Tek sınıf ve tek sendika üzerine

Sendikaların tarafsızlığı, apolitikliği fikrinin arkasında uzun bir tarih yatar… Ancak sendikalar hiçbir zaman tarafsız olmadılar ve olamazlardı. Sendikaların tarafsızlığı işçi sınıfına zarar vermekle kalmaz; uygulamaya koyulamaz da.

                                                                                                    V. İ. Lenin

Lev Troçki, bir Marksist olarak, işçi sınıfının devrimci seferberliğiyle ilgili bütün sorunlarla elbette ki çok yakından ilgilendi ve çeşitli ülkelerin sendikalarında yaşanan değişimleri ve bu değişimlerin devrimcilere sunduğu strateji ve taktik sorunları ilgiyle izledi. Aslında, 1940 yılında katledildiğinde “Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar” başlıklı makalede bu tür sorunlar üzerine çalışıyordu. Bu yazı, Troçki’nin yazmış olduğu en parlak yazılardan sadece bir tanesi. II. Dünya Savaşı’nın başlarında bütün dünyada sendikaların içinde bulundukları ortak koşullara parmak basan bu makale, çağımız sendikacılığının en temel sorununa nüfuz ediyor: ‘’Kapitalist devlet karşısında sendikaların tam ve koşulsuz bağımsızlığının’’ gerekliliği. (Troçki, 2009) Bu yazımda Troçki’nin bu oldukça önemli makalesine tekrar tekrar döneceğim çünkü çağının ötesinde, daha doğrusu çağın geçmişinde yapılan bu yerli yerinde analizler 21. yüzyılda şu an sendikalar içinde yaşadığımız sorunların adeta adım adım izini sürüyor ve analizini yapıyor.

Sendikaların geçmişleri, bugünleri ve gelecekleri

Karl Marx, Uluslararası İşçi Birliği’nin (Birinci Enternasyonal) İsviçre’nin Cenevre kentinde 1866 yılının Eylül ayında düzenlenen birinci kongresinde bu başlıkta bir karar önergesi verir ve bu önerge kabul edilir. Marx şöyle der; işçi yalnızca işgücüne (emek gücüne) sahipken sermaye yoğunlaşmış toplumsal güçtür. Sendikaların ne olduğu üzerine saatlerce konuşmak, tartışmak, uzun uzadıya bu konu hakkında yazılar yazılmasına kaynaklık edecek bir söylem. Marx, sermaye ile emek arasındaki sözleşmenin zaten hiçbir zaman eşit koşullarda; maddi yaşam araçlarının sahipliğini ve emeği bir yana, can alıcı öneme sahip üretken enerjileri de öteki yana koyan bir toplumsal anlamda bile eşit koşullar altında olacağını asla düşünmez. “İşçilerin, çalışanların sahip olduğu güçler nelerdir” diye sorarsak Marx’tan alacağımız tek cevap şu olacaktır: Çalışanların tek bir toplumsal gücü vardır, o da sayılarıdır. Ne var ki, bu sayısal niceliksel güç, egemen sınıfın egemen fikirlerini her an her koşulda yeniden üretmesiyle bölünür. Bu bölünme zaman içerisinde öyle bir hâl alır ki, zihinlerde bu ilişkiler ağı hep bu şekildeymiş, başka türlüsü düşünülemezmiş gibi görülür. “Ne yapsak da değişmeyecek,”, “böyle gelmiş böyle gidecek sanırım,”, “elimizden ne gelir,” gibi rıza üreten fikirler sanki hiç sarsılmadan bu zamana kadar gelmiş gibi düşünülür.

