2025 belki de AKP’nin iktidarda olduğu yılların içerisinde en sert geçeni oldu. Gazetecilere, siyasetçilere, muhalefetin çeşitli unsurlarına, kitle örgütlerine, televizyon kanallarına, göçmenlere, LGBTİ+lara, kadınlara ve tüm ezilen kesimlere yönelik baskının seviye atladığı bir dönemden geçtik. Ve bu dönem 2026’ya girilirken bitmiş değil. Dünyada sertleşen ortam, emperyalizmin krizinin ABD’yi başka bir ülkenin cumhurbaşkanını tamamen hukuksuzca kaçıracak kadar “çılgınca” bir noktaya sürüklemiş olması, Türkiye’deki otoriterleşme dalgasının da kendi kendine normalleşmeyeceğine dair önemli bir işaret.
AKP’nin krizi
Erdoğan ve etrafındaki liderlik, ilk kez, seçimleri kaybetmelerinin daha yüksek ihtimal olduğu bir ortamda siyaset yapıyor. 31 Mart 2024 seçimlerinde ortaya çıkan ve CHP lehine olan toplumsal manzara kökleşmeye başladı. 2025 yılında yapılan anketlerin yüzde 63’ünde CHP, AKP’nin önünde gözüküyor. Bu durum, önceki yıl yerel seçimlerin hemen ardından AKP’yi tabiri caizse ters ayakta yakalamıştı. Önce Özgür Özel ile bir “normalleşme” süreci başlattılar; ancak burada AKP’nin kendi doğrularını muhalefete dayatmasından başka bir hamle yapmadıkları için süreç tıkandı. Daha sonra küresel ve bölgesel gelişmelerin ışığında ve daha çok MHP’nin inisiyatifiyle başlatılan Kürt sorunundaki çözüm sürecini CHP’ye karşı kullanmayı denediler. Bundan da fazla sonuç alınabildiği söylenemez.
2025 yılının başından itibaren ise CHP’li belediyelere yönelik saldırı dalgası çok daha sertleşti. Konu mart ayında Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ertesi gün tutuklanması ve yolsuzluk suçlamalarıyla İBB’ye yönelik bir dizi operasyonun bunu izlemesiyle zirvesine ulaştı. Bu noktadan sonra CHP’nin çok sayıda belediyesi AKP elindeki yargı kliklerinin hedefi olmaya başladı. Kimi zaman bu operasyonlara MHP tarafından ufak tefek itirazlar yükseldi, kimi zaman dosyaları kabul edip işleme alacak mahkemeler bulmakta zorlanıldı. Belediye meclislerindeki üyeleri tutuklayarak olası bir oylamada soruşturmaya uğrayan başkanın partisinin el değiştirmesi gibi yarı-meşru, gayri meşru tüm yollar denenerek yerel seçim sonuçları tersine çevrilmeye çalışıldı.
Bütün bu saldırganlığa bir dönem CHP’nin liderliğini değiştirmeye yönelik bir girişim de eklendi. Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin, Barış Yarkadaş gibi isimlerin etrafında AKP yanlısı bir grubun mahkeme eliyle CHP’nin başına getirilmesi girişimi, asıl olarak partide bu yıpranmış isimlerin etrafında çok küçük bir kesim toplansa dahi bunun AKP’yi öne geçirmeye yeteceği öngörüsüne dayanıyordu. Ancak hukuki ve toplumsal olarak AKP’yi çok zorlayacak bu girişim, bir dizi hayal kırıklığıyla birlikte başarısızlığa uğradı ve fiyaskoya dönüştü.
CHP’nin ritmi ve dezavantajları
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı sürecin ardından Özgür Özel’in öne çıktığı CHP liderliği, sürecin kendisini sıkıştıran gelişmelerine karşı yanıt vermek için kitlesel bir seferberlikten başka bir seçeneğin fazlaca kalmadığını idrak etti. Sürekli olarak sokağa çıkmanın “AKP’nin işine yarayacağını” iddia ederek her kritik gelişmede halka “itidal” tavsiye eden, Kılıçdaroğlu döneminde başlatılan ancak daha sonra da devam eden tamamen sandık merkezli strateji terk edildi. Önce Saraçhane’de İBB’ye kayyım atanmasını engellediğini söyleyebileceğimiz yüz binlerce kişilik mitingler günlerce sürdü. Maltepe’de milyonluk bir miting daha örgütlendi. Bunun ardından hem İstanbul’un çeşitli ilçelerine hem de diğer illere yayılan bir halk buluşmaları süreci başladı. Buralarda Yozgat’tan Çankırı’ya CHP’nin geleneksel olarak zayıf olduğu yerler de dahil olmak üzere birçok merkezde geniş kalabalıklar ana muhalefetin çağrısı etrafında toplandı. CHP bu sayede kendi tabanını konsolide etti, hatta belki haksızlıklara ses çıkaran kesimlerle birlikte biraz genişletti ve örgütlerini diri tutmayı başardı. Belki de 2002’den beri ilk kez böyle bir durum oluşuyor. AKP bütünüyle devletin ve bürokrasinin partisi konumuna indirgenirken, CHP halkın içinde siyaset yapan ve oradaki dinamiklerle ilerleyen bir kitlesel güç hâline gelmeye başladı.
