Kutsal aile söylemine karşı yaşamda ısrar: Kadınların ve LGBTİ+’ların özgürlük mücadelesi

Aile Yılı ne anlama geliyor?

2025 yılının Ocak ayında Cumhurbaşkanlığı tarafından “Aile Yılı” ilan edilmesi ile devletin toplumsal yapıya ilişkin önceliklerini, ardından kadınlar ve LGBTİ+ mücadelesine karşın ideolojik bakış açısını açıkça ortaya koyduğunu görmüş olduk. Tematik olarak belirlenen bu yılın “milli ve manevi değerlerin taşıyıcısı” konumuna alınarak kutsanan aile, normatif düzeni yeniden üretmenin aracı olarak kurgulanıyor. Bu idealize edilen aile tanımının dışında kalan kadınlar ve LGBTİ+’ların özgürlük mücadelesini ve bu mücadeleyi daha görünür kılmak her gün daha elzem hale geliyor.  

Özellikle devletin kendi ideolojik kodlarını ve bekasını korumasının da bu “güçlü aile ve güçlü toplum” ifadesinin arkasında olduğunu ve aynı zamanda bu normatif dayatmalarının içerisinde toplumu kendisinin ortaya koyduğu etiketlere karşı bir araya getirmenin aracı olduğunu da açıkça ortaya çıkarıyor.  Peki, bu tematik aile yılı ile birlikte önümüze serilen “Kutsal Aile” hangi türden aileyi ya da makbul olarak kimi tanımlar? Hangi kimlikler bu ailenin içerisinde kendine yer bulur? Buradaki aile modeli elbette heteroseksüel, çocuklu, ataerkil yapıya uygun geleneksel bir aile planlamasına karşılık gelir. Kadınların bu yapı içerisinde yeri; anne, ev hanımı, fedakâr bir eş ve itaatkârlıkla tanımlanırken LGBTİ+’lar bu modelin tamamen dışında kalan hatta tehdit olarak görülen bir yerdedir.  

Öyleyse resmi olarak ilan edilen bu yılın içerisinde kendini dışarıda bırakan kadınlar ve LGBTİ+ lar nerede durmaktadır? Aile politikaları adı altında şekillenen bu ideolojik çerçeve, kimi korumakta ve kimleri tamamen görünmez kılmaktadır?

Bu aile kimin ailesi?

Toplumun değişmez, en önemli ve en küçük yapı taşı olarak görülen aile, çoğu zaman doğal, evrensel, dokunulmaz, kutsal ve değişmesi zor bir yapıymış gibi sunulur. Ancak sosyal bilimler alanındaki feminist ve queer yaklaşımlar, aileyi doğallaştırılmış değil, tarihsel olarak inşa edilmiş, ideolojik ve politik bir kurum olarak ele alır. Bu bakış açısı, aileyi yalnızca bir yaşama ve üretim birimi değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin, iktidar ilişkilerinin ve normatif düzenin yeniden üretildiği bir alan olarak değerlendirir. Feminist kuram açısından aile özellikle ataerkini en temel dayanaklarından biridir. Kadını rahatça içeride konumlandıracak, sahiplik konumuna alabilecek, şekillendirebilecek, emeğini görünmez kılacak ve itaatkâr olmanın koşulların sağlayacağı en temel birimdir. Aile birimi, ikinci dalga feminizmden bu yana tartıştığımız “kadının ev içi emeği” görünmez kılındığı, emeğin karşılıksız bir fedakârlıkla yapıldığı ve kadının ikincil bir konuma sabitlendiği bir yapı olarak öne çıkar. Yalnızca annelik ve eş kavramları altına konumlanan kadın, aile içerisine kendi benliğini tamamen unutarak hem duygusal hem ekonomik sömürünün nesnesi haline gelir. Bu bağlamda aile kadınlar için güvenli bir alan değil kontrol, baskı, duygusal sömürü ve çoğu zaman şiddettin meşrulaştırıldığı bir alan haline gelir. Kadına şiddete yönelik ve kadın cinayetlerine yönelik veriler de Türkiye’de kadınların en çok aile içinde ve yakın çevreleri tarafından şiddette uğradığını ve öldürüldüğünü açıkça gösteriyor.[1] Cinayetlerin failleri arasında en sık eski eşler, eski partnerler, abiler ve oğullar yer alıyor.

