Türkiye’deki siyasi gelişmelerin hızını ve sarsıcılığını dünyadaki konjonktürün içine oturtmayan bir marksist analizin ciddiye alınacak yanı olmadığı aşikâr. Enternasyonal Dayanışma sayfalarında her zaman anlatıldığı gibi, küresel kapitalizmin çoklu krizleri bir dizi çarpıcı sonucu arka arkaya tetiklemeye başladı. Kâr oranlarının düşme eğilimiyle ilgili sorun kapitalistler açısından 1970’lerin sonundan beri çözülemedi. Ne neoliberalizm ne küreselleşme ne de Doğu Bloku’nun çöküşü buna çare olabildi. Bu kârlılık krizi farklı emperyalist bloklar arasındaki hegemonya mücadelesini yoğunlaştırıyor, muazzam bir kâr hırsıyla yürüyen bu rekabet savaşlara ve iklim krizine yol açıyor. İklim krizi ve savaşlar göçü yoğunlaştırıyor. Göç alan ülkelerde kapitalistler toplumdaki suçlarla ilgili kendi sorumluluklarını bertaraf etmek için ırkçılığı tetikliyor. Irkçılığın anaakım siyasetin içerisinde kışkırtıldığı bir dünyada görüyoruz ki aşırı sağ ve faşist akımlar güçleniyor. Bunların yükselişi kadın ve LGBTİ+ haklarından işçilerin mücadelesine, azınlıklara ve mültecilere kadar herkesi hedef alan kaotik bir atmosfer yaratıyor. Sivil haklar, özgürlükler, siyasi alanın sınırları gitgide daralıyor.
Erdoğan liderliğindeki AKP, Türkiye’de attığı adımlarda buna güveniyor. Batı dünyasında birçok yerde Filistin’i savunan herkesin ifade özgürlüğünün kısıtlanması, sınırlarda göçmenlere karşı başlayan kontroller, sokaklarda estirilen ırkçı terör… İklim aktivistlerinin dahi tutuklandığı bir dünyada yaşıyoruz. Ezilenlerin mücadeleleriyle demokratik birçok hakkın kök saldığı toplumlarda dahi bunlar yaşanınca, Türkiye gibi tarihi anti-demokratik müdahalelerle ve yönetim biçimleriyle dolu bir ülkede otoriter adımları atmak isteyen bir sağcı lider çok daha fazla cesaret buluyor. Ana muhalefet üzerindeki baskıları böylesi bir küresel çerçevede okumak bizi doğru sonuçlara götürecektir.
Saldırılar güçlü oldukları anlamına gelmiyor
15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasının ardından ilan edilen OHAL ile derinleşmeye başlayan, başkanlık rejiminin tek adamın elinde tüm güçlerin toplandığı bir şekle bürünmesiyle ilerleyen otoriterleşme süreci, 2025’in başından itibaren muazzam bir ivme kazandı. Daha önceden “yerli ve milli” bir kılıfla savunulan, “teröre karşı” denilerek meşrulaştırılmaya çalışılan kayyımlar süreci, Kürt hareketinin ötesine geçerek CHP’li belediyelere uzandı. AKP, halktan 31 Mart 2024 günü kaybettiği yerel seçimlerin intikamını alıyor. Küçük yargı kliklerine dayanarak istediği belediye başkanını yolsuzluk ile suçluyor, olağan bir seçim ittifakı olan kent uzlaşısını suç ilan etmeye çalışıyor, “turbun büyüğü heybede” diye diye aylardır hiçbir dişe dokunur kanıt çıkmamasına rağmen kendisine oy vermeyen belediyeleri gayrimeşru yollarla paramparça etmeye çalışıyor. Şu an tüm anketlerde birinci sırada çıkan bir partiye bu kadar büyük bir saldırı dalgasının başladığı bir ortamda, elbette görüşlerini ifade eden tweetler atan insanlar, haber yapan gazeteciler, müvekkillerini savunmak isteyen avukatlar dahi hedef oluyor. “Etkin pişmanlık” adı altında insanları hukuksuzca hapse atıp sonra dışarı çıkmaları için bir şeyler “itiraf” etmelerini zorunlu kılan şantaj yöntemleri, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu geçirmeye çalışan bir azınlık iktidarının çaresiz çabaları olarak önümüzde duruyor.
