Bu yazı Aralık 2025’in sonuda yazılmış ve Enternasyonal Dayanışma dergisinin dördüncü sayısında yayımlanmıştır.
2025 yılında Türkiye siyasetine damgasını PKK’nin silahsızlandırılması süreci vurdu. Bir önceki yılın Ekim ayında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında DEM Partili vekillerin ellerini sıkması ve hemen ardından bölgesel tehditlere dikkat çekerek ve Öcalan’a da çağrıda bulunarak başlattığı inisiyatif, 2024’ün Aralık ayında Suriye’de Esad rejiminin düşmesi ve bölgesel dengelerdeki kaymayla yeni bir bağlam kazandı. Bahçeli’nin bölgesel tehditlere vurgu yaparak ve “terörü sonlandırmak” amacıyla başlattığı bu inisiyatif, Erdoğan’ın Suriye’deki rejim değişikliğinin yarattığı bölgesel imkânlara ikna olmasıyla siyasi bir sürece dönüştü. Böylece son on yılını güvenlikçi bir paradigma ve sert bir siyasal kutuplaşma içinde geçiren Türkiye siyaseti; 2025 yılı boyunca Kürt meselesinin PKK başlığı etrafında, önceki on yılın yerleşik alışkanlıklarını ve siyasal ezberlerini sarsan gelişmelerle yeniden şekillendi.
Son bir yılın silahsızlanma süreci bağlamında kronolojisini kısa ama belli başlı dönemeçleriyle hatırlamakta fayda var: Ekim 2024’teki çıkışının ardından Bahçeli’nin İmralı–DEM teması yönündeki ısrarlı çağrıları, 2025’in ilk aylarında DEM Parti İmralı heyetinin kurulmasını ve Abdullah Öcalan ile temasın başlamasını beraberinde getirdi. Bu yürütülen sürecin kurumsal bir nitelik kazandığı ilk eşikti. Bunu Şubat 2025’te Öcalan’ın PKK’ye yaptığı fesih çağrısı ve silahlı mücadelenin tarihsel işlevini yitirdiğine dair açıklamaları izledi. Sürecin en kritik dönüm noktalarından biri olan bu gelişmeyi PKK’nin Mayıs’ta kamuoyuyla paylaştığı fesih ve silah bırakma kararı ve Temmuz 2025’te Süleymaniye’de devletle koordinasyon içinde gerçekleştirilen sembolik silah yakma töreni izledi. Sürecin sembolik ama en önemli aşamalarından biri olan bu adım, taktik ateşkeslerden farklı olarak stratejik ve niyetli bir silahsızlanma sürecine geçildiğinin en görünür işareti olarak kayda geçti. Ağustos ayında ise, TBMM’de silahsızlanma sürecinin hukuki boyutunu ele almak üzere bir komisyon kuruldu. Komisyonda AK Parti 21, CHP 10, DEM Parti 4, MHP 4, İYİ Parti 3 ve Yeni Yol Grubu 3 milletvekili ile temsil edildi. İYİ Parti ise sürece kategorik olarak karşı olduğu gerekçesiyle komisyon çalışmalarına fiilen katılmadı. Meclisteki partilerin tamamına yakının komisyonda temsil edilmesi sürece dair oluşan güçlü konsensüsü ifade etmesi bakımından çok önemliydi.
Devlet ile örgüt arasında, silah bırakma ile yasal düzenleme safhalarının sıralaması üzerine yaşanan görüş ayrılığı nedeniyle, temel işlevi sürecin yasal çerçevesini oluşturmak olan komisyon doğrudan yasa yazımına geçmedi. Bunun yerine sürecin hukuki ve siyasal çerçevesini oluşturacak bir hazırlık ve dinleme safhası yürüttü. Bu kapsamda yalnızca bakanlık temsilcileri ile güvenlik ve istihbarat bürokrasisi değil; çatışma çözümü, ceza hukuku, insan hakları ve demokratikleşme alanlarında çalışan uzman akademisyenler, barolar, insan hakları örgütleri, düşünce kuruluşları ve farklı sivil toplum yapıları ile de görüşmeler gerçekleştirildi. Komisyon bu temaslar aracılığıyla, silahsızlanmanın hukuki düzenlemeye hangi aşamada bağlanacağı, düzenlemenin kapsamının PKK ile sınırlı tutulup tutulmayacağı, silahsızlanma sonrası toplumsal entegrasyon ve siyasal faaliyetlerin hukuki güvencesi gibi başlıklarda mevcut görüşleri ve görüş ayrılıklarını tespit etmeye odaklandı. PKK’nin 26 Ekim 2025 tarihinde “Türkiye’den ve TSK ile çatışma riski yüksek alanlardan çekilme” kararını kamuoyuna ilan etmesi devlet ve örgüt arasında yaşanan görüş ayrılığı nedeniyle süreçte yaşanan yavaşlığı kısmen aşma ve süreci yeniden ivmelendiren bir başka eşik işlevi gördü. Kasım ayı boyunca basın-yayın organlarında, PKK’nin Türkiye içindeki unsurlarının çekildiğine, boşaltılan mağara ve alanların Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kapatıldığına dair haberler yer aldı. Bu fiili gelişmeler, sürecin yalnızca beyanlar düzeyinde ilerlemediğini gösteren somut göstergeler olarak öne çıktı. Bu çerçevede PKK, 17 Kasım 2025’te, silahlı güçlerini Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından tamamen çektiğini kamuoyuna ilan ederek, “Türkiye’den, sınır hatlarından ve çatışma riski oluşturan bölgelerden çekilme” kararının sahadaki en kritik aşamalarından birinin tamamlandığını duyurdu.