Sendikaların ilk ortaya çıktığı koşullardan günümüze kadar, sendikaların başlangıçtaki amaçları ile günümüz dünyasındaki örgütlenme amaçları, tam da bu bahsettiğimiz egemen fikirler karşısında sendikanın aldığı tutum ve tavırla doğru orantılı. İşçi sınıfının topyekûn kurtuluşunun sadece bir iş koluna bağlı olmadığı, sendikaların işçi sınıfının çıkarları için işçi sınıfının en merkezi örgütlenme birimleri olduğu zihinlerden çıkarılmamalı. Çünkü bütün toplumsal ve siyasal hareketlere yardımcı olma ve merkezi pozisyonda olma gibi çok temel özellikleri vardır sınıf sendikalarının. Türkiye’de tam da bu konuda sendikaların omuzlarındaki yük on katına çıkmış vaziyette diyebiliriz. Türkiye işçi sınıfı içerisinde Gezi Parkı mücadelesinden sonra toplumsal muhalefetin hep birlikte işçi sınıfıyla omuz omuza olduğu bir mücadele hattı kurulamadı ya da kurulmak istenmedi. Özellikle 2016 darbe girişiminden sonra toplumsal muhalefetin adım adım geriletilmiş, mücadeleye verilmesi gereken destek seçim günlerine kanalize olmuş bir şekilde eriyip gitmiştir. Muhalefet iddiasındakiler toplumsal muhalefeti hâlâ öremiyor, bu durumda da sendikaların omuzlarındaki yük daha da artıyor. Muhalefetin üzerine sinmiş olan dar ve bencil olmanın getirdikleri, mevcut iktidarı sınıf temelli bir mücadeleyle yenmek için oldukça zayıf kalıyor. İşçi sınıfının ve sendikaların AKP’nin hegemonyasından çıkabilmesi için mücadeleci sendikalarda örgütlenen işçiler, kendilerini asla yalnız hissetmemelidir. Ancak şu an tersi bir şekilde mücadeleci sendikalarda örgütlü olan işçi sınıfı, olmayan toplumsal muhalefetin sorumluluklarını kendisi üstlenmek zorunda kalıyor. Muhalefet işçi sınıfını da arkasına alarak mevcut iktidarın belirlediği politikaların dışında iş, ekmek, emek gündemli bir politik hat kuramadıkça egemen fikirler egemen olmaya, iktidar siyaseti ve gündemi belirleme gücünü elinde tutmaya devam edecek.

İşçiye karşı işveren de örgütleniyor

Nasıl ki sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan üretim ilişkileri özgür emeğe dayalı işçi sınıfını var ettiyse, sermayeyi ve işveren dediğimiz patronu da biçimlendirdi. İşçi sınıfı sömürülen emeğinin karşılığını alabilmek için örgütlendi ve sendikalarını kurdu. Tabii ki işverenler de boş durmadı; emek sömürüsü, yoksulluk ve açlığın bir numaralı sorumlusu olarak patronlar da kendi içlerinde örgütlendi. “İşçi sınıfını bölmek için neler yapabiliriz,”, “Bir işçide var olan saklı emek gücünü, yani potansiyelini nasıl yaparız da maksimum seviyeye çıkarabiliriz,” gibi sorular patron sendikalarının, örgütlerinin her dönem önemli gündem konularıdır. Bunun için Türkiye’deki 27 Mayıs ve 12 Eylül darbe dönemlerine kısaca gitmek gerekiyor. O dönem yükselen işçi sınıfı mücadelesinde sendikal mücadele oldukça etkin ve tayin ediciydi. Türk işverenlerini yurt içi ve yurt dışında endüstriyel ilişkiler alanında temsil etme yetkisi olan tek üst kuruluş olan, 20 Aralık 1962 yılında kurulan TİSK kendini şu şekilde tanımlıyor:

‘’…62 yıldır işletmelerin ortak sesi olan Konfederasyonumuz, üye sendikalarının temsiliyetlerinin bulunduğu çalışma alanlarına makro düzeyde çözümler getirmeyi hedefler. Çalışma yaşamına ilişkin asgari ücret, sosyal diyalog, çalışma barışı gibi ülkenin siyaset üstü olan konularında toplumsal düzenin oluşmasına katkı sağlamayı amaçlar. Genel Merkezi Ankara’da olan TİSK’in çatısı altında kamu hizmeti dâhil, ekonomi ve sanayinin çeşitli sektörlerinde faaliyet gösteren 21 üye işveren sendikası bulunur.‘’

