Sorunun saptanması
Osmanlı İmparatorluğu çok sayıda etnik topluluktan oluşuyordu. 19. yüzyılda milliyetçilik akımları, İmparatorluk içinde de etkili olmaya başladı. Bu akımlar, öncelikle Balkanlar’da ortaya çıktı. İlkin Sırplar bağımsızlık için ayaklandılar. 1804’te ayaklanan Sırplar, 1812’de yapılan anlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu’ndan imtiyazlar kazandı. 1829 yılında Osmanlılara bağlı bir prenslik kuran Sırplar, 1878 yılında da bağımsızlık ilan etti. Öte yandan birçok isyan yapmış ve başarısız olmuş Yunanlılar, Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda 1829’da Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak ilk ulus devleti kurdu.
Osmanlı İmparatorluğu içinde Türkler, geç uluslaşan etnik unsurlardan biri oldu. 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığına son verdi. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden, Arnavutluk’tan Irak’a kadar ve Türkiye dâhil olmak üzere, on altı yeni ulus devlet çıktı. Son gelişmelerle şimdi bu sayı kırkı aşmış durumda. Bu süreçte iki etnik unsur uluslaşmasını tamamlayıp, bağımsız devletini kuramadı. Bunlardan ilki Ermenilerdir. İkincisi olan Kürtler ise oldukça geç bir tarihte ulus bilinci geliştirdi. Türkiye’de yaşayan Kürtler nüfusun ikinci büyük etnik grubunu oluşturuyor. Zazalar da Kürt nüfus içinde sayılıyor.
İsyanlar
Şimdi şu sorulabilir: Osmanlı İmparatorluğu’nda diğer etnik gruplar bağımsızlık için ayaklanırken Kürtler durumlarından memnun muydu? Genel Kurmay arşivlerine dayanılarak hazırlandığı söylenen çalışmaya göre 1806-1920 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı on üç büyük Kürt ayaklanması olmuş. Ufak çaplı isyanlar bu çalışmada anılmıyor. (Bu liste emekli bir subay tarafından gazeteci M. Ali Birand’a verilmiş ve 3 Ocak 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.) İlginç olan bu ayaklanmaların, neredeyse periyodik bir hal alması. Bunlardan 1881 yılındaki Ubeydullah İsyanı’nda Kürtlük bilincini çağrıştıran ifadelerin de kullanıldığına işaret ediliyor. Çünkü isyancıların talepleri arasında Kürdistan’ın bağımsız bölge olması isteği de var. Bu ayaklanmaların hemen hepsi kanla bastırılıyor. İsyan eden aşiretler sürgüne gönderiliyor.
Cumhuriyet döneminde ise Kürtler yirmi beş kere ayaklanıyor. Bunlardan ilki 1924 yılında Hakkâri’de. Bunun peşinden bazen aynı yıl içinde birkaç kere tekrar eden ayaklanmalar var. Yirmi dördüncü ayaklanma 1937 yılında Dersim’de. Bu ayaklanmadan sonra Kürt ayaklanmalarının sıklığı açısından bakılırsa uzunca bir ara var. 1978 yılında kurulan PKK’nin 1984 yılında Eruh kasabasını basmasıyla başlayan, bugüne kadar gelen ve Süleyman Demirel’in “yirmi beşinci isyan” dediği ayaklanma, Kürtlerin tarihindeki en örgütlü isyanı.
Asimilasyon
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi çıkardığı yeni bir yasaya dayanarak 1916 yılında Kürtçe isimleri değiştirmeye başlıyor. Bunu sürgün edilen Kürtlerin nüfusun yüzde 5’ini geçmeyecek şekilde Türk nüfus içinde yerleştirilmesi izliyor. Kuşkusuz bu, planlı bir asimilasyon politikasıdır. Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi ve çocuklara Kürtçe isim verilmesinin yasaklanması cumhuriyet Türkiye’sinde de devam ediyor. Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Dış İşleri Komiseri Çicerin’e yazdığı mektuplarda Kürdistan’dan bahsediyor. Bazı Meclis konuşmalarında Kürdistan ismini kullanıyor. Dahası Kürtler için özerk bir yapıyı savaşının sonunda önerdiği biliniyor. Buna rağmen 1923 yılından itibaren Kürdistan isminin kullanılmadığı görülüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikası, Kürt varlığını kabul etmemek ve asimilasyon üzerine kuruluyor. Bunun en çarpıcı ve tam bir karikatür örneğini Murat Belge epey önce Taraf Gazetesi’nde yazdı. Belge, sahaflardan aldığı ama onun eline geçmemesi gereken hizmete özel bir kitaptan aktarıyor: Kitap 1982 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Ankara Basımevi’nde hazırlanmış. Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar ismini taşıyor. Aynen alıntılıyorum:
“…Acaba gerçekten Kürt diye ayrı bir IRK var mıdır? Kürt sözü nereden gelmektedir?