Aynı dönemde, PKK’nin çekilme kararına paralel biçimde Suriye sahasında da süreci rahatlatan gelişmeler yaşandı; SDG ile Şara yönetimi arasında artan temaslar, bölgesel düzeyde tansiyonun düşeceğine dair beklentileri güçlendirdi. Kasım ayı başında Şara’nın Beyaz Saray’da ağırlanması ve bu görüşmelere Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da davet edilmesi, sürecin olumlu bir eksende ilerlediği kanaatlerini güçlendirdi. Bu eş zamanlı gelişmeler, TBMM’de kurulan Komisyonun beklemede tuttuğu iki kritik başlığın —Abdullah Öcalan ile görüşme ve yasal düzenlemelere ilişkin rapor hazırlığı— önünü açan temel zemin oldu.
Nitekim Komisyon, PKK’nin silah bırakma ve çekilme faaliyetlerine ilişkin güvenlik ve istihbarat birimlerinden teyit alabilmek amacıyla 18 Kasım’da İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı İbrahim Kalın’ı dinledi. Bu görüşmelerin ardından, 21 Kasım’da, Komisyon grubu bulunan partilerin vereceği üyelerden oluşacak bir heyetin İmralı’ya gitmesi kararı aldı. AK Parti, MHP ve DEM Parti’den üyelerin yer aldığı üç kişilik heyet (CHP ve Yeni Yol Grubu üye vermedi) 24 Kasım 2025’te İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştü. Böylece Komisyon, aylardır gündeminde olan en tartışmalı başlıklardan birini, yoğun siyasal gerilimler eşliğinde de olsa, fiilen tamamlamış oldu. Yılın son ayının ikinci yarısında ise nihayet Komisyondaki siyasi partiler yasal düzenlemelere ilişkin raporlarını sundular. Partilerin raporlarında PKK’nin silahsızlandırılmasını doğrudan ve açık biçimde düzenleyen, takvimlendirilmiş bir yasal çerçeve ortaya koyamaması kamuoyunda bir hayal kırıklığı yaratsa da 2026 yılının ilk yarısında komisyonun ortak raporunun bu ihtiyaca cevap vermesi bekleniyor.
2026: Silahsızlanmanın hukuki çerçevesi ve siyasal gündemin yeniden yapılanması
Kamuoyuna yansıyan bilgilerden anlaşılan, komisyonun ortak raporla açıklaması beklenen yasal çerçeve önerisinin genel af içermeyeceği, PKK’ye özgü bir yasa önerisi içereceği ve bu yasanın belli bir süre için geçerli olacağı yönünde. Komisyonun önerisini takiben TBMM’ye sunulacak yasal düzenleme önerisinin, komisyonun öneri raporunun ne kadarını içerip içermeyeceğini yahut başkaca ayrıntılarını şimdiden bilmek mümkün olmasa da Türkiye’de 2026 yılı siyasal gündeminin büyük ölçüde bu düzenlemenin kapsamı, sınırları ve uygulanma biçimi etrafında şekilleneceği şimdiden öngörülebilir. Başka bir ifadeyle, 2026 yılında silahsızlanmanın hukuki altyapısı, yalnızca teknik bir mevzuat başlığı değil; demokratikleşme, hukuk devleti ve toplumsal bütünleşme tartışmalarının ana eksenlerinden biri haline gelecek gibi görünüyor.
Genel af seçeneğinin baştan dışlanmış olması, siyasal ve hukuki gündemin, “af var mı yok mu” ikiliğinden ziyade, hangi hukuki araçlarla silahsızlanmanın mümkün ve sürdürülebilir kılınacağı sorusu etrafında yoğunlaşacağını gösteriyor. Silah bırakan örgüt mensuplarının hukuki statüsünün nasıl belirleneceği, hangi fiillerin kapsam dışında bırakılacağı, hangi durumlarda kovuşturma ve infaz süreçlerinin durdurulacağı ya da erteleneceği, 2026 boyunca Meclis’te, hukuk çevrelerinde ve kamuoyunda en fazla tartışılacak başlıklar arasında yer almaya aday.