Tabii CHP’nin stratejisi çok sayıda kısıtlılığa ve hatta bariz handikaplara sahip. Birincisi ve en neti, işçi sınıfını içermeyi geçelim karşısına alan bir çizginin terk edilmemesi. CHP sürekli olarak ekonomik sorunlardan bahsederek AKP’yi vurmaya çalışıyor, ancak belediyelerde işçiler haklarını istediğinde onlara AKP’den farksız davranıyor. İzmir’de CHP teşkilatının grevi kırmak için çöp topladığı görüntüler utanç verici bir manzara sunuyordu. İşçilerin ekmek ve geçim derdi karşısında, batı dünyasıyla entegrasyon hâlinde sıcak para girişinin sağlandığı bir neoliberal programdan daha öte bir şey önerildiğini göremiyoruz. CHP örgütü işçilerin grevi karşısında bizzat kendileri sağcı argümanları tekrarlıyor, işçilerin “durumunun aslında iyi olduğunu”, “ayrıcalık istediklerini” söylüyorlar. Birçok belediyede CHP’li işçilerin grev dalgası yaratması, bize bu partinin egemen sınıfa kökten bağlılığını, onu öncü işçilerin baktığı bir parti olarak tarif etmenin hiçbir geçerliliği olmadığını bir kez daha teyit ediyor.
İkincisi ve en az birincisi kadar önemlisi, CHP’nin devletin kurucu partisi olma misyonundan ve Türk milliyetçisi çizgisinden bir türlü kopamaması. Kürt sorununda çözüm sürecine karşı takınılan olumlu tutum bile bunu değiştiremiyor ve konunun düğümlendiği yerde CHP İmralı’ya temsilci göndermeyebiliyor. Yıllardır seçimlerde ittifak yaptığı ve birçok yerde kazanmasını sağlayan DEM Parti’nin tabanını yabancılaştırmayı, bu geleneksel kodlarını esnetmeye tercih edebiliyor.
Üstelik CHP burada sağın seküler-ırkçı kesimlerine bakarak oraya seslenen bir stratejiyi hayata geçirmeyi de önüne koyuyor. Zafer Partisi, Anahtar Parti, İyi Parti gibi güçlerin toplamının %10 civarına ulaşmış olması, buranın 2023 seçimlerinde ortadan ikiye bölünerek ikinci turda kendi cumhurbaşkanı adayının Tayyip Erdoğan ile ittifak yapması, CHP’yi orayı kazanmadan seçimleri kazanmasının daha zor olacağına ikna ediyor. Dünyadaki aşırı sağcı rüzgârların Türkiye’deki ayağını kurmaya çalışan, göçmen ve Kürt düşmanı bu çizgiye bakmak, CHP’nin toplumun genelinde daha geniş kesimlere seslenmesini engelleyen bir görev görüyor.
Gittikçe kötüleşen ekonomik durum
AKP ile CHP arasında yürüyen ve otoriter iktidarın saldırılarına karşı halkın geniş kesimlerinin tepkisi etrafında şekillenen siyasi istikrarsızlık tablosuna, bir de hiçbir şekilde tersine döndürülemeyen, felaket ve kaotik bir ekonomik gidişat eşlik ediyor. Asgari ücrete yapılan yüzde 27’lik zam, yani asgari ücretli bir işçinin bundan bir yıl sonra, Aralık 2026’da 28 bin TL maaş alacak olması, bunun özel sektördeki tüm ücretleri büyük ölçüde belirleyecek olması ve bu kararların Türk-İş ve Hak-İş’in dahi beğenmediği yapılar ve prosedürler sonucu alınmış olması, AKP’nin erimekte olan oy tabanını daha da büyük darbelerle karşı karşıya bırakıyor.
Asgari ücretliler, kamu emekçileri, emekliler, geleceksizlikle boğuşan öğrenciler… Toplumun büyük kesimlerinde ortalama hissiyat, AKP-MHP’nin artık onlara hiçbir şey vadetmediği ve acilen gitmeleri gerektiği olmuş durumda. Milliyetçi hamaset, militarizm şovları, devlet kutsamaları ve muhaliflere yönelik tüm baskılar AKP açısından karanlık olan bu genel tabloyu değiştiremiyor.
Ancak burada farklı farklı işkollarında gördüğümüz irili ufaklı mücadelelerin birleşememesinin, sendikaların bir arada durduğu bir emek platformunun oluşturulamamasının, işçileri, iktidara ve patronlara karşı kazanım elde etmekte oldukça dezavantajlı bir durumda bıraktığını özel olarak eklemeliyiz. Kendisi de işçilere sık sık düşmanlık eden CHP’nin belirgin olduğu bir manzarada aşağıdan işçi inisiyatiflerinin ortaklaşacak kanalları bulamaması, bunca aleyhte gelişmeye rağmen emekçilerin bir karşı koyuşunun ortaya çıkamamasına neden oluyor.