KÜRT: Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz ve kış aylarında erimeyen karlar vardır. Bu karların üzeri, güneş açınca hafif eriyerek buzlaşır, camsı parlak ve sert bir tabaka ile kaplanır. Üst kısmı sert, altı yumuşak kalır.
Bu karın üzerinde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeri çöker ve Kart-Kürt diye ses çıkar. İşte bu sese izafen sıkışmış kara-yatkın kar Kürt kar veya kürtün denmektedir. (…)
Yüksek yaylalarda ve karlı bölgelerde yaşayan Türk’lere Kürdak’lar denmiştir”.
Gerçekten şaşılacak oranda naif, güldüren ifadeler ama bu “tez” yakın zamana kadar devletin resmi görüşü oldu.
1984 yılındaki Eruh kasabası baskınından sonra PKK’yı bastırmak için yüzlerce sınır ötesi askeri operasyon, defalarca sıkıyönetim ilanı, binlerce insandan oluşan koruculuk sistemi devreye girdi. Bu yıllar boyunca, milyarlarca dolar harcandı ve asıl önemlisi binlerce insan hayatını kaybetti. Bütün bunlardan sonra asimilasyon politikalarının, Kürt varlığını inkâr etmenin bir çözüm olmadığı neredeyse genel kabul görmüş durumda. Bunu gibi neredeyse genel kabul gören bir başka olgu da 41 yıldır süren savaşla sonuç alınamayacağı ve Kürt sorununun silahla bitirilemeyeceği. Sorunun silah yoluyla çözülemeyeceği düşüncesi, Türkler için olduğu kadar Kürtler için de geçerli. Bu sürecin sonuçlarından biri de Türkiye’de asimilasyon politikalarının tam anlamıyla ve geri dönülmez bir biçimde işlevini kaybetmesidir. Asimilasyon politikalarının anlamını kaybetmesi bir yana, Kürtler tam bir reasimilasyon süreci yaşamıştır.
2014 “Çözüm Süreci”, Türkiye’nin Kürt reformu girişimi
“Çözüm Süreci” diye adlandırılan ilk çaba; dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Kürt sorunu hakkında konuşurken “Güzel şeyler olacak” ifadesini kullanmasıyla başladı. Bu, yıllardır sürmekte olan Kürt sorununu çözmek için devletin bir hazırlık içinde olduğunu ilan etmekti. Türkiye’de ilk defa devletin Kürt sorunuyla doğrudan ilgili kurumlarının, çözüm konusunda uyum içinde olduğu duyuruldu. Bu kurumlar şu şekilde sıralandı: Cumhurbaşkanlığı, Hükümet, Genel Kurmay ve Milli İstihbarat Teşkilatı. Kuşkusuz yıldır savaşan ordunun, istihbarat teşkilatının ve siyasi otoritenin Kürt sorununu reformlarla çözmeyi istemesi, Türkiye’nin Kürt sorunu hakkındaki politikalarını tamamen değiştirmesi anlamına geliyor. Milliyetçi partiler bu reformları tartışmaya dahi yanaşmadı. Sosyal demokrat olma iddiasındaki CHP, bu açılımları neredeyse milliyetçi partiler kadar eleştirdi. O dönem Meclis’te 21 sandalyesi bulunan Kürtlerin, Demokratik Toplum Partisi (DTP) bu girişime destek olmakla birlikte, PKK ile görüşülmesi gerektiğini sürekli vurguladı. İktidar partisi ise son derece kararlı bir tutumla, ödenecek bedel ne olursa olsun bu reformların yapılacağını ilan etti. Ancak süreç bilindiği üzere başarısız oldu.
Türkiye Cumhuriyeti reform başlıkları
2014 yılında “Çözüm Süreci” girişiminde açıkça bir reform programı ilan edilmese de sorunun çözümü için atılacak adımların üç aşamalı bir sürece yayılacağı söylendi. O dönem atılacak adımlar şöyle sıralandı:
1) PKK’nın silah bırakması, reformlar için bir ön koşul olarak konuluyor. Silah bırakma durumunda sürecin çok hızlanacağı anlatılıyor.
