“Savaşın düşman için elverişli olduğu açıkken, savaşın bizim için elverişsiz olduğu besbelli iken, savaşı kabul etmek bir cinayettir ve bizim için elverişsiz olan bir savaştan kaçınmak için “zikzaklara, anlaşmalara ve uzlaşmalara” başvurmayı bilmeyen devrimci sınıf siyasileri beş para etmezler.[1]” (V. İ. Lenin)
Nazi Almanya’sının anayasa hukukçusu Carl Schmitt, 20’nci yüzyılın en tanınmış, bir o kadar da en tartışmalı anayasa hukuku ve uluslararası hukuk uzmanlarından birisidir. Tartışmalı olmasının nedenlerinin başında Nazi partisi üyesi olması geliyor. Schmitt 1932’de Siyasal Kavramı adında politik düşüncesinin zeminini oluşturan bir kitap yazar. Bu metninde çok keskin bir ayrımdan bahsederek kendinden önce gelen mevcut liberal fikirlere sert eleştirilerde bulunur. Schmitt’in bu ayrımı “dost-düşman” ayrımıdır. Peki dost ve düşman kimdir? Neye göre ve nasıl belirlenmektedir? Bu tartışmaların devamını bu yazı özelinde devam ettirmeyeceğim ancak bu yazıda düşüncelerimin daha net görülüp tartışılmasında bana kaynaklık eden metinler aracılığıyla yukarıdaki sorular üzerine daha detaylı okumalar yapılabilir.
Carl Schmitt’in “dost-düşman” ayrımı politik olanın tanımı bağlamında en çok tartışılan kavramlarından biridir. Ona göre politikanın özü, bir topluluğun kendi varlığını tehdit eden başka bir topluluğa karşı kendini tanımlaması ve konumlandırmasıdır. Bu tanım Türkiye Cumhuriyeti Devleti bağlamında tarihsel, güncel, birçok politik tartışmayı eleştirel biçimde anlamlandırmak açısından oldukça elverişlidir. Bu ayrımı Türkiye ölçeğinde eleştirel bir şekilde tartışmak için devletin neden sürekli bir düşman yaratma çabasında olduğunu da tartışmak gerekiyor.
Schmitt’in kavramı: Egemenlik ve dışlayıcılık
Carl Schmitt, sözünü ettiğimiz gibi politik olanın temelini “dost-düşman” ayrımına dayandırır. Bu ayrım hukuki değil varoluşsaldır: Düşman sadece farklı olan değil, varlığı kendi varlığını tehdit eden bir “öteki” olarak tanımlanır. (Schmitt, 2014)[2] Egemen ise bu ayrımı yapabilen ve olağanüstü hallerde “istisna hâline” karar verebilendir. 20’nci yüzyıl başından itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ile başlayan Türkçülük ve tek devlet, tek dil, tek ulus argümanları Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını hızlandırmış, Schmittyen açıdan bakarsak sürekli “düşmanlar” yaratmış ve bu düşmanlarla mücadeleyi her şeyin önüne koyarak “beka sorunu” adı altında Anadolu’yu kan gölüne çevirmekten geri durmamıştır. Etnik kimlikler Kürtlük, Ermenilik, Rumluk, Yahudilik, Çerkeslik, Süryanilik, Araplık vd. birer tehdit olarak algılanmış, bunların ortadan kaldırılması için asimilasyon politikalarından tutun da askeri operasyonlara kadar her şey denenmiş ve uygulanmıştır. Türkiye’de devletin inşası “dost” ve “düşman” ayrımıyla kendisi var etmektedir.
Cumhuriyet’in kuruluş sürecinden itibaren devletin siyasal kimliği, çoğunlukla bir “iç tehdit” mantığıyla şekillenmiştir. Kürt hareketi, sosyalist/komünist gruplar, özellikle Müslüman olmayan azınlıklar (Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler), devletin 3 Mart 1924 itibarıyla sınırlarını çizdiği İslam’ın dışında kalan İslamcılar, LGBTİ+’lar, Aleviler ve yakın dönemde egemenin kavramsallaştırmasıyla FETÖ gibi oluşumlar devletin dönemsel düşmanları olarak tanımlanmıştır. Egemen tarafından geliştirilen başka bir kavram olan “milli birlik ve beraberlik” söyleminin aslında bir dost grubu tanımladığını biliyoruz. Bu grup “Türk, Sünni, laik ya da devletin tanımladığı dinî normlara, ahlaki sınırlara uyan vatandaştır. Bunun dışına çıkanlar çoğu zaman “potansiyel düşman” olarak kodlanmıştır.
