Türkiye’de son yıllarda yoğunlaşan LGBTİ+ düşmanı siyasal söylem, çoğu zaman muhafazakâr bir değer çatışması ya da seçim dönemine özgü bir kutuplaştırma stratejisi olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu süreç, kültürel bir reaksiyondan çok daha derin bir dönüşüme işaret etmektedir. Karşımızda, hak kavramının yeniden tanımlandığı, toplumsal cinsiyetin epistemik zemininin aşındırıldığı ve güvenlikleştirilmiş bir norm rejiminin inşa edildiği kapsamlı bir siyasal moment bulunmaktadır. Bu momenti anlamak için onu tekil açıklamalara indirgemek yerine, kavramların dolaşımına, söylemlerin üretim biçimlerine ve devletin toplumsal alanı yeniden düzenleme arzusuna antropolojik bir dikkatle bakmak gerekir.
Sosyal antropoloji, siyasal iktidarı yalnızca yasa ve kurumlar üzerinden değil, anlam üretim süreçleri üzerinden okur. Devlet, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, dünyayı adlandırma gücüyle var olur. Bir kavramın içeriğini değiştirmek, çoğu zaman bir yasa çıkarmaktan daha köklü sonuçlar üretir. Türkiye’de yaşanan dönüşüm tam da bu düzeyde gerçekleşmektedir: “insan hakları”, “aile”, “adalet”, “özgürlük” ve “güvenlik” gibi kavramlar, evrensel hak rejiminin referanslarından koparılarak yeni bir normatif zincire eklemlenmektedir. Bu eklemlenme süreci, yalnızca ideolojik değil, rejimsel bir yeniden kurulumun işaretidir.
İktidarın belirli bir toplumsal gruba yönelik tutumunun “karşıtlık”tan “düşmanlık”a evrilmesi, basit bir değer uyuşmazlığından ziyade siyasal bir ontoloji kurma sürecine işaret eder. Özellikle kriz dönemlerinde devletlerin ve hegemonik blokların belirli grupları “iç tehdit” ya da “ahlaki çürüme unsuru” olarak konumlandırdığını göstermiştir. Bu, yalnızca söylemsel bir sertleşme değil, sınır çizme pratiğidir: Kim “makbul vatandaş”, kim “tehlikeli unsur” olarak tanımlanacaktır? Mary Douglas’ın saflık ve tehlike üzerine geliştirdiği çerçeve burada aydınlatıcıdır; toplumsal düzeni tehdit ettiği varsayılan figürler sembolik olarak “kirli” ve “bozucu” ilan edilir. Böylece siyasal iktidar, kendisini düzenin ve normalliğin koruyucusu olarak kurarken, hedef alınan grubu norm dışı ve müdahaleye açık bir konuma iter.
Bu bağlamda LGBTİ+lara yönelik politikanın yalnızca muhafazakâr bir karşıtlık değil, düşmanlaştırıcı bir siyasal strateji olarak okunması gerekir. Düşmanlaştırmanın üç temel işlevine dikkat çekmek gerekir: Birincisi, toplumsal krizin sorumluluğunu sembolik bir figüre yönlendirerek kolektif kaygıyı yönetmek; ikincisi, çoğunluk kimliğini pekiştirerek siyasal konsolidasyon sağlamak; üçüncüsü ise hukuki ve idari müdahale için meşruiyet üretmek. Düşman kategorisi, yalnızca ahlaki bir yargı değil, siyasal bir araçtır. Bu nedenle LGBTİ+ları “değer karşıtı” değil “tehdit” olarak kuran her söylem, bir kimlik çatışmasından ziyade bir egemenlik tekniği olarak değerlendirilir. Burada mesele bir kültürel görüş ayrılığı değil, kamusal alanın sınırlarının yeniden çizilmesidir.
Hegemonya ve kavramın yeniden sahiplenilmesi
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, iktidarın yalnızca zorla değil, rıza üretimiyle sürdürüldüğünü ileri sürer. Hegemonya, toplumun dünyayı hangi kategorilerle algılayacağını belirleme gücüdür. Bu bağlamda Türkiye’de yürütülen anti-gender (Toplumsal Cinsiyet Karşıtı) siyaseti, LGBTİ+ları bastırma girişimi olmanın ötesinde, hak kavramının yeniden sahiplenilmesi girişimidir. İnsan hakları, bireyin devlete karşı güvencesi olmaktan çıkarılmakta; ailenin korunması ve toplumsal düzenin sürdürülmesi için araçsallaştırılmaktadır. Hak, evrensel bir norm değil, kültürel bir düzenin muhafazası olarak tanımlanmaktadır.