Queer Kuram aile kurumunun yalnızca bir sevgi ve dayanışma alanı değil, aynı zamanda heteronormatif düzenin yeniden üretildiği ideolojik bir araç olduğunu ortaya koyar. Aile yalnızca heteroseksüel bir birliktelik idealini değil, belirli bir toplumsal uyum idealini de dayatır. Heteroseksüel evlilik modeli yalnızca LGBTİ+ bireyleri değil, çocuksuz olmayı seçenleri, evlenmeyi reddedenleri ya da alternatif yaşam biçimlerini benimseyen herkesi “anormal” ve “marjinal” olarak konumlandırır. Böylece aile, yalnızca bir aidiyet alanı değil, bir dışlanma mekanizmasını da oluşturan bir alana dönüşür. Türkiye bağlamındaysa aile, hegemonik değerlerle birlikte hem dini hem de milli değerler adı altında kutsal ve dokunulmaz bir alan haline gelmiştir. Dolayısıyla devlet politikalarına ve toplumsal olarak aileye yöneltilen her eleştiri saldırı ve tehdit olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım LGBTİ+ bireylerin “aile dışı” hatta “aile düşmanı” olarak gösterilmesine, feminist hareketinse toplumu “bölücü” olarak damgalanmasına yol açmaktadır.

Aile yılı yalnızca sembolik bir açıklama değil aynı zamanda devletin aile kurumunu merkezine alan ve sonrasında kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik tehditlerini ve yasaklamalarını da beraberinde getirdi: Aile yılı ile birlikte gelen “normal doğum” adı altında kadınlara karşı yapılan baskıcı politikalar… Kadınları ve anneleri her alanda yetersiz hissettirmeye dair işlenen düzenlemeler… Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yayımlanan belgelerde “aileyi koruma ve güçlendirme” vurgusu yapılırken aileye yönelik tehditler olarak sunulan modern yaşam biçimleri, bireyselleşme, cinsel yönelim farklılıkları ve kadın hakları mücadelesi dolaylı biçimde hedef gösterilmiştir. Bununla birlikte feminizm ve LGBTİ+ mücadelesinde oldukça önemli olan toplumsal cinsiyet kavramı, cinsiyetsiz, queer gibi kavramların da yasaklanması özgürlük mücadelesine yapılan darbenin en açık göstergesidir.

Ailede kadının tamamen geleneksel kodlarla “ana” erkeğin ise “reis” olduğu roller yeniden üretiliyor ve bu kodlara karşı çıkan her düşünce yapısı bir tehdit olarak algılanmaya doğru yönlendiriliyor. Kadınların ve LGBTİ+’ların özgürlük mücadelesi ise aile kurumuna zarar veren sapkınlıklar olarak yasaklanmaya günbegün devam ediyor. Bu dışlayıcı yaklaşımın en somut sonuçlarından biri kadınların ve LGBTİ+ bireylerin deneyimlerinin sistematik olarak görünmez hale getirilmesidir. Kadın cinayetleri, ev içi şiddet, nafaka hakkı gibi sorunlar “Aile Yılı” gündeminin dışında bırakılırken; LGBTİ+ bireylerin karşılaştığı ayrımcılık, şiddet ve nefret söylemi, LGBTİ+ cinayetleri görmezden gelinmiş ya da meşrulaştırılmıştır. Özellikle pride etkinliklerinin yasaklanması, LGBTİ+ derneklerine yönelik baskılar, bu resmi vizyonun uygulamadaki yansımalarını açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak bu baskıcı yapıya karşı gelişen bir direnç hattı da vardır. Kadın örgütleri, feminist inisiyatifler ve LGBTİ+ aktivistler “Aile Yılı” söyleminin ardında gizlenen ideolojik yönlendirmeyi teşhir ederek, alternatif yaşam biçimlerini savunmaya ve görünür kılmaya devam etmektedir. Bu mücadele basitçe bir talep değil; aynı zamanda bir yaşam hakkı mücadelesidir.  Queer kavramı başlangıçta “sıra dışı” gibi anlamlara sahip olduğu düşünülse de zamanla LGBTİ+ hareketi içerisinde önemli bir yere oturmuştur. Queer kavramı[2] LGBTİ+ hareketi için artık şemsiye bir terim haline gelip hareket içerisinde politik bir strateji ile sahiplenilmiştir.

Normal olan kim?

