump’ı eleştirseler de Amerika’nın gücüne bakıyorlar ve Trump ile çalışmak dışında başka seçenekleri olmadığını düşünüyorlar. Yeni NATO şefi Mark Rutte, Şubat ayında “pistte kim varsa onunla dans etmek zorundayız” dedi. Yeni başkan yardımcısı olacak JD Vance de Trump için şöyle dedi: “İnsanlar onu dinlemezlerse kötü şeyler olabileceğinden, onu dikkate almamanın sonuçları olacağından gerçekten korkuyorlar.”

Bu atmosfer, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin, sadece ABD’nin değil tüm dünyanın politik ve ekonomik dinamiklerini derinden etkileyebilecek bir dönem olacağının göstergesi. İlk dönemi sağ popülizmin yükselişi, otoriter eğilimler, ırkçılığın körüklenmesi ve ekonomik yaptırımların güçlenmesiyle anıldı. İkincisinin daha da beter olacağına dair öngörüler çok.

Tabii ki Çin kutbu da kendini geliştirmeye ve Amerika kutbuna karşı güçlenmeye çalışıyor. Son BRICS zirvesi Çin-Rusya hattının yalnız olmadığını gösterdi. Yeni eklenen ülkelerle BRICS, satın alma gücü paritesi ile küresel ekonominin yüzde 35’ini, nominal fiyatlarla yüzde 26’sını oluşturuyor. Küresel nüfusun ise yaklaşık yüzde 45’ini temsil ediyor.

Çin hem ekonomik bağlarını genişletmeye hem silahlanma gücünü yükseltmeye çalışıyor. ABD’li olmayan ortaklardan gelen ithalat için tek taraflı gümrük vergisi indirimlerini tartışıyor. Çin başkanı Li Xi, 2024’ün sonlarında ilk kez 10 büyük uluslararası ekonomik kuruluşun başkanlarıyla toplantılara katıldı. Mesajı açıktı: Çin, küresel ekonomik istikrar, refah ve açıklık için önde gelen güç olacak. Silahlanmada hâlâ Amerika’nın gerisinde olsa da dünya sıralamasında ikinci ülke olmayı başardı. 

2024 biterken emin olacağımız şey, Amerika kutbunun ve Çin kutbunun, dünya egemenliğini ele geçirmek için hem ekonomik hem askeri olarak ellerinden geleni yapacakları. 

Trump Amerikan işçi sınıfına ve ezilenlere düşman

Trump’ın ikinci döneminde, ABD içindeki sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin daha da derinleşmesi bekleniyor. İlk döneminde sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, göçmenlere yönelik düşmanca politikalar ve siyah topluluklara karşı polis şiddeti ile işçi sınıfının ve ezilenlerin hayatlarını zorlaştırmıştı. Bu sefer da aynı performans bekleniyor. 

Kampanya boyunca Biden-Harris yönetiminin ekonomiyi ne hâle getirdiğini anlattı, hâlbuki onun da ekonomik krize ait tek bir anlamlı çözüm önerisi yok. Simon Johnson’ın dediği gibiABD’nin seçilmiş başkanının imza attığı politikalar, daha az eğitimli Amerikalılar için neredeyse hiçbir olumlu şey yapmayacak veya diğerlerinin çoğunun hayatını önemli ölçüde iyileştirmeyecek. Zenginler daha da zenginleşecek, en zenginler çok daha zenginleşecek ve diğer herkes daha yüksek enflasyon, kamu hizmetlerinde kesintiler ve aşırı deregülasyonun etkileriyle mücadele edecek.” 

Trump’ın kampanyasının ikinci ana teması göçmenleri kullanarak halkı korkutmaktı. Göçmenler hakkında bol bol “suçlular” ve “yasadışılar” kavramlarını kullandı, hatta Netanyahu’ya benzer bir şekilde onları şehirleri dolduran ve sosyal yardımları gasbeden “hayvanlar” olarak nitelendirdi. Vaatlerinin merkezinde “Amerikan tarihindeki en büyük sınır dışı etme programını başlatmak” vardı. Bir öncekinde de vadetmişti ama başaramamıştı. Bu sefer daha hazırlıklı geldiğini iddia ediyor. Bu sefer de başarısız olmasını diliyoruz. 

New Orleans saldırısından sonra, saldırganın Amerikan ordusunda görev alan bir adam olmasına rağmen Trump, “Ben ülke dışından gelen suçluların, ülkemizdeki suçlulardan çok daha kötü olduğunu söylediğimde buna Demokratlar ve yalan haber üreten basın karşı çıktı ama gerçek olduğu açık” dedi. Aynı retoriğe devam edeceğini gösterdi gene.