2) Dağdaki PKK güçlerinin affedilmesi için formül aranıyor. Genişletilecek bir afla bu güçlerin yüzde 90’nın ceza almadan evlerine dönmesi sağlanacak. Örgütün 300- 400 kişi olduğu söylenen önderlerinin Avrupa dâhil olmak üzere yaşayacakları ülkelere gitmesi sağlanacak.
3) Öcalan’ın tutuklu bulunduğu İmralı Adası’ndaki tecrit koşulları kaldırılacak. 5-6 mahkûm daha yanına konulacak. (Bu hayata geçirildi).
4)Yurtdışında yaşayan Kürtlere vatandaşlık verilecek. Bu uygulamayla Türk vatandaşlığından çıkarılmış binlerce Kürt vatandaşlık hakkı kazanacak.
5) Kürt dili önündeki engeller kaldırılacak. Değiştirilmiş köy isimleri kaldırılıp eski Kürtçe isimleri verilecek. Çocuklara Kürtçe isim verilebilecek. Televizyonlar Kürtçe yayın yapabilecek. Cezaevlerinde tutuklular telefonla Kürtçe konuşabilecek. Üniversitelerde Kürt dili bölümleri açılacak. Kürt kentlerinde dağlara yazılmış olan “Ne mutlu Türküm diyene” vb. sloganlar silinecek. (Bunların da bazıları hayata geçirildi).
6) Uzun vadede anayasada değişiklik yapılacak. Türklüğe yapılan vurgular çıkarılacak.
Kürt tarafının reform beklentileri
Bu açıklamalar karşısında DTP Başkanı Ahmet Türk, “Dağ fare doğurdu” yorumunu yaptı. Öcalan ise bağımsız Kürt devletini çözüm olarak görmediğini aksine devletin kendisini bir sorun olarak gördüğünü duyurdu. Öcalan, ulus devletin aşılmaya başladığını savunuyor. Irak’ta Barzani’ye verilen türden bir federasyonu da istemediğini ekliyor. Öcalan, kendi çözüm modelinde devletin olacağını, diğer tarafta da demokratik Kürt ulusunun olacağını söylüyor. Kürtler devleti kabul edecek, devlet de Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını kabul edecek. Kuşkusuz bu, içi doldurulması gereken bir ifade. Devam eden Öcalan, bunun içinin nasıl doldurulacağının çok kaba başlıklarını da veriyor. Öcalan’ın çözüm önerisinin ana başlıkları şöyle:
1) Kürtlerin önündeki engeller kaldırılacak, her alanda örgütlenme özgürlükleri olacak. Demokratik bir ulus olarak varlık kazanacaklar.
2) Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütlenmesini, meclisini, belediyelerini kendisi kuracak.
3) Kendi öz savunma güçleri olacak. Bu güç Kürtlerin kendi arasındaki itilafları çözecek.
Öcalan’ın beklentileri en kaba hatlarıyla bu şekilde sıralanıyor. Ancak Kürt sorunu konusunda sembol isim olan İsmail Beşikçi farklı düşünüyor. Beşikçi, Kürt sorunu hakkında yazdığı kitaplardan dolayı 17 yıl hapis yatmış bir aydın. Beşikçi, Kürtlerin 40 milyonu geçen bir nüfusa sahip olduğunu hatırlatıyor. Bu kadar büyük bir nüfusun ne Birleşmiş Milletler’de ne Avrupa Konseyi’nde ne de İslam Ülkeleri Konferansı’nda hiçbir siyasi statüye sahip olmadığını tespit ediyor. Beşikçi, açıkça Kürtlerin federatif bir yapı olarak örgütlenmesinin, barışın sağlanmasının koşulu olduğunu düşünüyor. Kürtlerin gelecekte devlet kurma ihtimaline de ipotek konulamayacağını vurguluyor.