Kürt sorununda çözüm hemen şimdi!
Otoriterleşmeye karşı mücadele ve ekonomik krizin etkilerinin dışında son bir buçuk yıla damgasını vuran diğer önemli gelişme ise elbette Kürt sorununda çözüm süreci.
2024 Ekim’inde Bahçeli’nin önce DEM Partililerle tokalaşması daha sonra Öcalan’ın umut hakkı üzerine yaptığı açıklamaları takip eden gelişmeler, 2025 yılında PKK’nin silah bırakma töreni, Türkiye sınırları içerisindeki güçlerini çektiğine yönelik açıklaması ile yeni bir boyuta ulaştı. İki taraftan da önde gelen isimler bunun tarihi bir aşama olduğunu söylüyor, Öcalan’ın rahatlayan siyaset yapma koşullarıyla tüm Kürt etkinliklerine mesaj göndermesi sağlanıyor.
Son haftalarda Suriye’de SDG’nin merkezi orduya entegrasyonuyla ilgili yaşanan tıkanıklık aşılırsa, burada gerçekten de muazzam bir yol kat edilmesi umudu önümüzde duruyor. Tutsakların özgürlüğü, siyasetçilerin tekrar politika yapabilecek koşullara kavuşması gibi olasılıklar, Kürt halkının haklarını demokratik siyaset aracılığıyla elde edeceği bir ufku müjdeliyor olabilir.
Burada Suriye’deki tıkanıklık konusunda sürekli devam eden diplomasi, iki tarafın da 10 Mart’taki mutabakata işaret ediyor olması, büyük emperyalistlerin rolü ve Türkiye’nin Suriye hükümeti üzerindeki basıncı gibi birçok detayı dikkatlice takip ediyoruz. Bizim sorumluluğumuz AKP-MHP ittifakının dış ülkelere müdahale çabalarının engellenmesi, Rojava’daki Kürtlerin elde ettikleri kazanımları koruyacakları bir çözüm formülünün hayata geçirilmesini savunmak olmalı.
Kürt sorununun çözüme yaklaştığı bir ülke, hem demokrasi mücadelesi verenlerin hem de ekmeği için mücadele eden işçilerin önüne daha elverişli bir ortam sunacaktır.
Antikapitalist sol ne yapmalı?
Radikal solun tüm unsurlarının yukarıda görülen hareketli manzarada bir çıkış yakaladığını söylemek maalesef mümkün değil. Ancak bundan birkaç yıl önceki daha durgun ortama kıyasla solun kendini içerisinde örgütleyebileceği aktif dinamikler bulunuyor.
Filistin etrafında örgütlenen kampanyalar, grevlerle dayanışma faaliyetleri, barışı savunma görevi, göçmenlerle dayanışma gibi birçok yakıcı gündemin içinde dünyanın diğer yerlerinde gördüğümüz gibi solun çıkış yapabileceği bir manzara yaratılabilir.
Bunu engelleyen temel sorun, otoriterleşmeye karşı mücadeleyle barış mücadelesini bir ve müttefik olarak görme konusunda ciddi bir kafa karışıklığı yaşanması. Bir kesim AKP karşıtı muhalefetin içerisinde CHP’ye fazla angaje olmuş şekilde ve Kürt sorunundaki çözüm gelişmelerine şüpheyle bakıyor. Diğer yandan Kürt sorunundaki gelişmeler nedeniyle otoriterleşmeye karşı mücadeleden geri duran bir eğilim de var. Antikapitalist bir solu inşa etmek için bu iki mücadelenin kesişim kümesini genişleten bir toplumsal zemin yaratmak gerekiyor.
Bir diğer sorun ise iktidara karşı gelişen çeşitli muhalif hareketlerde sınıf karakterinin oldukça zayıf kalması. Aşağıdan sosyalizm geleneğini savunanlar olarak biliyoruz ki farklı farklı mücadelelerin kazanmasının yolu, sınıf çizgisi etrafında birleşik bir mücadelenin oluşmasıdır. Emek örgütlerinin, antikapitalist bir cephenin damgasını vurduğu bir muhalefet, kazanımlar elde etmemizi son derece kolaylaştıracaktır.
İrlanda’da solun cumhurbaşkanı çıkarması, ABD’de New York ve Seattle’da belediye başkanlığını demokratik sosyalistlerin kazanması, İngiltere’de sosyalist bir yeni alternatife 800 bin kişinin katılabileceğini bildirmesi gibi gelişmeler; aşırı sağın yükselişine ve otoriterleşme dalgasına karşı Türkiye’de de bir sol seçenek yaratmak için bize umut veriyor. 2026 bunun mücadelesini büyütmeye çalıştığımız bir yıl olacak.
Ozan Tekin
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.)