Dikta rejiminin kendi bekası için başvurduğu hukuk dışı yöntemler Türkiye halkları için bir yandan umutsuzluğu sağduyu hâline getirirken diğer yandan emekçileri, kadınları, öğrencileri, kısacası toplumun farklı kesimlerini buna karşı itiraz yollarını düşünmeye itiyor. Erdoğan müttefikleriyle, bütün devlet kurumlarını kendi kurtuluşu için araçsallaştırarak yaşanan ekonomik krizi görüş alanından uzaklaştırmaya, gündelik hayatın büyük bir kısmına sirayet eden yoksulluğu ve sömürüyü görünmez kılmaya çalışmıştır. Ekonomik kriz, yoksulluk, hak ihlalleri gibi adalet kayıplarını görünür kılan ne varsa gözaltılar, tutuklamalar, kayyım uygulamaları ve soruşturmalarla ortadan kaldırma çabasını sürdürüyor. Ancak rejim, hak yiyerek ve sömürerek obezleştikçe üflediği hava toplumsal balonun patlamasını hızlandırıyor. Geldiğimiz yer bu noktadır.
Halklar İmamoğlu’nun, yani bir Cumhurbaşkanı adayının tutuklanmasına değil, en çok da geleceğe dair bel bağladıkları umut kırıntılarının da ellerinden alınmakta olduğu gerçeğinin şiddetle yüzlerine çarpmasıyla silkelenmeye başlıyor ve onlarca ilde eylemlerini sürdürüyor. Hemen hemen her toplumsal gruptan yurttaş bütün söz ve eylem kanallarını ortadan kaldırmaya programlı antidemokratik rejime, sefalete ve sömürüye itirazlarını yükseltiyor.
Meydanları, kampüsleri, sokakları dolduran milyonlarca yurttaş dikte edilen sağduyuyu söküp atıp duyusuna kavuşmayı amaçlıyor. Ancak bu belirsiz ‘duyu’, nasıl yoğrulacağına ilişkin bir çaba ile şekil kazanacaktır. Eğer sağduyuyu solduyuya çevirmek istiyorsak, kuşkusuz bu itirazı emek güçlerinin aktif ve tavizsiz devrimci rolüyle birleştirmeliyiz. İhtiyaç duyulan da budur.
İtirazı yalnızca parlamenter bir kazanımla “taçlandırma” amacına sahipsek, bu demokratik yaşamın öznesi olmak isteyen işçi sınıfı için zavallıca olacaktır. Ancak emek örgütlerinin alacağı tavır, oluşabilecek yeni politik rejimin rengini de etkileyecektir. Zira bir şeyin inşası nasıl inşa edildiğinden bağımsız değildir.
Politik iktidar, onurlu toplumsal adalet mücadelelerinde on yıllardır büyük bedeller ödeyen Eğitim-Sen’e boykota verdiği destek gerekçesiyle önceki sabah soruşturma açtı. Emek örgütleri bu tür saldırılara yanıtı kuşkusuz meydanlarda, sokaklarda, üniversitelerde vermeye hazır ve nazır olacaktır. Ancak emek cephesinin bu saldırıları püskürtmesi bugün en çok da grev ile cisimleşme imkanına sahip. Ancak işçi sınıfının tarihsel rolünü temsil eden bu cephenin alacağı grev kararı, stratejik ve kritik noktalarda iş bırakması, yaratacağı basınçla hem itirazın geleceğini yalnızca polis ve eylemciler arasındaki gerilimin sonucuna indirgemekten kurtarır hem de olası politik dönüşüme emekçilerin rolünü ve varlığını dayatacaktır. Bunun sahih bir ihtiyaç olduğu, toplumun önemli bir bölümünün kulağının DİSK, KESK gibi ilerici güçlerin grev kararında olmasında da aranabilir.
Emek cephesinden gelecek grev kararının açıklanması bekleniyor. Konfederasyonlar daha yerelden sendikaların şubelerine, emekçilerin taleplerine bakarak karar açıklayabilir. Ancak sendikaların kaleleri olduğu biz sosyalistlerin de üzerine düşen sorumluluk, bu ihtiyacı vurgulamak ve beklenen/umut edilen politik dönüşümün hamurunu emeğin gücüyle yoğurmaktır. Politik mücadelemizi emek mücadelemizle yoğurmakta bir an için tereddüt edecek vaktimiz yoktur. Bu yüzden emek cephesine sesimizi yükseltip itirazı anlamla kavuşturalım: Genel grev, boykot ve genel direniş!
Rasih Gönenç