“Terörsüz Türkiye” başlığıyla yeniden
İlk olarak vurgulanması gerek nokta sanırım: Kürt sorununun müzakereler yoluyla çözülmesini savunan ve karşı çıkanların yeniden saflaşması. Bu kez süreç en radikal, en kararlı ifadelerle MHP’den geliyor. Kuşkusuz bu çok önemli ve çok kayda değer. Çözümün; en köklü milliyetçi parti tarafından talep ve ilan edilmesi, bir dengesizlik ya da benzer bir kavramla açılanamaz. Bu, dünya, Ortadoğu ve Türkiye konjonktürünün detaylı bir analizine ve yorumuna dayanıyor. Çözüm bayrağının MHP’nin elinde olmasının ilk ve pratik sonucu, çözüme en çok direnç gösterecek kesimin ikna edilmesine hizmet edecek olması. Ama bu, ilk akla gelen pek de derin olmayan bir tespit. Asıl mesele Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde Kürtlerin kazandığı konumla ilgili. Ortadoğu yeniden şekillenirken Kürtler siyasi bir aktör olarak beliriyor. Bu aktörle kurulacak ilişki, yeniden şekillenecek Ortadoğu’da nasıl bir rol alınacağı hususu açısından önem kazanıyor. Suriye’den başlayıp Irak ve İran’a ve tabi Türkiye’nin içinde devam eden bir Kürt kuşağı, İsrail ile Arap ve dahi savaştığı İran’la ilişkisi açısından olağanüstü bir önem taşıyor. Sadece bu değil: Suriye’deki yönetim değişikliği, Suriye’nin henüz dengeli bir yapıya kavuşmamış olması, Başta ABD olmak üzere çıkarını dayatan büyük güçlerin devreye girmesini getiriyor.
Üç (artı bir) tarz-ı siyaset
MHP: Devlet Bahçeli, yaklaşık olarak “PKK silah bıraksın, kendini feshetsin, Öcalan gelsin Meclis’te DEM grubunda konuşsun ve umut hakkından faydalansın” derken hakikaten yeni süreci en yüksek noktadan başlattı. Bunun çok tartışmaya yol açacağı açıktı. Ancak bu tartışmaların belirleyici bir anlamı yok. Bahçeli’nin çıkışı, yukarıda kısaca aktardığım konjonktürün, devletin ilgili kurumlarıyla analiz edilmesi ve yorumlanmasına dayanıyor. Bu analiz, MHP’nin geleneksel önceliğine uygun bir tutum almasını getiriyor. MHP, politik tutumunu, ülkenin bekası değerlendirmesine dayandırıyor. Dolayısıyla MHP, politik tutumunu beka tespitine bağlı olarak belirleyecek. Bu yüzden de MHP’nin yeni süreçte son derece kararlı duracağı öngörülmeli. Burada; politik tutuma yön veren başat tutamak, konjonktür analizi ve ülkenin bekası …
AKP: Kuşkusuz AKP, MHP’yi harekete geçiren analizlerden, MHP’nin çıkışından öncelikli olarak bilgi sahibi. Zira bu hamle kuşkusuz bir devlet politikası. İktidar partisinin temkinli tutumunu belirleyen, çözüm sürecinin iktidarını nasıl etkileyeceği konusundaki endişesi. Öyle ki politik tutumunu belirleyen koşulun, iktidarının devamına bağladığı, ülkenin bekası tespitleri ve iktidarını sürdürebilme arasında sıkıştığı görüntüsü veriyor. Bahçeli’nin devlet başkanının süreci üstlenmesi gerektiği mealindeki uyarıları, AKP’nin “işi yavaştan alma” kanaatine dayanıyor. Bu olgu, MHP ile arasında ciddi ve krize açık bir gerilim noktası olma potansiyelini taşıyor. Buna rağmen, bu süreçten bir başarı çıkarsa, bunun bütün siyasi meyvelerini toplayan tek parti olmak istiyor. “Terörsüz Türkiye” sürecini AKP, MHP ve DEM Parti’nin birlikte götüreceğini söylemek açıkça CHP’yi sürecin dışında tutmak anlamına geliyor. Bu da parti politikası değil ama ülke meselesi olan süreçte daraltıcı bir etki yapıyor. Dolayısıyla bir gerilim hattı oluşturuyor. Burada; politik tutuma yön veren başat tutamak, konjonktür analizi ve iktidarda kalmak…
DEM: Bu kez süreci bizzat Öcalan yönetiyor. İlk hamlede örgütünün kongresini toplayarak feshetti, ikinci hamlede silah bırakmayı başlattı. Belli ki buna uygun ve konuşulmuş adımların atılması beklenecek. DEM Eşbaşkanı, Kürt tarafının bir partiyle ittifak içinde olmadığını, devletle görüştüklerini söylüyor. CHP’nin sürece katılması gerektiğini vurguluyor. İlk hamlede yapılması beklenen, Meclis’te komisyon kurulması ve kimi tutsakların serbest bırakılması. Öcalan’ın ve DEM Parti’nin politik tutumunu, Kürtlerin çıkarları belirleyecek. Burada; politik tutuma yön veren başat tutamak, Kürtlerin kazanacağı konum…
CHP: Özgür Özel, açıkça süreci desteklediğini söylüyor. Sürecin dışında tutulmaktan dert yanarken, bir yandan da sürecin doğuracağı olası risklerden uzak kalarak, muhafazakâr seçmeni yanına çekmeye çalışıyor. Oysa AKP’nin oy kaygısıyla yaşayacağı sallantıları göz önüne alarak, çözümün asıl sahibi ve garantisi olduğunu ilan ederek davranması onu güçlendirecek. Burada; politik tutuma yön veren başat tutamak, konjonktür analizi ve iktidar alternatifi olmak…
Ne beklenebilir?