Tabii ki bu iki tema (ekonomiyi merkez veya sol partilerin değil, sağ partilerin düzeltebileceği ve göçmenlerin başta ekonomik kriz olmak üzere tüm kötülüklerin sebebi olduğu) dünyadaki aşırı sağ partilerin hepsinin ana siyasetini oluşturuyor. Modi Hindistan’da, Orban Macaristan’da, Macron Fransa’da aynı sloganlarla liderlik yapıyorlar. Dünyanın hâlâ şu andaki egemeni Amerika’nın başına Trump gelince bunların dünyaya etkisi kat be kat yükseliyor. 

Trump’a karşı Biden-Harris tarzı mücadele başarısız olmuştur

Hem dünyada hem Amerika’da hâlâ seçimlerde yılmaz bir şekilde Harris’i savunan Bernie Sanders gibi figürlerin etrafında şekillenen sol eğilimler, seçim siyasetine odaklanmaya teşvik ediyor. Ancak seçim politikalarının sınırları, sosyalistlerin daha radikal ve tabandan örgütlenen bir hareket inşa etmesi gerektiğini ortaya koyuyor. 

2000’ler boyunca hem Avrupa hem Latin Amerika sosyal demokrat, sosyalist hükümetleri hayal kırıklığından başka bir şey yaratmadı. Artık seçimlerin, hükümet ortaklıklarının kapitalizmin krizini çözmede, ezilenlere nefes aldırmada etkisi olmadığı ortadadır. 

Trump’ın ikinci bir başkanlık dönemi, otoriter kapitalizmin güçlenmesi ve işçi sınıfının daha fazla baskı altına alınması anlamına geliyor. Ancak bu, diğer yazılarımda da anlattığım gibi sosyalistler için yalnızca bir tehdit değil, bir alan da açmaktadır. Ne yazık ki solun büyük bir kısmı seçimler ve meclisler dışında bir alternatif sunamamaktadır. Reformizmin iki dünya savaşındaki başarısızlıklarını bir kenara bıraksak bile, bu tür projelerin bugün karşı karşıya olduğumuz çoklu krizler karşısında, kendi koşullarında bile başarılı olma umudu çok azdır. 

Sokak hareketleri, grevler ve toplumsal mobilizasyon, otoriter politikalara karşı en etkili yanıt olabilir. 2020’deki George Floyd protestoları, dünyada örgütlü mücadelenin hâlâ güçlü bir potansiyel taşıdığını göstermişti. Son yıllardaki Filistin ile dayanışma eylemleri, yavaş da olsa büyüyen işçi hareketleri, aşağıdan sosyalizmin inşa çalışmasının tabanı olabileceğini gösteriyor.

Dünya çoklu krizleri yaşarken sık sık kitlesel direnişlere ve rejim değişikliklerine de sahne oluyor. Bangladeş’te baskıcı yönetimi halk devirdi, Tayland ve Sri Lanka’da siyasi hanedanlıklar devrildi; Meksika, Arjantin, Bolivya, Şili ve Brezilya’da (2018’de Meksika, 2019’da Arjantin, 2020’de Bolivya, 2021 sonunda Şili ve 2022’de Brezilya) seçimler sonucu solcu liderler iktidara geldi. Güney Kore’de sıkıyönetim ilan etmek isteyen cumhurbaşkanı, protestolarla görevden el çektirildi. İran’da “Jin, Jiyan, Azadi” sloganıyla binlerce insan aylarca gösteriler düzenledi.

İklim krizine karşı, cinsiyetçiliğe karşı, homofobiye karşı onlarca ülkede milyonlarca insan gösteriler yapıyorlar, yarının dayanışmasını örgütlüyorlar. 

Bu dönemin tarih kitaplarına nasıl yansıyacağı çatışan sınıfların gücüne ve mücadelesine bağlı olarak değişecek. Birinci Dünya savaşını bitiren Rus Devrimi ve pek çok devrim kalkışmasını, İkinci Dünya Savaşı sonrasında pek çok ülkede büyüyen işçi hareketlerini, bunların sonucunda İngiltere Başbakanı Churchill’in “Biz bunlara reform vermezsek devrim olacak” cümlesini unutmamalıyız. Bunların yeniden olabileceğine inanmak ve bu uğurda çalışmak gerekir.

Yıldız Önen

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ikinci sayısında yayımlanmıştır.)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…