Bu yaklaşım Schmitt’in politik olanın doğasına dair iddiasını doğrular gibi görünse de çoğulculuğu dışlayan, baskıcı ve kutuplaştırıcı bir siyaset biçimini meşrulaştırır. Egemen devletin devamlılığı için düşman grup şarttır. Çatışma ve savaş elzemdir. Düşman grubun olmadığı yerde depolitizasyon yani politik olanın ortadan kalkacağı iddiası vardır. Hobbes’tan itibaren “minimum uzlaşma, güvenlik, açıklık, basiret ve barış imkânı sağlayan ortak öncüller bulma” umuduyla hareket eden modern politik düşünce çatışmayı bir veri, politik olguya içkin yapısal bir unsur olarak kabul ederek çatışmayı düzenlemenin ve nötralize etmenin yollarını aramıştır. Machiavelli ve Hobbes gibi çatışmanın yok edilemezliğini ve meşruiyetini kabul eden Schmitt bu süreci “nötralizasyon ve depolitizasyon” terimleriyle karakterize eder. (Turowski, 2012)[3]
Schmitt demokrasinin çoğulculuk ve uzlaşmaya dayalı doğasını reddeder. Çünkü düşman ebediyen var olmalıdır, kurulan “biz” varlığını buna borçludur. Bu amaç uğruna insanların açlığa, yoksulluğa ve sefalete mahkûm edilmesi, hatta her geçen gün ölmesi ve öldürmesi asla bir sorun teşkil etmemektedir.
Demokratik siyasetin özü, farklılıklarla birlikte yaşama kapasitesidir
Schmitt‘in dost ve düşman ayrımına dayandırdığı bu yaklaşım, Türkiye’de ve dünyada otoriter eğilimleri besleyen bir zemin sunar. Şu an zaten tam da böyle bir dönemden geçmiyor muyuz? Sağın ve otoriter liderliklerin yükselişiyle birlikte kapitalizmin mevcut krizleri de kendini daha şiddetli bir biçimde göstermektedir. Başta Ortadoğu olmak üzere savaşlar ve ekonomik krizler, yaratılan dost-düşman ayrımı egemen sınıflar için kullanışlı birer enstrüman olmaktadır. Son yıllarda Türkiye’de siyasal dil daha da Schmittyen bir eksene kaymıştır: İktidar bloku, “yerli ve milli” olanlarla olmayanları net biçimde ayırır. Muhalefet sıklıkla “terörle iş birliği” iddiasıyla düşmanlaştırılır. Sosyal medya ve medyada üretilen söylemler de dost-düşman mantığını yeniden üretir. Bu kutuplaştırıcı siyaset biçimi, toplumsal barışı zedeler, kamusal alanı daraltır ve herkesin yurttaşlık haklarını tehdit eder.
İşçi sınıfının mevcudu değiştirebilme gücünü arttırabilmesi ve birlikte yaşamın inşasında barış vazgeçilmez olandır
Schmittyen bir şekilde, egemen sınıfın politik hattını devam ettirebilmesi için sürekli çatışma ortamı yaratma gücüne yaslanarak politika üretme biçimi, işçi sınıfının devrimci mücadelesinde kendine asla yer bulamaz, bulmamalıdır. Çünkü savaş egemen sınıfın bir iktidar modelidir. İşçi sınıfının içinde milliyetçilik gibi egemen sınıfın fikirleri, işçi sınıfının birlikte hareket etmesini engelleyen oldukça güçlü ve her koşulda kullanışlı politik hatlar inşa eder.
Türkiye işçi sınıfı içinde onlarca etnik kimlikten, ulustan, inançtan ve cinsel yönelimden insanlar var. Bu sınıf ne zaman daha iyi bir dünya için mücadele etmeye girişse egemen sınıf, işverenler ve patronlar tarafından kıskaca alınır ve işçilerin birleşik bir mücadele vermesini engellemek için kollar sıvanır. Aynı okulda, fabrikada, tarlada, işyerinde birlikte çalıştığınız arkadaşınızın Kürt, Ermeni, Alevi, LGBTİ+ bireyi olması devlet tarafından “öteki” ve potansiyel düşman olarak tanımlandığı için her toplumsal gerilimde (çatışmalar ve savaş ya da iş bırakmalar, grevler) bu özneler, kendini geri çekmek zorunda kalmaktadır. Çünkü devletin “savaştığı” Kürtler ve diğer ötekiler herhangi bir fabrikada greve de katılmamalıdır, her an “terörist” damgası yiyebilir. Anlayış ve kavrayış böyle kurulmaktadır.