PKK’ye özgü bir düzenleme yapılacak olması, kapsam ve eşitlik tartışmalarını da kaçınılmaz biçimde gündeme taşıyacaktır. Hakkında herhangi bir soruşturma bulunmayanlar, yargılaması devam edenler, hüküm giymiş olanlar ve yurt dışında bulunan farklı hukuki statüdeki kişilerin aynı yasa içinde nasıl ele alınacağı; bu gruplar arasında nasıl bir ayrım ve geçiş rejimi kurulacağı, yasanın hem adalet duygusu hem de toplumsal meşruiyet açısından sınanacağı temel alanlardan biri olacaktır. Bu tartışmalar, geçmiş yargılamaların ve ceza infaz rejiminin nasıl ele alınacağına dair daha geniş bir hukuki muhasebeyi de beraberinde getirecektir.
Düzenlemenin süreli olması ise, 2026’da siyasal gündemi belirleyecek bir başka kritik boyutu işaret etmektedir. Süreli bir yasa, silahsızlanmanın olağan bir hukuki rejim değil, istisnai ve geçişe özgü bir süreç olarak tasarlandığını göstermektedir. Bu durum, hem yürütmeye tanınacak yetkilerin sınırlarını hem de Meclis denetiminin rolünü daha da önemli hale getirmektedir. Yasanın hangi koşullarda devreye gireceği, hangi aşamada sona ereceği ve sürenin uzatılıp uzatılmayacağı gibi sorular, 2026 boyunca yalnızca teknik değil, doğrudan siyasal tartışmaların konusu olacaktır.
Genel af dışarıda bırakıldığında, silahsızlanmanın kalıcılığı açısından toplumsal hayata dönüş ve yeniden bütünleşme mekanizmalarının yasada nasıl yer alacağı da belirleyici olacaktır. Eğitim, istihdam, psiko-sosyal destek, izleme ve denetim mekanizmalarının hukuki çerçevenin parçası olup olmayacağı; silahsızlanmanın yalnızca cezai sonuçlar üzerinden mi yoksa toplumsal bütünleşme perspektifiyle mi ele alınacağı gibi sorular gündeme taşınacaktır. Bu başlıklar, 2026’da silahsızlanmanın güvenlik merkezli bir düzenleme olarak mı kalacağı yoksa demokratikleşme yönünde somut bir açılım yaratıp yaratmayacağına dair temel ölçütler olacaklar.
Bu çerçevede 2026 PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin PKK’ye özgü, süreli ve af dışı bir hukuki düzenleme üzerinden nasıl kurumsallaştırılacağını belirleyecek bir eşik yılı olmaya adaydır. Yasanın tüm bu başlıklara ne ölçüde yanıt vereceği henüz belirsizliğini korusa da Türkiye’de siyasal gündemin bu eksenlerde şekilleneceğini ve silahsızlanma–demokratikleşme ilişkisinin bu tartışmalar üzerinden yeniden kurulacağını söylemek mümkün.
PKK’ye özgü ve süreli bir yasal çerçevesi önerilip yasa, silahsızlanmayı mümkün kılan hukuki araçları tanımlarken eve dönüş ve toplumsal hayata katılım için sınırlı ama işlevsel mekanizmalar içerir, kovuşturma ve infazların durdurulmasına ilişkin hükümler netleştirilir; izleme ve denetim için meclis bağlantılı bir yapı kurulursa düzenleme, görece bir şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlar. Bu senaryoda silahsızlanma, Kürt meselesinin siyasal yollarla ele alınması için kalıcı bir zemin üretebilir ve demokratikleşme kademeli ama somut adımlarla ilerleyebilir.
Türkiye’de mevcut komisyonun işlevi yasal reform önerisi yapmakla sınırlı. Ama yasal reform da diğer süreçlerin alt yapısını hazırlayan en önemli aşamalardan biri ve bu farklı aşamaları birbirinden tamamen ayrı süreçler olarak da düşünmek mümkün değil. Bugün bu komisyonun açıklayacağı ortak rapor ve ardından TBMM’ye sunulacak olan yasal çerçeve önerisi sürecin yeniden entegrasyon ve toplumsal uzlaşma aşamalarını doğrudan etkileyecek. Bu süreçlere bir köprü işlevi görecek.