Şundan emin olmalıyız ki AKP-MHP iktidarı bütün bu hamleleri çok güçlü olduğu için değil zayıfladığı için; iktidarını oluşturan ittifaklar sistemi kırılganlaştığı için yapıyor. AKP’nin 15 Temmuz sonrası MHP ve Ergenekon artığı devlet bürokratlarıyla kurduğu ittifakta bir rolü var. O da toplumun genelinin rızasını sağlamak ve iktidardaki bu koalisyonun sorunsuzca yönetmesini sağlamak. AKP liderliği bu özelliğini kaybettikçe gerginleşiyor, her yere kayyım atayan iktidar kendileri değilmiş gibi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yaptığı bir açıklamada Özgür Özel’e “milletin iradesi yalnızca sandıkta tecelli eder” diye çıkışıyor, bunu dedikten birkaç gün sonra bu kurumun başkanı kızağa çekiliyor.
19 Mart’ta yapılan hamlenin AKP açısından istenen sonuçları verdiğini söylemek mümkün değil. Akın Gürlek’e “yakın çizgide” haber yapan bir internet sitesi, ilk günlerde MASAK’ın “yolsuzluklarla ilgili” hazırladığı raporu cumhurbaşkanına şikâyet etmiş, bu raporun kendilerine gerekli doneleri sağlamadığını söylemiş, buna rağmen raporun altına hiçbir üst veya orta düzey MASAK yöneticisinin kendi ismiyle imza atamamasını da eleştirmişti. İnsanları içeri atıp sonra “itirafa zorlama” şeklindeki taktiğin bu çıkışsızlığın ürünü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Aylar geçmesine rağmen CHP’nin muazzam bir yolsuzluk ağı kurduğuna dair iddialar halkta hiçbir karşılık bulamamış durumda. Neredeyse tüm anketlerde AKP, CHP’nin 4-5 puan gerisinde gözüküyor. Üstelik CHP büyük veya küçük şehirlerde büyük mitingler yapıyor, dinamik bir teşkilatla hem kendi tabanını sürekli konsolide ediyor hem de muhalefetin daha geniş kesimlerini bir arada tutmaya yönelik hamleler yaparak muhtemelen 31 Mart 2024 yerel seçim sonuçlarının toplumda daha da kök saldığı bir durum yaratıyor.
Halka güvenmek
Bütün bunlara AKP’nin bir yanıt üretememiş olması, muhalefetin kimi kesimlerinde Erdoğan’ın “artık seçim yapmayacağı” şeklinde konspiratif ve pesimist bir hipotezi yaygınlaştırıyor. Elbette Erdoğan’ın son seçim sonuçlarından ve şu anki kamuoyu yönelimlerinden memnun olmadığı doğru. Halkın iradesini hiçe sayarak, seçilmişlere parmak sallayarak kendi yükselişini sağlayan dinamiklere düşman bir tutum içinde. Ancak Türkiye’de on yıllara dayanan, sayısız askeri darbe ile bile yıkılamayan bir seçim geleneği var. Türkiye halkı darbeciler veya demokrasiyi yok etmek isteyenler ne yaparlarsa yapsınlar, bir sonraki kavşakta gidip bu girişimlere karşı duran siyasi partilere oy veriyor. Ve 15 Temmuz darbesinde de görüldüğü gibi oy hakkını gasbetmeye çalışanlara karşı kararlı bir mücadele veriyor. Nasıl ki 15 Temmuz darbesine direnenler bu anlamda AKP’nin tabanından çok daha geniş bir toplumsal koalisyonu temsil ediyorduysa, 19 Mart’tan sonra İmamoğlu’nun etrafında oluşan hareketlilik de CHP’nin çok daha ötesinde kesimleri içine alan bir kitle dinamiğini temsil ediyor.
Dolayısıyla “seçimlerin artık olmayacağı” şeklindeki pesimist argümana karşı Türkiye halklarının, işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin bu demokratik kültürü koruma konusundaki kararlılığına güveniyoruz.