Bu dönüşüm, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un “yeniden eklemlenme” kavramıyla okunabilir. Kavramların özü sabit değildir; hangi söylem zincirine bağlandıkları onların anlamını belirler. İnsan hakları, eşitlik ve özgürlük zincirinden koparılarak aile, gelenek ve milli değer zincirine eklemlendiğinde, aynı kelime yeni bir içerik kazanır. (Aile bakanının açıklamaları buna işaret etmektedir) Böylece hak, çoğunluk normuna tabi kılınmış olur. Bu, kavramsal bir el koymadır; kavramın formu korunur, fakat içeriği dönüştürülür.
Anti-gender siyaseti ve ahlaki panik
Judith Butler’ın anti-gender hareketlere ilişkin analizleri, toplumsal cinsiyet karşıtı mobilizasyonların spontane kültürel tepkiler olmadığını; örgütlü, stratejik ve transnasyonel bir siyasal proje olduğunu ortaya koyar. “Toplumsal cinsiyet” kavramı, akademik bağlamından koparılarak ideolojik bir tehdit figürüne dönüştürülür. Bu dönüşümde LGBTİ+lar somut özne olmaktan çıkar; sembolik bir kriz nesnesi hâline getirilir. Aile, çocuk ve gelecek gibi güçlü duygusal kategoriler üzerinden kurulan söylem, moral panic (Türkçe’ye ahlaki panik olarak çevrilebilir) üretiminin tipik özelliklerini taşır.
Stanley Cohen’in ahlaki panik kuramı, belirli bir grubun toplumsal değerleri tehdit eden bir figür olarak dramatize edilmesini açıklar. Tehdit söylemi medya ve siyasal aktörler tarafından sürekli tekrarlandıkça, olağanüstü müdahale talebi normalleşir. Türkiye’de LGBTİ+lar, kültürel çöküş, demografik kriz ve medeniyet tehdidi gibi geniş anlatıların merkezine yerleştirilmektedir. Bu dramatizasyon, yalnızca bir değer yargısı değil, güvenlikleştirme sürecinin ilk aşamasıdır.
Ole Wæver’in güvenlikleştirme teorisine göre bir mesele “varoluşsal tehdit” olarak kodlandığında, normal siyasal prosedürlerin dışına çıkılması meşrulaşır. Ahlak alanından güvenlik alanına kaydırılan her konu, istisnai müdahale imkânı yaratır. Anti-gender söylemin aileyi “toplumsal güvenlik alanı” olarak tanımlaması, bu kaymanın açık göstergesidir. Böylece LGBTİ+ varoluşu yalnızca “yanlış” değil, “tehlikeli” olarak konumlandırılır.
Ontolojik indirgeme ve müdahale alanının genişlemesi
Bu sürecin en kritik boyutu ontolojik statü düşürmedir. LGBTİ+ olmak, bir kimlik ve hak kategorisi olmaktan çıkarılıp “davranış” kategorisine indirgenir. Böylece varoluş, müdahale edilebilir bir fiile dönüştürülür. “Biyolojik cinsiyete aykırı davranış” gibi ifadeler, kimliği eyleme çevirerek hukuki müdahale zeminini genişletir. Ontolojik indirgeme, devletin müdahale alanını genişletmenin en etkili yollarından biridir.
Bu noktada Michel Foucault’nun biyopolitika kavramını göz ardı etmemek gerekir. Modern iktidar, bedeni ve nüfusu düzenleme kapasitesi üzerinden işler. Toplumsal cinsiyet, yalnızca kültürel değil, biyopolitik bir alan hâline gelir. Hangi bedenin meşru olduğu, hangi ilişki biçiminin kabul edilebilir sayıldığı ve hangi yaşamın korunmaya değer olduğu soruları, siyasal düzenin merkezine yerleşir. Anti-gender siyaseti, bedenlerin ve arzuların devlet tarafından normatif bir çerçeveye oturtulması girişimidir.
Aile, demografi ve kriz retoriği
Türkiye’de aile söyleminin yükselişi, yalnızca kültürel bir hassasiyetin görünürlük kazanması olarak okunamaz; bu yükseliş, demografik kaygılar, ekonomik kırılganlık ve siyasal meşruiyet krizleriyle iç içe geçmiş bir anlam üretim sürecidir. Nüfus artış hızındaki düşüş, genç işsizliğin artışı, hane halkı borçluluğunun yükselmesi ve sosyal güvencelerin zayıflaması gibi yapısal sorunlar, iktidarın kriz yönetim repertuarında sembolik merkezlerin yeniden inşasını teşvik eder. Aile, bu bağlamda yalnızca bir toplumsal kurum değil; düzenin, sürekliliğin ve normalliğin metaforu hâline gelir. Antropolojik açıdan bakıldığında, kriz anlarında toplumsal istikrarın simgesel dayanak noktalarının güçlendirilmesi, kolektif kaygıyı dengelemenin klasik yollarından biridir.