Ayrıca, devletin ve egemen fikirlerin sarsılmaz temsilcisi Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) da 1971 yılında kuruluyor. İşçi sınıfı hareketinin yükselişe geçtiği her an sermaye kendini korumak ve çıkarlarını güvence altına almak için devlet ile kol kola girmekten bir adım geri durmuyor ve patronlar “çıkarlarını korumak için örgütlenmeye” oldukça önem veriyor. 12 Eylül öncesi sermaye, işçi sınıfının mücadeleci sendikalarda örgütlü olmasından hiç de memnun değildi. Devlet ile sermaye bu mücadeleleri geriletmek, işçi sınıfını bölmek için mücadeleci sendikalara karşı deyim yerindeyse o dönemin “yerli ve milli” sendikalarını kurmuştu ki onlardan olan Türk-İş ve Hak-İş konfederasyonları darbeyi destekledi. (Koç, 2010) İthal ikameci sanayileşme modelinden, ulus ötesi sermayenin ve gelişmiş kapitalist ülkelerin istekleri doğrultusunda ihracata dönük bir sanayileşme modeline geçilmesi derdinde olan sermaye, bir an önce bir dizi kararı işçi sınıfı mücadelesine rağmen devlet aracılığıyla kanunlaştırmak istiyordu ve 24 Ocak 1980 kararları geldi. Hatırlayalım, 12 Eylül 1980 darbesiyle ilgili sermayenin çıkarlarını korumak için darbeci general Kenan Evren’in dediklerini.

Evren 1991 yılında 24 Ocak ile 12 Eylül ilişkisini şöyle anlatıyordu: “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir.”

Hak İş ve Türk İş daha sonra “Biz anarşiye karışmadık, darbeyi de destekledik” mealinde açıklamalarıyla darbe sonrası kendilerine biçilen rolü bir an önce yerine getirmek için kolları sıvayacaktı. Devlet şunu biliyordu: Mücadeleci sendikalar deyim yerindeyse “komünist yuvasıydı”; her an işveren için büyük sorunlar çıkarabilirdi, onun için sağa doğru kayışın olduğu bir sendikal hat tutturulması gerekiyordu. Bu sadece Türkiye özelinde yaşanan bir gelişme değildir. Troçki’nin de bahsettiği gibi bu durum, yani sendikaların sağa kayması Britanya’da, Fransa’da, ABD’de, İspanya’da da kendini göstermiştir. Troçki şöyle diyor, aktarıyorum:

‘’… Sendikaların sağa kayışı, sınıf çelişkilerinin ve uluslararası çelişkilerin keskinleşmesinden kaynaklanmaktadır. Sendikal hareketin önderleri zamanın muhalefet oyunu oynama zamanı olmadığını sezinlediler ya da anladılar ya da anlamak zorunda bırakıldılar. Sendikal hareket içinde, özellikle de üst yönetim kademesinde ortaya çıkan her muhalefet hareketi, fırtınalı bir kitle hareketine neden olma ve ulusal emperyalizm için zorluklar yaratma tehlikesi taşımaktadır. Sendikaların sağa kayışı ve onların içinde işçi demokrasisinin bastırılması buradan kaynaklanmaktadır. Bu temel özellik, totaliter rejime doğru kayış bütün dünyadaki işçi hareketlerinde yaşanmaktadır…’’

İşçi demokrasisi için sendikal demokrasi

Kitleleri sadece burjuvaziye değil, fakat aynı zamanda sendikaların kendi içindeki totaliter rejimlere ve bu rejimi zorla uygulayan yöneticilere karşı da seferber edebilmek için kendimizi her bir ülkenin sendikalarında geçerli olan somut koşullara uyarlamamız gerekmektedir. Bu mücadelede temel slogan şudur: ‘’Kapitalist devlet karşısında sendikaların tam ve koşulsuz bağımsızlığı. Bu sendikaların işçi aristokrasisinin organları olmaktan çıkarıp, geniş sömürülen kitlelerin organları haline getirmeye yönelik bir mücadele vermek anlamına gelmektedir.’’

Troçki’nin 1940 yılında söylediği bu sözler, günümüz Türkiye’sindeki işçi sınıfı mücadelesi içinde sendikaların durumunu özetliyor. Türkiye’de 100 işçiden 85’i sendikasız. İşyerinde sendika lafını ağzına aldığında ve sendikalı olduğu an kapının önüne koyulan binlerce insan var. Mevcut işçi ve kamu sendikaları ise yetki güçlerini tam da Troçki’nin dediği gibi işçi demokrasisiyle değil kapitalist devletin yanında, onun sarsılmaz destekçisi olmasıyla elde ediyor. 