Ancak AKP-MHP iktidarının gidişi yalnızca seçimlere endeksli bir mücadeleyle gerçekleştirilemez. Bütün baskılara ve yoksulluğa karşı işçi sınıfının farklı bölüklerini bir araya getiren işyeri temelli mücadeleler, sokak eylemleri, üniversite hareketliliği olmadıkça otoriter bir iktidarın rakiplerini sindirmeye yönelik her zaman yeni girişimleri gündeme gelecektir.
19 Mart eylemlilikleri sürecinde inisiyatif alan, barikat yıkan ve öne çıkan öğrenci kalabalığı böylesi bir kitle dinamizmini sağlamak için bize umut veriyor. Bunun yanı sıra Mehmet Şimşek’in halkı gitgide yoksullaştıran neoliberal (sözde rasyonel) programına karşı mücadele eden, AKP il başkanlıkları önünde eylem yapan işçiler, Aile Yılı adı altında örgütlenen tüm nefret içerikli provokasyonlara karşı varlıklarını ve haklarını savunan kadınlar ve LGBTİ+lar, zeytinliklerini vermemek için direnen köylüler, 50 yıllık emeklerinin karşılığını almaya hazırlanan Kürtler, seçimleri aşan uzun soluklu bir mücadele hattını inşa edebilecek temel unsurları oluşturuyorlar.
Barış ve demokrasi mücadeleleri birbirinden ayrılamaz
Burada Kürtlerden bahsetmişken barış sürecine ayrı bir parantez açmak lazım. Dergimizin bu sayısında bu muazzam gelişmenin önemini anlatan farklı yazılar var. Ancak muhalefetin daha ulusalcı kesimlerinin, CHP’nin en sağ kanadından İyi Parti’ye, Anahtar Parti’den Zafer Partisi’ne aşağı yukarı %10’luk bir toplumsal tabakanın sesi çok fazla çıkıyor. Ve bu ses barış süreci nedeniyle Kürt siyasi hareketini ve Kürt halkını düşmanlaştırmaya, onları muhalefeti bu zor durumda yüzüstü bırakıp AKP ile işbirliği yapan bir güç gibi göstermeye çalışıyor.
Bu çizginin utanç verici tarihi, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi benzer iddiaların ortaya atılmasına dayanıyor. Hatırlanacağı gibi o dönem HDP barajları paramparça ederek AKP’nin tek başına iktidar olmasını engellemiş, bu tabloyu çözüm sürecinin bitirilmesi, HDP liderliğinin bütün önemli isimlerinin hapse atılması, 15 Temmuz’dan sonra AKP’nin bu iddiayı ortaya atanların çok sevdiği MHP ile ittifak yaparak “yerli milli” bir başkanlık rejimini kurması izlemişti. Bahsi geçen süreç içerisinde CHP “anayasaya aykırı ama evet” diyerek HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasına destek vermiş, Kürt belediyelerine atanan kayyımlara doğru düzgün bir ses çıkarmamıştı. Buna rağmen Kürt siyasetinin desteğiyle birçok büyük belediyeyi kazandı. Ve bugün gelinen durumda Kürtlere rutin olarak uygulanan şiddet ve baskı kendisine de uygulanmaya başladı. CHP liderliğinin ve içindeki birçok kanadın bugün “biraz daha doğru” bir noktada durduğunu teslim etmeliyiz. Fakat bu “Kürtler bizi satacak” şeklinde hezeyanlara sahip ulusalcı-ırkçı kesimlere bu tarihi hatırlatmak, tüm demokrasi ve özgürlük mücadelelerini “satanların”, özgürlüklere düşman olanların İyi Parti’den Zafer Partisi’ne, Fatih Altaylı’dan Yılmaz Özdil’e uzanan bir yelpazede olduğunu söylemek boynumuzun borcu.