Örneğin kamu emekçileri özelinde düşünelim. Yıllardır hükümet yanlısı sarı sendikalar aracılığıyla çalışanlar yoksulluğa mahkûm edilmektedir. Sendikal mücadelede, devletin egemen fikirlerinin arkasına sığınarak sözde “politik değiliz biz” diyerek tam da Schmittyen bir perspektifle dost-düşman ayrımı yapan sendikalara bakabiliriz. Örneğin Eğitim-Sen’i diğer 56 eğitim sendikasından ayıran temel ayrım nedir? En temel çocuk ve insan haklarından biri olan anadilinde eğitim hakkını savunmaktır. Eğitim-Sen başta olmak üzere KESK sendikalarını egemen bir dilin arkasına sığınarak kriminalize etmeye çalışıp örgütlü mücadelesini büyütmek için gösterdiği çabayı hiçe sayarak “ama”ların ardına sığınanlar, Kürt ulusu ile Türkiye Devleti’nin arasında sağlanacak olan barış inşasının başlangıcından ve barıştan rahatsız duyacaklardır. Çünkü barış politik olanın dost ve düşman ayrımından kurtulması demektir. Barış işçi sınıfı içinde mücadele verenlerin kriminalize edilip terörist yaftası yapıştırılmasını engelleyecektir.
Her demokrasi mücadelesi verene, işçi sınıfının çıkarları için örgütlenip sokağa çıkana terörist yaftası yapıştırmak, işte bu dost ve düşman ayrımını sürekli diri tutmak isteyen egemen sınıfın en güçlü silahıdır. Barış işçi sınıfı için elzemdir. Örgütlü mücadelesinde kriminalize edilerek sürekli düşman olarak gösterilenler için barış ortamından daha elverişli bir ortam var mıdır acaba, fikirlerini örgütleyebilmek için? Kürtler ile barışmak, Türkiye’nin neredeyse yüz yıldır devam eden anti-demokratik yapısının değişimi için bir başlangıçtır. Kan, silah ve savaş işçi sınıfının içinde özgürlük ve demokrasi mücadelesi verenlerin savunusu olamaz. Ulusal kurtuluş mücadelesi verenler ile egemen sınıfa karşı emek mücadelesi verenler bu bağlamda aynı terazide tartılamazlar.
Geçmişin köhnemiş fikirleri genç kuşakların üzerine bir karabasan gibi çökmeye devam ediyor
Özellikle ulusalcı “Türkiye solu”, 2010’lu yılların başında konuşulup tartışılan birinci çözüm süreci dediğimiz dönemde de şimdi bir benzerini duyduğumuz söylemlerle barışın önünde duruyor, barışa karşı soru işaretlerini büyüterek kendini örgütlüyordu. Neydi bu fikirler? Dün, “AKP ile barış yapılmaz çünkü onlar İslamcı ve faşist.” Bugün ise “AKP ve MHP ile barış yapılmaz çünkü onlar faşist, devlet ile barış yapılır hükümetler ile değil, Kürtler kandırılıyor, Kürtlerin ağzına balı çalıp susturacaklar, barışı ancak “halklar” devrim ile birlikte yapabilir” gibi, hâlâ elli altmış yıl önceki kendi uydurdukları “solculuk”lara dayanarak, somut durumların somut tahlillerini yapma becerisine sahip olmadan bu düşüncelerle olaylara çözüm getirdiklerini düşünüyorlar.
Burada hem fenomenal hem de daha kötüsü etik bir dizi problemle karşı karşıyayız. Belediyelerine kayyumlar atanmış, binlercesi onlarca yıla mahkûm edilmiş, hemen hemen cezaevine girmemiş yönetici kadrosu kalmamış, her fırsatta köyleri yakılmış, sürgünlere gönderilmiş, dili, kültürü için bedeller üzerine bedeller ödemiş Kürt ulusal hareketine “kandırılıyorsunuz” demek, “siz bilmezsiniz biz biliriz” diyerek ikamecilik yapmak değil midir? Kandırılmak ile itham edilmek bir ulusa akılsızsınız demek değil midir? Bu tutumlar birer aymazlıktır.