Normal kavramı tanımı gereği dışarıda bırakılan ve “normal olmayan” bir “anormal”i beraberinde getirir. Normalize etme süreçleri ve bunun üzerinden işleyen politikalar bu iki kavramın karşıtlığını yaşatmak üzere kurulur. Normal olanlar bu süreç içerisinde üretilen normlara uyan bireylerdir. Anormal kişi ise her alandan dayatılan bu standartlara uymayan kişiler olacaktır. Bu normallik ölçütlerinin dışına çıkmak toplum tarafından size yakıştırılan “acayip”, “hasta” “sıra dışı” gibi kavramların içine girmeye yol açacaktır. Örneğin heteronormatif[3] bir yapıya sahip olan toplumlarda queer oluşu topluma açmakla birlikte kişinin toplum tarafından yaşadığı dışlanma durumunu açıkça görebiliriz.

İktidar sisteminin dayattığı ve korumaya aldığı heteronormatif yapılar “zorunlu heteroseksüellik” ilkesi üzerinden işler. Kadın ve erkek dışında kalan cinsiyet kimliklerini yok sayar, bastırır, gelişimsel bir hata olarak görür. Judith Butler, zorunlu heteroseksüellik kavramını “heteroseksüel matris” olarak tanımlar. Cinselliği yalnızca iki cinsiyet temelli olarak kadın ve erkek üzerinden varsayarak vebu varsayımı kendi ölçülerine göre doğallaştırılmış hale getirerek topluma doğal olanın heteroseksüellik ve gelişimsel olarak bir hata ve hastalıklı olanın bu iki cinsiyetin dışında kalanlar olduğunu dayatmaya çalışır. İktidarın ürettiği bu heteronormatif yapı yalnızca cinsel yönelimleri değil toplumsal cinsiyet kimliklerini de şekillendiren ve sınırlandıran geniş bir alana sahiptir. Bu heteroseksüelliğin beraberinde getirdiği “kadın ve erkek” algısının ve bu cinsiyetler üzerine oluşan kodların yeniden üretimini sağlayarak bu kodlara uymayanları marjinal hale getirir ve böylece hem normalize edileni hem de kendi iktidar sistemini daha fazla sürdürülebilir hale getirir.

Türkiye’de LGBTİ+ hareketi 1980’lerden günümüze kadar uzanan bir tarihe sahip. İlk olarak trans kadınların liderliğinde yapılan bir açlık grevi hareketiyle başlamıştır. İlk olarak Radikal Demokratik Yeşil Parti çatısı altında toplanan LGBTİ+ hareketi burada sınırlı kalan hareketini bağımsız politik toplumsal özne konumuna getirebilmek için yıllarca mücadele verdi. 1994’te Kaos GL, Türkiye’nin ilk LGBTİ+ dergisi olarak yayına başladı. LGBTİ+ mücadelesi 2000’li yıllardan sonra 1 Mayıs, 8 Mart gibi günlerde yapılan eylemlerde görünür olmaya başladı. 2003 yılında ise Kaos GL aracılığıyla İstanbul’da ilk Onur Yürüyüşü gerçekleşti. Bu hareket sonrasında Türkiye genelinde diğer şehirlerde LGBTİ+ dernekler, öğrenci toplulukları ve aile destek grupları ortaya çıkmaya başladı.

Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin temel talepleri anayasada “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin açıkça yer alması, “genel ahlak” gibi tehdit edici ve muğlak ifadelerin ortadan kaldırılması ve nefret söylemlerine karşı etkili yaptırım mekanizmalarının oluşturulmasıydı. Ancak günümüzde LGBTİ+’lara yönelik sistematik şiddet ve nefret, doğrudan iktidar eliyle yeniden üretilmeye başlanmış durumda. LGBTİ+ bireyler; “fıtrata aykırı”, “sapkın” gibi dışlayıcı söylemlerle toplumun dışına sürüklenmekte, mücadele ettikleri her alan ellerinden alınmaya çalışılmakta, “toplumsal cinsiyet” ve “cinsiyet kimliği” gibi kavramlar yasaklanmakta ve bu süreç ciddi yaptırımlarla hatta orantısız şiddet ve güç kullanılarak sürdürülmektedir. İktidar feminizm ve LGBTİ+ mücadelesini sistematik olarak kriminalize etmeye ve “aile karşıtı”, toplumda tehdit unsuru oluşturacak yapılar olarak lanse etmeye devam ediyor. Yasaklara ve baskılara rağmen hareket dağılmadı, aksine yeni mecralarda güç kazandı. LGBTİ+ hareketi, feminist hareket, ekoloji hareketi ve işçi hareketi ile daha fazla kesişimsel mücadeleler içinde yer almaya başladı.  Bugün Türkiye’de nefret suçu tanımı Türk Ceza Kanunu’nda sınırlı bir biçimde yer alıyor fakat “cinsel yönelim “cinsiyet kimliği” gibi kavramlar bu tanımın içerisinde yer almıyor. Bununla birlikte kadına ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet ve nefret suçu her geçen gün daha da artıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği gibi kavramlar Milli Eğitim müfredatından, kamu politikalarına, dijital alanlara kadar uzanan bir yasağa ve kontrole tabi tutuluyor. Bu tanımların görünür olması LGBTİ+ ve kadın hareketinde aynı zamanda ötekileştirilmiş tüm kimliklerin de özgürlük mücadelesini doğrudan etkiliyor.