Bununla birlikte, her ne kadar bugünkü çözüm süreci 2013-2015 arasında yaşanana kıyasla daha az “aşağıdan” dinamiği içeriyor, daha büyük ölçüde emperyalizmin hegemonya krizinin bölgede yarattığı sarsıntıların Türkiye devletindeki yankılarına yaslanıyor olsa da; bütünlüklü baktığımızda toplumun çoğunluğunu temsil eden partiler çözümün yanında duruyor. 2013-2015’teki sürecin doğrudan karşısında olan MHP bugün iktidarın ortağı ve bugün “devlet politikası” hâline geldiği açıklanan bu inisiyatifi gündeme getirme konusunda büyük rolü olduğu aşikâr. CHP ise 2013’te çözüm girişimini Anayasa Mahkemesi’ne taşıyan ulusalcı tutumdan çok daha pozitif bir rol oynuyor. Çözümün tarafı olan AKP ve DEM Parti ile yine dışarıdan destek sunacakların belirten Gelecek Partisi, DEVA gibi güçleri düşündüğümüzde, barışa karşı milliyetçi histeriyi yükseltmeye çalışanlar gerçekten çok küçük bir azınlık olarak kalmış durumda. Bunun yanı sıra, bahsettiğimiz “aşağıdan” dinamik de bir ölçüde varlığını koruyor; arada geçen 10 yıl ve olanca “yerli milli” propagandaya rağmen bugün Kürt sorunuyla ilgili gerçek tarihin halkın hafızasında olduğu gibi durduğunu, çözüm yanlısı argümanların da yeniden yeşerebildiğini rahatça görüyoruz.
Dolayısıyla bu durum, çözüm girişimlerini itibarsızlaştırmaya çalışan ulusalcı çizgiye karşı elimizi güçlendiriyor. Hem CHP’ye yönelen tüm saldırılara karşı mücadele eden dinamiğin bir parçası olup hem de barıştan yana olabilmemizi, burada Kürt halkının özgürlüğünü savunan bir pozisyonu koruyabilmemizi sağlıyor. Bu iki mücadeleyi birbirine karşıt konuşlandırmak, birinin diğerine zarar vereceğini iddia etmek her iki cephede de zayıflamamıza ve kayıplar yaşamamıza yol açacaktır. Hem otoriterleşmeye, baskılara, seçme seçilme hakkımızın elimizden alınması girişimlerine karşı çıkmak hem de Kürtlere uygulanan yüz yıllık devlet politikasının köklü biçimde değişmesini sağlayacak bir dönüşümde rol almak zorundayız.
Özgürlük işçilerle gelecek
Toplum her ne kadar bu iki ana gündemde de değişim isteği taşıyan ve eskisi gibi yaşamak istemeyen geniş kitleleri barındırıyorsa da, süreci egemenlerin arasındaki müzakerelerden çıkarıp aşağıdakilerin de inisiyatif alacağı bir durum yaratmakta bugün zorlandığımız apaçık bir gerçek.
Burada sosyalistlerin küçük güçleriyle mucizeler yaratacağı bir durumu beklemek gerçekçi değil. Ancak sendikaların, örgütlü işçi hareketinin daha fazla sahneye çıkacağı bir etkiyi yaratmak için elimizden geldiğince çabalamalıyız.
Hem demokratik hakların ve özgürlüklerin korunmasında hem de Türk-Kürt eşitliğinin ve tarihi bir barışın sağlanmasında işçi sınıfının sahneye çıktığı bir durumda kazanımlarımız çok daha fazla ve kalıcı olacaktır.
Ancak burada da böylesi bir işçi dinamiğinin egemen sınıfın tüm kanatlarından bağımsız hareket etmesini sağlamak zorunda olduğumuzu vurgulamak isterim. CHP’nin belediye işçilerine reva gördüğü muamelede, hayvanlarla ilgili katliam yasasının uygulanmasında birçok CHP’li belediyenin pratiğinde, bu egemen sınıf partisinin halka neden bir alternatif yaratamayacağının izlerini görüyoruz.
Demokrasi ve barış mücadelelerini birleştiren bir pozisyon, kendi etki alanını açabildiği ölçüde, AKP-CHP ikiliğinden bağımsız bir antikapitalist-özgürlükçü solun inşa edilebilmesi konusunda da umutlarımızı yeşertecektir.
Ozan Tekin
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)
*1917 Rusya’sında Şubat Devrimi’nden Ekim’e gidilen süreçte Bolşeviklerin sloganı ve ana siyasi çizgisi