İlk handikap, Türkiye’de demokrasinin gelişmemiş olmasıdır. Sorunun Batı’daki örneklerindeki gibi çözülebilmesi için Türkiye’nin o ülkelerdeki demokrasi düzeyini yakalamış olması gerekirdi. İşte bu noktada bir kısır döngü oluşuyor: Kürt sorunu var oldukça Türkiye demokratik bir toplum olamıyor, demokratik olamadığı için de sorunu gerçek çözüm eksenine oturtamıyor. Ancak buna rağmen siyasi irade, çözümde ısrar ederse barış sağlanacaktır. Kuşkusuz bu, son derece sancılı geçecek bir süreçtir. Çözüm sürecinin ilerlemesinin önündeki içerden engeller, eski gücünü önemli oranda kaybetmiştir. Bu güçler, Kürt sorunu ile nasıl baş edileceği doğrultusundaki tezlerinde başarısız oldukları gibi uygulamalarında da başarısız olmuştur. Vesayetin parçalanması da Kürt sorununun çözülmesinin siyasi iradenin eline geçmesi olarak görülmeli. Yakın geçmişte, Kürt sorununun varlığının, vesayetin pekişmesinin yaslandığı olgulardan biri olduğu hatırda tutulmalı.
Yeni çözüm sürecinin ciddi bir paradoksu daha var: Bir yandan terör örgütü dediği yapıyla bir barış süreci sürdürürken, diğer yandan muhalefete karşı anti demokratik uygulamalar yapmak. Bu ikisinin birlikte sürdürülmesi neredeyse imkânsızdır. Hele Bahçeli’nin Öcalan’ın serbest bırakılması ve Meclis’te konuşmasını telaffuz ettiği bir dönemde, bu mümkün değildir. Kürt hareketinin de muhalefete karşı sürdürülen tutumlarda, iktidarı destekleyeceğini düşünmenin bir karşılığı yoktur. Kürt hareketi bunu yaparsa, kendisinin ortaya koyduğu yeni siyasi hattı tam manasıyla inkâr etmiş olur.
Muhalefet, daha sınırlı ifadeyle CHP, barış sürecinin teminatı olduğunun güvenini verebilirse, siyasi dengelerin yeniden kurulabilme imkânlarının önünü açabilir. Bu bahisteki handikap ise CHP’nin ulusalcı kanadıdır.
AKP’nin, Suriye ve İran’daki Kürt partilerinin PKK’yi takip etmesi ve silah bırakması beklentisinin bir karşılığı olduğunu düşünmek zordur. Zira Suriye konjonktürü, Türkiye konjonktürüyle benzer değildir. Orada YPG, stabil olmayan bir yeni iktidarla muhataptır ve çok farklı güçlerin savaş durumu vardır. İran’daki PJAK ise ABD ve İsrail’in iktidarı değiştirme muradında olduğu bir ülkedeki örgütlü güçtür. Batılı güçlerin ve İsrail’in ve hatta Azerbaycan’ın PJAK ile kurduğu ya da kuracağı ilişkinin, PKK ile kurdukları ilişkiyle aynı olması beklenemez. İran Kürt nüfusu Türkiye’den sonra ikinci büyüklüktedir. Kaynaklar İran Kürtlerinin 4 ila 8 milyon arasında olduğunu yazıyor.
Son olarak; 1978 yılından beri silah kullanan bir örgüt, “ben silahları bırakıyorum, demokratik siyaset yapmak istiyorum” dediğinde, “hayır senin silah bırakmanı kabul etmiyorum” demek mümkün değildir ve bu dünyaya anlatılamaz. Yeniden başlayan çözüm süreci (ya da ne ad verilirse verilsin), ona direnen gücü bertaraf etme potansiyelini taşıyor. Çözüme direnen gücün, bu direnci hangi saike dayanırsa dayansın, bertaraf olma riski vardır.
Sinan Özbek
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)