Ancak burada kritik olan, aile kavramının yalnızca yüceltilmesi değil, kutsallaştırılmasıdır. Emile Durkheim’ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri adlı eserinde ortaya koyduğu üzere, kutsal ile dünyevi arasındaki ayrım, toplumsal düzenin temel kategorilerinden biridir. Bir kurum kutsal alanın içine yerleştirildiğinde, o kurum yalnızca korunmaya değer değil, dokunulmaz hâle gelir. Aile, demografik kriz ve kültürel kaygılar bağlamında kutsallaştırıldığında, onu “tehdit eden” her figür de otomatik olarak dünyevi değil, neredeyse profan ve kirli olarak kodlanır. Bu noktada Mary Douglas’ın Purity and Danger (Saflık ve Tehlike) çalışması hatırlamakta fayda var: Toplumsal düzeni tehdit ettiği düşünülen unsurlar “sınır ihlalcisi” olarak görülür ve sembolik kir kategorisine yerleştirilir. LGBTİ+ varoluşunun “norm bozucu” olarak tanımlanması, bu sınır ihlali mantığının güncel bir tezahürüdür.
Bu sürecin bir diğer boyutu René Girard’ın kurban teorisinde açıklanır. Girard’a göre toplumsal kriz dönemlerinde şiddet potansiyeli topluluk içinde dolaşmaya başlar; bu dağınık gerilim, kolektif bir rahatlama üretmek için tek bir figür üzerinde yoğunlaştırılır. “Günah keçisi” mekanizması, kaotik enerjiyi yönlendiren bir düzenleme pratiğidir. Kriz dönemlerinde sembolik bir tehdit figürü yaratmak, toplumsal kaygıyı soyut ekonomik ya da yapısal sorunlardan somut bir “öteki”ye taşır. Böylece kriz, politik-ekonomik köklerinden koparılıp kültürel bir sapmaya indirgenir. Demografik düşüşün nedeni olarak işsizlik, güvencesizlik ya da sosyal politika eksiklikleri yerine “aileye yönelik kültürel tehdit” anlatısının öne çıkarılması, tam da bu mekanizmanın modern siyasal versiyonudur.
Şiddet her zaman doğrudan fiziksel olmak zorunda değildir. Sembolik şiddet, Pierre Bourdieu’nün ifadesiyle, kategoriler ve sınıflandırmalar üzerinden işler. Bir grubun varoluşunun “tehdit” olarak tanımlanması, henüz hukuki ya da fiziksel müdahale gerçekleşmeden önce sembolik bir dışlama üretir. Ailenin kriz bağlamında kutsal bir referans noktasına dönüştürülmesi ve LGBTİ+ların bu kutsallığın karşıtı olarak konumlandırılması, sembolik şiddetin kurumsallaşma sürecidir. Bu süreçte aile, yalnızca bir sosyolojik kategori değil; siyasal bir sınır çizme aracıdır.
Dolayısıyla aile söyleminin yükselişi, demografik istatistiklere verilen teknik bir yanıt değildir. Bu söylem, krizin yönünü değiştirme ve kolektif kaygıyı yeniden dağıtma stratejisidir. Antropolojik açıdan bakıldığında, burada işleyen mekanizma bir değer savunusu değil, düzen kurucu bir ritüeldir: Krizin nedeni dışarıya atılır, kutsal merkez güçlendirilir ve toplumsal sınırlar yeniden çizilir. Bu nedenle aile retoriği, yalnızca kültürel bir nostalji değil, kriz dönemlerinde şiddetin sembolik olarak organize edilme biçimidir.
Rejimsel konsolidasyon ve alan daraltma
Bu kavramsal dönüşüm, yalnızca LGBTİ+lara yönelmiş bir kültürel saldırı olarak okunamaz; daha kapsamlı bir rejimsel yeniden yapılanma sürecinin parçasıdır. Devlet, yalnızca yasama ve yürütme aygıtlarıyla değil, norm üretme ve sınır çizme kapasitesiyle var olur. Hangi pratiklerin meşru, hangi kimliklerin kabul edilebilir, hangi sözlerin kamusal alanda yer bulabileceği, siyasal iktidarın toplumsal alanı yeniden düzenleme biçimini belirler. Bu bağlamda anti-gender siyaseti, tekil bir kimlik grubuna yönelik düşmanlık değil; kamusal alanın koordinatlarının yeniden çizilmesi girişimidir.