Sosyalistlerin görevi ulusal kurtuluş mücadelesi veren her harekete “ağabeycilik” yapmak değil, koşulsuz şartsız onların mücadelesine destek vermektir. Barışı devlet ile yapmak gerekir denildiğinde akıllara gelen soru olan “peki o zaman devlet kimdir” sorusu değil midir? 20 yılı aşkın süredir tek başına iktidar olan iktidar partisini devlet olarak görmemek hangi somut durumun hangi somut tahlilidir? Dünyada birden fazla çözüm süreçleri yaşandı, hangi ülkede mücadele veren örgütler devletin sözcülerini reddedip “gerçek devlet” ile masaya otururuz dedi? İşçi sınıfının yerine kendinizi koyup onun düşüncelerini ilericilik-gericilik, aydınlanmış-cahil, bağlamında tartışmaktan ileri götüremeyenler, öznesi olmadığı özgürlük mücadelelerinde de ikamecilik yapmaktan geri durmuyor.
Bu köhnemiş fikirler kendini şimdi üretmedi, yarım asırdan fazla süredir, sahip oldukları Kürt nefretini bunun gibi fikirlerle örtmeye çalışıyorlar. Tıpkı 12 Eylül öncesi, “Ben Kürdüm ben de varım. Dilim, kültürüm asimilasyona tabi tutuluyor” diyen çeşitli Kürt örgütlerine, “Tamam, bekleyin bu sorunu da biz devrimden sonra çözeceğiz, şimdi zamanı değil, bölücülük yapmayın” demeleri gibi. Tekrarlamakta fayda var. Marksistler, ulusal kurtuluş mücadelelerinde ikamecilik yapmazlar, amasız, fakatsız, koşulsuz bu mücadeleleri desteklerler.
Kandan, ölümden ve savaştan beslenenler
Lenin’in de dediği gibi “barışın garantisi, işçi sınıfının örgütlü, bilinçli hareketidir.” Savaş, reddetmekle bitmez, tek taraflı olarak bitirilemez.[4](Lenin, 1977) Savaşın yarattığı yıkımın bedelini patronlar, sermaye ve egemen sınıf ödemiyor. Bu savaşın bedelini işçi sınıfının içindeki yoksulların, yoksul olarak doğan çocukları ödüyor. Kürt hareketinin her koşulda dilinden barış kelimesini düşürmemesine rağmen onlarca yıldır savaşın peşinden koşup barışı değil savaşı isteyenler, tam da Schmittyen bir perspektifle dost-düşman ayrımını diri tutup bu can pazarlarından beslenerek egemen sınıfın fikirlerine yaslananlardır. Çünkü onlar için hep bir düşman gereklidir, başka türlü varlığını idame ettirmesinin ihtimali bile yoktur. Bizler yoksulluk sınırının altında çalıştırılıyoruz, bunu reddediyoruz, bunu değiştirmek için mücadeleye girişiyoruz dediğimizde, emekçileri “teröristlikle” suçlayacak zeminlerinin kalmaması, barışın karşısında duranların en büyük korkusudur.