Bu aşamada sürecin ne olduğunu ve ne olmadığını sürecin ikinci yılına girerken yeniden hatırlamakta fayda var. Bu dergideki önceki yazılarda da tekraren vurguladığımız gibi yürütülmekte olan süreç, Kürt meselesini tüm tarihsel ve siyasal boyutlarıyla çözmeyi hedefleyen kapsamlı bir barış/çözüm süreci değil. Bu, Türkiye’de siyasal karar alma mekanizmalarının uzun süredir sahip olduğu yapısal özelliklerle uyumlu biçimde, büyük ölçüde lider odaklı ve dar bir siyasi elit tarafından yürütülen; amacı ve misyonu dar tutulan bir silahsızlandırma süreci. Lider odaklı ve siyasi elit tarafından yürütüldüğü halde sürecin sadece devlet kurumlarınca değil siyasetin katılımıyla yürüyor olması olumlu bir nitelik olarak ayrıca not düşülmeli.
Bir barış yahut çözüm süreci olmayan ama Türkiye’nin son 50 yıllık çatışma tarihinde PKK’nin silahsızlandırılması yönünde atılan adımların geri döndürülemez bir eşiğe yaklaştığı ve Türkiye’de siyasal alanın uzun süredir güvenlik parantezi içinde ele alınan başlıklar açısından yeniden düşünülmesini mümkün kılan bir süreç, son bir yıldır yaşadığımız. Sürece bir barış yahut çözüm süreci muamelesi yapılmadığı ve böylesi beklentilerin ağırlığı yüklenmediği takdirde, aslında bugüne kadar kat edilen yolun ehemmiyeti daha iyi anlaşılabilir. Bugüne kadar yaşanan krizlere ve yer yer yavaşlamasına rağmen süreç büyük oranda başarılı bir hatta yürüyor. Süreci ve sürecin toplumsallaşmasını tehlikeye atan riskler elbette var. Bunların başında da dışarıda Suriye, içeride de ana muhalefet partisine yargı eliyle kurulan siyasi baskı geliyor ve bunlar sürecin barışa ve demokratikleşmeye kapı aralayan potansiyeli önünde ciddi birer risk olmayı sürdürüyor. Ancak bütün bu gelişmeler nihayete ererse, Türkiye’de yaklaşık yarım asır sonra ilk defa Kürt meselesini silahların gölgesi olmaksızın ele alma, çözme ve barışı kalıcı hale getirme imkânımız da olacak. Türkiye ikinci yüzyılında ilk defa Kürt meselesini silahsız bir çatışma olarak ele alma şansına sahip ve bu, kalıcı çözüm için çok tarihi bir fırsat.
Özetle 2026 yılında da silahsızlanma süreci, önerilecek yasal çerçeve ve onun beraberinde getireceği başlıklar üzerinden Türkiye’de siyasal gündemi belirlemeye devam edecek. Bu tartışmaların, seçim takvimine yaklaşılan sonraki yılda, iktidar dâhil tüm siyasi partiler açısından Kürt meselesini yeniden ve daha geniş bir bağlamda ele almayı kaçınılmaz kılması muhtemel. Zira böylesi adımları atan bir siyasi aktörlerin (iktidarı ve muhalefetiyle), seçimlere giderken bu süreci yalnızca mevcut sınırları içinde tutması; Kürt meselesiyle bağlantılı siyasal talepleri ve daha genel bir demokratikleşme ihtiyacını hesaba katmaması gerçekçi olmaz. Bu nedenle sürecin, uzun vadede yalnızca bir silahsızlanma adımı olarak kalması ya da Kürt meselesini dar bir çerçevede ele alması zorlaşacaktır. Seçim gündemiyle birlikte bu sürecin, ülkede toplumsal ve siyasal meselelerin artık otomatik olarak terör ve güvenlik parantezine alınmadığı bir zemin üretmesi, Türkiye’nin farklı toplumsal kesimleri ve farklı mücadele alanları için de yeni imkânlar yaratabilir. Bu aşamanın barış/çözüm sürecine dönüşmesi ve demokratikleşmeyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, Türkiye’deki siyasetin niteliğine, kapasitesine ve yetkinliğine bağlı olduğu kadar sivil toplumun bu süreci doğru şekilde sahiplenmesine, çalışmasına ve çözümü zorlamasına da bağlı. Bu süreçten önceki on yıllık dönemin ürettiği siyasal eksen ve bunun yarattığı alışkanlıklar hem siyaset hem de sivil toplum için önemli bir handikap. Ama demokrasi ve barış arasındaki ilişki çetrefilli olsa da negatif ya da pozitif haliyle barışın demokrasi ve siyasi iklim üzerinde önemli bir olumlu etkisi olduğu açık. Barış olmadan demokrasi olmayacağı akılda tutulduğunda, bu süreci daha geniş bir sivilleşme ve demokratikleşme hattı içinde büyütmeye çalışmak, orta ve uzun vadede güvenlik eksenli paradigmanın yıllar içinde hem demokrasi talebini hem de siyasal arzı daralttığı denklemi tersine çevirebilmek açısından önümüzde duran en önemli imkânlardan biri.
Esra Elmas