Bugün kamuda yetkili olan sendika Memur-Sen başkanı, aynı zamanda Eğitim Bir-Sen başkanı olan Ali Yalçın’ın yan ödemelerle birlikte sendikasından 500 bin lira maaş aldığı iddia ediliyor. Hiçbir zaman maaş bordrosunu yayınlamayan Yalçın, her fırsatta devletin bakanlarıyla, bürokratlarıyla siyasi iktidarın ve STK’larının yanında yer aldığını gösteriyor. Yoksulluk sınırının 80 bin lirayı aştığı, ENAG’a göre yıllık enflasyonun %83.04 olduğu bir ülkede memura yüzde 11,5 “zam” verilmesinin nedeni de bu sendikal anlayıştır. Diğer cephede de değişen bir şey yok; hatırlayalım 2015 yılından bu yana Türk-İş’in başında olan Ergün Atalay, TİS anlaşması sırasında mikrofonu kapatarak Bakan Selçuk’a “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle,” demişti. Kameraların önünde emekçiyi devlete ve işverene satmıştı. Türk-İş’e bağlı sendikaların yönetimlerinde de durum hiç farklı değil. Örneğin, müesses nizamın iştiraklerinden İş Bankası’na bağlı ŞişeCam’ın yetkili sendikası Türk-İş’e bağlı Kristal-İş’in mevcut başkanı (hakkında birçok yolsuzluk iddiası olan) 2004 yılından beri aynı kişi. 

Sendika işçi sınıfının sendikası mı olacak? Yoksa seçkinlerin mi?

12 Eylül darbesiyle birlikte egemen siyasetin işçi sınıfını mümkün olduğu kadar sendikalaşmaktan uzaklaştırma ve her yeni kuşak içinde gençleri politikadan uzak tutma, apolitikleştirme çabaları ne kadar temel amaç olsa da amacına ulaşamamıştır. Ancak hiç etkisi olmamıştır da diyemeyeceğiz. Çünkü “sendikaya gerek yok,”, “sendikalaşmak anlamsız, sendikalar siyasetin arka bahçesi, sendika ne işe yarıyor ki, sendika tarafsız olmalı,” gibi önermeler işçi sınıfının içerisinde gün geçtikçe daha da kendini gösteren sorular. Bu da apolitikleştirip güvencesiz çalışma koşullarını dayatıp işçi sınıfının güç aldığı tek yer alan örgütlülüğünü yok etme çabalarının yoğunluğunun göstergesidir. Evet, sendika taraf tutamaz; onun zaten doğası gereği bir tarafı vardır, o da işçi sınıfının çıkarları için örgütlenmektir. Sendika egemen fikirlerin denetimine girdiği an, işçi sınıfını terk edip devletin ve sermayenin arka bahçesi olmaktan kurtulamayacaktır. Egemen sınıf ve işverenler örgütlülüğü elinden asla bırakmıyorken işçi sınıfı sendikalaşmaktan korkmamalı. 

Türkiye’nin en büyük sermaye grubunun başında olan kişilerden Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç, her fırsatta devletin egemen fikirlerinin temsilci konumundaki MHP’li yöneticilerle bir araya geliyor; geçen Temmuz ayında MHP MYK üyesi Tamer Çakıroğlu ile kahvaltıda bir araya gelmişti. Çünkü Rahmi Koç, 12 Eylül darbesi öncesinden çok çok iyi bildiği bir şeyi şimdi ailesine de öğretiyor. Ali Koç da Aralık 2024’te metal işçilerinin Koç fabrikalarında grevleri artmaya başlayınca soluğu MHP’de, Devlet Bahçeli’nin yanında aldı. Patronlar ve egemen siyaset oldukça örgütlü. Kârları ve çıkarları için örgütlü olmaları gerektiğinin de gayet iyi farkındalar. 

Sendikaya egemen olan fikirler mücadeleden uzaklaşıp konforlu koltuklarda devam ettiği süre içinde işçi sınıfından ve onu var eden toplumsal kültürden ve gerçeklikten kopma sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. Faaliyet yürüteceği alanları işçi sınıfı içinde aramayıp sekter, üsttenci, ayrıştırıcı ve ırkçı egemen fikirlerde çözüm arayacaktır. Sendikayı kendi gibi düşünen, giyinen, yaşayan, aynı etnik kimlikle, aynı yaşam biçimiyle yaşayan üyelerle var etmeye, ayakta tutmaya çalışıp sınıf sendikası olmaktan uzaklaşacaktır. Bugün Türkiye’de yüzlerce sendika olmasının nedenlerinden birisi de budur. Sendikasının ön adına etnik kimlik tanımı koyan bir sendika, zaten bu etnisiteden olmayan gelip bana üye olmasın demektedir. İşçi sınıfının sendikası olacak olan sendika nerelerde, kimler içinde faaliyet göstermeli tartışmaları 20 yüzyılın da tartışmalarındandı. Troçki yukarıda bahsettiğimiz eserinde konu ile ilgili şöyle söylemektedir.