Lenin’in tüm dünyanın kana bulandığı birinci paylaşım savaşları sırasında dile getirdikleri, Lenin’i ağzından düşürmeyip ama her koşulda ikamecilik yapanlara cevap niteliğinde: “(…) gittikçe büyüyen halk yığınlarından gelen barış isteğine sosyalistler ilgisiz kalmalı anlamına mı yorulmalıdır? Asla! İşçilerin, sınıf bilinci taşıyan öncüsünün sloganları başka bir şeydir, yığınların kendiliğinden oluşan istekleri tamamen ayrı bir şey. Barış özlemi, “özgürlük” savaşı gibi, “ata topraklarının savunulması” gibi burjuva yalanlarına ve kapitalist sınıfın, halk kalabalığının aklını çelmek için uydurduğu benzer yalanlara karşı duyulan düş kırıklığının başlamakta olduğunu ortaya koyan çok önemli belirtilerden biridir. Sosyalistler bu belirtiye çok dikkat etmelidirler. Yığınların barış arzusundan yararlanmak için, her çaba gösterilmelidir.”5 (V.İ.Lenin, 1993)
Bugün Türkiye halkları tıpkı ilk çözüm süreci girişimde olduğu gibi yine “Barış” demekten geri durmuyor. Toplumun çok büyük bir kısmı yıllardır devam eden bu savaşa bir son verilmesini istiyor. Bu savaşın bitmesi için verilen çabalar yetersiz kaldığında, tekrar silahların konuşmaya başladığı koşulların oluştuğu durumlarda bile, işçi sınıfı yine yeniden barış demekten bir adım geri durmamalıdır. Barışı sahiplenip savaşı var eden tüm koşulların teşhiri ve buna karşı verilecek mücadele, işçi sınıfının boynunun borcudur. Savaş, kapitalist üretim ilişkilerinin kendini gösterdiği en şiddetli alanların başında gelmektedir. Tüm dünyayı tekrar kan gölüne çevirmek amacıyla davranan, bölgenin soykırımcı devleti Siyonist İsrail ile Filistin arasındaki savaş sadece o bölgenin sınırlarında kalmamaktadır. Nasıl kapitalizm küresel bir fikirse, kapitalizm ve son aşaması olan emperyalizm savaş olmadan kendi hegemonyasını kuramıyor ve savaşı işçi sınıfına ve halklara dayatıyorsa, işçi sınıfı da barışın kendisi için ne kadar olmazsa olmaz olduğunu örgütlü ve enternasyonal bir biçimde göstermelidir.
Tarih bizlere şunu göstermiştir: Türkiye’de, bölgede ve dünyada savaşlarda milyonlarca insan ölmeye devam ediyor, kalanlar zorunlu göçe tabi tutuluyor, yüz binlerce insan göç yollarında hayatlarını kaybediyor, ülkesinde kalabilenler de en kötü koşullarda yaşamaya mahkûm ediliyor. Savaş dönemlerinde yükselen milliyetçilik ve anavatan savunusu, işçilerin sırtındaki yüklerin katbekat artması demektir. Askeri harcamalara ayrılan milyarlarca dolar işçi sınıfının vergisiyle, emeğiyle, alınteriyle ortaya çıkan değerdir. Savaşın getirdiği silahlanma yarışı daha az hastane, daha az okul, daha az barınma ve daha az gıda demektir. F16 savaş uçağının sadece bir adet bombasıyla kaç tane okul yapılabilir? Bu bomba kaç hastaneye bedeldir?
2023 yılı TBMM bütçe görüşmelerinde HDP’nin “savaş bütçesi” tespitlerine karşı çıkan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli, “Güvenlik için çok büyük paralar harcanıyor” diyerek, mühimmat fiyatlarını açıklamıştı. Bütçeyi güvenlik harcamaları üzerinden savunan Canikli şöyle devam etmişti: ”(…) çok konuşulmuyor, çok gündeme gelmiyor ama bu toprakları savunmak için çok büyük paralar harcıyoruz. Türkiye üç ülkede toprak bütünlüğünü sağlamak için bugün asker bulundurmak zorunda ve güvenlik için çok büyük paralar harcanıyor. F-16’lardan atılan akıllı mühimmatın tanesi 400 bin dolardan 1,2 milyon dolara kadar çıkıyor.”
Kimden çıkıyor peki bu devasa paralar? Tabii ki işçi sınıfının yarattığı değerden, zenginlikten. Zenginliği üreten işçi, açlık sınırının altında çalışmaya zorlanırken, savaş tüccarları kârlarına kâr katmaya devam ediyor. Savaş zamanlarında işçiler daha uzun saatler, daha kötü koşullarda ve üstelik daha az ücret alarak çalışmaya zorlanıyor. Kadınlar ve çocuklar da bu çalışma koşullarından nasibini alıyor; cinsel tacizlerden, köle gibi alınıp satılmalara kadar. Ne yazık ki hepsini Ortadoğu bölgesinde yaşadık, deneyimlemeye de devam ediyoruz. Savaşın bilançosu gerek Türkler ve Kürtler, gerekse emekçiler, kadınlar, çocuklar için ortadayken; dünyada ve Türkiye’de barışın diliyle ve kardeşliğin umuduyla konuşmak işçi sınıfının tarihsel bir sorumluluğudur.