Aile yılı içerisinde sürdürülmeye politikalardan bir diğeri de kadının evde görünmez olan ve yok sayılan emeğinin “normal” ev “doğal olan” adı altında gösterilmeye çalışılmasıdır. Kadınların yıllardır mücadeleyle kazandıkları haklarını, kamusal alanda görünür olmaya dair yürüttükleri mücadeleyi geriye götürmeye ve kadını tekrar görünmez alana ve itaatkâr alana hapsetmeye devam etmektedir.  Kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi yıllardır Türkiye’de benzer dışlanma ve baskılanma politikalarına maruz kalmıştır. Farklı toplumsal konumlar ve deneyimler üzerinden özgün talepler geliştirmiş olsalar dahi birlikte ilerleyen iki mücadele hattıdır. Bunlara rağmen çoğu zaman aynı devlet şiddeti, patriyarka, neoliberal sömürü, heteronormatif politikalar tarafından hedef alınan ve bastırılan mücadeleler olmuştur.

Bu iki mücadele hattında hedef olan yalnızca bireysel kimlikler değildir. Yaşam kurma, dönüştürme, birlikte var olma ve dayanışma alanlarına dair bütün olanakları yok etmeye dayalı bir sistemle karşı karşıya kalınır. Bu iki mücadele arasında kurulan bağlar yalnızca ortak bir dayanışma refleksi ile değil birçok alandan saldıran politik baskılara karşı yapısal bir çözüm arayışı içerisinde birleşmektedir. Kadın hareketinin uzun yıllardır sürdürdüğü aile, şiddet, bakım emeği ve kamusal temsiliyet mücadeleleri LGBTİ+ bireylerin cinsiyet kimliği, yönelim, görünürlük ve eşit yurttaşlık mücadeleleriyle birleştiği ölçüde daha etkili, dönüştürücü ve görünür olabilmektedir. Bugün Türkiye’de iktidar tarafından hedef gösterilen ve tehdit oluşturan bu kesişimsel iki hat sadece teorik bir bağ değil pratik bir direnişe dönüşmüştür. Cinsiyetçi iktidar dili, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, Onur Yürüyüşü yasakları yalnızca kadınlar ve LGBTİ+ bireyleri hedef almakla kalmamakta özgürlük, eşit yurttaşlık, iyi ve adil yaşam taleplerini de bastırmaya ve yok etmeye çalışmaktadır.

Zeynep Ünal

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)


[1] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2023 Yıllık Veri Raporu’na göre de kadın cinayetlerinin %41’inde fail, kadının evli olduğu erkek, %14’ünde kadının birlikte olduğu erkek, %11’inde bir tanıdık, %9’unda eskiden evli olduğu erkek, %6’sında oğlu, %6’sında akrabası, %5’inde eskiden birlikte olduğu erkek, %3 baba, %3 kadının kardeşidir.  2024 yılında Türkiye’de öldürülen kadınların neredeyse tamamı (%97,5), tanıdıkları erkekler tarafından öldürülmüştür. Kadın cinayetlerinin faili olarak ilk sırada %42 ile yine evli olduğu erkek yer almaktadır.

[2] Patrick S. Cheng’e göre queer dört şekilde tanımlanabilir: LGBT+ bireyleri kapsayan şemsiye terim olarak, hiçbir cinsel kimlik kategorisine ait olmak istemeyen bireylerin kullandığı tanımsızlık tercihi olarak, cinsiyet ve cinselliğe dair normlara karşı radikal politik bir duruş olarak, akademik bir teori ve eleştirel yaklaşım olarak.

[3] Heteronormativite, toplumun sadece heteroseksüelliği “doğal, normal ve ideal” kabul ederek diğer tüm cinsel yönelimleri marjinalleştirdiği, heteroseksüel olmayan bireyleri dışladığı, bastırdığı, yok saydığı, kadın-erkek ikiliğine dayalı cinsiyet sistemini yeniden ürettiği bir iktidar sistemidir.

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…