’’Bizler, faaliyetlerimizi yürüteceğimiz alanları ve koşulları kendi beğenilerimize göre seçemeyiz. Emekçi kitleler üzerinde etkili olabilmek için totaliter veya yarı-totaliter bir devletin bulunduğu bir ülkede mücadele vermek bir demokraside olduğundan çok daha güçtür. Aynı şey benzer bir biçimde, kaderleri kapitalist devletlerin alın yazısındaki değişimleri yansıtan sendikalar için de geçerlidir… İşçi sınıfına sadece onun örgütünü beğenmediği için sırtını dönen her örgüt, her parti, her hizip yok olmaya mahkûmdur. Şunu belirtmek gerekir ki, bunlar yok olmayı da hak etmektedir.’’ (Troçki, 2009)

Sendika sınıfın sendikası olmayıp belirli bir kimliğin, düşüncenin ya da yaşam biçiminin sendikası olduğu sürece, işçi sınıfının çıkarlarına değil egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye devam edecektir. Mülteciler, Kürtler, LGBTİ+ bireyler, kadınlar (başörtülü veya mini etekli), azınlıklar gibi işçi sınıfını oluşturan tüm çokluğu birlik içinde eritmeden, tüm farklılıkları görebilme ve olduğu gibi kabul edip emek düzleminde birleştirici olmayan sendikal yapı, birleşik bir işçi sınıfını mücadelesi veremeyecektir. Şu an Türkiye işçi sınıfında birden fazla parçalı sendikal mücadelenin, birleşik sendikal mücadeleye evirilememesi de bu nedenledir.

Çözüm nedir?

Nasıl ki işverenler, yani patronlar tüm farklı kimliklerine, düşüncelerine, yaşam biçimlerine rağmen kârları ve çıkarları için birleşebiliyorlarsa işçi sınıfı da kendi çıkarı için tek sınıf tek sendika şiarıyla egemenlerin değil işçi sınıfının mücadelesini veren mücadeleci sendikalarda birleşmelidir. 

Tüm farklı iş kollarımıza rağmen tüm çalışanları birleştiren özgür emek gücümüzü yaşayabilmek için satıyor olmak zorunda oluşumuzdur. Fabrikadaki işçiyle hastanedeki hemşirenin, okuldaki öğretmenle tüm gün motor üzerinde olan motokuryenin çıkarları farklı değildir. 

İşçi sınıfı hareketlerinin geriye çekildiği dönemlerde insanlar sendikal bölünmeleri kanıksar hâle gelebiliyor ancak ne zaman sınıf hareketlenirse işçi sınıfının saflarında yaşanacak olan canlanmanın kaçınılmaz olarak ‘’sendikal örgütlerin birliği’’ talebini de canlandıracağı düşünülmelidir. Türkiye’nin hemen hemen her yerinde irili ufaklı işçi direnişleri mevcut ve ekonomik kriz derinleştikçe bu direnişler, grevler, protestolar kendini tüm baskılara rağmen daha fazla göstermektedir. 

Toplumsal muhalefet geçmiş yıllardaki hatalardan ders çıkarıp mücadeleyi seçimlere, sandıklara endekslemeden, işçi sınıfına sırtını dönmeden, sokakta, direnişlerde, iş bırakmalarda, grevlerde işçi sınıfını örgütlerse, işçi sınıfı kazançlı çıkacağı bu yolda çok büyük adımlar atmış olacaktır.

Şafak Ayhan

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 2. sayısında yayımlanmıştır.)

Kaynakça

Koç, Y. (2010), 30. Yıldönümünde 12 Eylül Darbesi ve İşçi Sınıfı. Mülkiye,Cilt: XXXIV, Sayı:268.

Troçki, L. (2009), L. Troçki, Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar, İstanbul: Yazın Yayıncılık.

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…