Barış halaylarının yerini tekrar savaş tamtamları da alabilir
Günümüzde, iktisadi krizler gibi savaşlar da kapitalizme içkin olgulardır. Yani kapitalizm ve savaşlar birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Çünkü kâr elde etmek için emek sömürüsünü esas alan kapitalist sistemin özünde çatışma vardır. İktisadi çıkar çatışmalarının olmadığı bir kapitalizmden söz edilemez. Savaşlar bu tür çatışmaların meyveleridir. Bu çatışmalar ise ulusal çatışmaları, nefretleri, korkuları ve silahlanma gibi savaşları provoke eden gelişmelere neden olmaktadır. Doğası gereği kapitalizm uluslararası gerginliklere neden olmakta, bu da savaşlara yol açmaktadır.[5] (Durmuş, Ekim 2015- Mart 2016)
Bu dönemlerde, barışın sesini yükseltme görevi, işçi sınıfının omuzlarında ağır bir yük iken, bu yükü bu kantar tartamaya da bilir. Barış halayları yerini tekrar savaş tamtamlarına da bırakabilir. Bu gayet olasıdır. Asla yılgınlığa düşmemek gerekiyor. Ancak şunun olasılığı yoktur. İşçi sınıfı kapitalist üretim biçimine karşı verdiği emek mücadelesinde asla ve asla savaşın yanında yer almak gibi bir gaflete düşemez. Bunu Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da ve Almanya’daki gelişmelerle işçi sınıfı deneyimlemiştir. Savaşın yanında yer almak, savaşın sesini yükseltmek, barışı kriminalize edip milliyetçiliği yükseltmek egemen sınıfın politik savunusudur. Barış çabası geriye de düşebilir ancak bizlerin görevi işçi sınıfı içinde barış düşüncesinin netliğini hiçbir milliyetçi, ulusalcı savruluşa düşmeden savunmaktır.
Schmitt’in yarattığı egemen sınıfın devlet tahayyülünde var olan dost ve düşman ayrımı, 20’nci yüzyıl ulus devletleri tarafından ellerindeki tüm güçler kullanılarak sonuna kadar yapıldı. Dünya; uluslar, halklar, etnik kimlik ve kültürler için adeta bir cehenneme çevrildi. Halklar arasındaki savaşın tek bir kazananı vardır: Egemen sınıf ve destekçileri. İşçi sınıfının egemen sınıfa karşı vereceği mücadelede ise kazanan tüm etnik, dini, kültürel, cinsel, varoluşsal farklılıklarıyla dünya halkları olacaktır.
Barışı kazanmak için yukarıdakilerin lütfettiklerine karşı aşağıdan büyüyerek gelişen, kendini hem teoride hem de pratikte gösteren örgütlü bir mücadeleden başka çıkış yolumuz yoktur. Sınıfsız, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için:
“Ne halklar arası savaş ne sınıflar arası barış”
Şafak Ayhan
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)
Kaynakça
Durmuş, M. (Ekim 2015- Mart 2016). Savaşlar ve İşçi Sınıfı. Türk Tabipler Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, 29-44.
Lenin. V.İ. (2003). Lenin içinde, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı (s. 65). Eriş Yayınları.
Lenin, V. İ. (1977). Barış İçinde Bir Arada Yaşama . Ankara: Ser Yayınevi.
Schmitt, C. (2014). İstanbul: Metis Yayınları.
Turowski, F. G. (2012). Politik Olan’ın Nötralizasyonu ve Devrimci Politika: Carl Schmitt’in Marx Okuması . Kaygı, s. 139-158.
Lenin. V.İ. (1993). Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları. Ankara: Sol Yayınları.
[1] V.İ, Lenin. (2003). “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Eriş Yayınları, s.65
[2]Schmitt, Carl. (2014). Siyasal Kavramı, 3. Baskı, (İstanbul, Metis Yayınları,2014), s.57-58
[3]Günsoy Kaya, F. (2012). Politik Olan’ın Nötralizasyonu ve Devrimci Politika: Carl Schmitt’in Marx Okuması. Kaygı. Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi(19), 139-158.
[4] Lenin, V. İ, Barış İçinde Bir Arada Yaşama, Ser Yayınevi, Ankara, 1993
[5] Mustafa Durmuş, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık Ve Güvenlik Dergisi, Savaşlar Ve İşçi Sınıfı, Ekim 2015-Mart 2016, sayfa 29-44.