Muğlak hukuk dili burada merkezi bir rol oynar. “Ahlaka aykırılık”, “özendirme”, “genel değerler” gibi belirsiz kategoriler, hukuk devletinin temel ilkelerinden olan belirlilik ve öngörülebilirlik normunu aşındırır. Giorgio Agamben’in “istisna hâli” kavramı, tam da bu noktada anlam kazanır: Hukukun askıya alınması, çoğu zaman açık bir olağanüstü hâl ilanıyla değil, norm ile istisna arasındaki sınırın belirsizleştirilmesiyle gerçekleşir. Muğlak suç tipleri, potansiyel olarak herkesin suçlu olabileceği bir alan yaratır; bu da hukuki müdahalenin seçici biçimde uygulanmasına imkân tanır. Böylece hukuk, eşitlik üretmek yerine disiplin üretmeye başlar.
Bu tür süreçleri yalnızca baskı politikası olarak değil, alan daraltma ritüeli olarak da okuyabiliriz. Kamusal alan, sınırları sürekli müzakere edilen bir mekândır. Hannah Arendt’in kamusal alan anlayışında, siyasal olanın özü birlikte görünürlük ve eylem kapasitesidir. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün daraltılması, yalnızca hukuki bir sınırlama değil; görünürlük alanının küçültülmesidir. LGBTİ+ların kamusal görünürlüğünün kriminalize edilmesi, aslında görünürlüğün kendisinin riskli hâle getirilmesidir.
Anti-gender siyaseti, LGBTİ+ların yaşamını doğrudan yok etmese bile, onları kamusal alanın kenarına iterek kırılganlaştırır. Hak rejiminden dışlanan her varoluş, koruma mekanizmalarının dışında bırakılmış olur. Bu kırılganlaştırma, açık bir yasaklama olmadan da gerçekleşebilir; görünürlük, ifade ve örgütlenme alanlarının daraltılması yoluyla hayatın kendisi riskli hâle gelir.
Dolayısıyla burada söz konusu olan, bir kimlik grubunun bastırılması değil; demokratik alanın yeniden tanımlanmasıdır. Alan daraltma, çoğu zaman marjinal görülen gruplarla başlar; ancak etkisi dalga dalga yayılır. LGBTİ+lar, bu sürecin sembolik ön cephesidir. Çünkü normatif düzeni sorgulayan her kimlik, kamusal alanın sınırlarını genişletme potansiyeline sahiptir. Bu genişleme, otoriterleşme eğilimindeki rejimler için bir tehdit olarak algılanır. Anti-gender siyaseti, tam da bu nedenle, otoriter konsolidasyonun kültürel cephesi olarak değerlendirilmelidir. Kültürel cephe, hukuki ve idari düzenlemelerden önce toplumsal algıyı dönüştürür; meşruiyet üretir; müdahalenin zeminini hazırlar.
Bu bağlamda LGBTİ+ karşıtlığı, yalnızca ideolojik bir refleks değil; alan daraltmanın laboratuvarıdır. Muğlak hukuk ve güvenlikleştirilmiş söylem aracılığıyla yaratılan belirsizlik, demokratik kamusallığın kendisini kırılganlaştırır. Eğer kamusal alan, farklılıkların birlikte görünürlük kazandığı bir mekân olmaktan çıkarılırsa, siyasal olanın özü de aşınır. Bu nedenle anti-gender siyaseti, kültürel bir çatışma değil; kamusal alanın sınırlarının yeniden çizilmesi sürecidir. Ve bu süreç, demokratik rejimin geleceği açısından belirleyicidir.
Yeni tip faşizmin bu saldırıları karşısında sosyalistler olarak ne yapmalıyız?
Bu noktada mesele yalnızca klasik anlamda bir hak savunuculuğu değildir; karşımızda kavramsal düzeyde yürütülen bir hegemonya mücadelesi bulunmaktadır. Eğer iktidar, “aile”, “hak”, “güvenlik” ve “adalet” kavramlarını yeniden tanımlayarak normatif alanı dönüştürüyorsa, buna verilecek yanıt da yalnızca reaksiyoner değil, kurucu olmalıdır. Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi hegemonya, yalnızca iktidarın baskı araçlarıyla değil, karşı-hegemonik bir kültürel üretimle kırılabilir. Bu nedenle ilk gereklilik, kavramların içeriğini geri almak ve yeniden kurmaktır.
Öncelikle tetiklenme tuzağını reddetmek gerekir. Ahlaki panik, karşı tarafın öfkesini görünür kanıt olarak kullanır; aşırı tepki, güvenlikleştirme söylemini doğrular. Panik üretiminin bir duygulanım siyaseti olduğunu görmemiz gerekir. Duygular, özellikle korku ve tiksinti, toplumsal sınırları sertleştirme işlevi görür. Bu nedenle stratejik soğukkanlılık, yalnızca etik bir tercih değil, siyasal bir zorunluluktur. Disiplinli, kanıta dayalı ve hukuki ilkelere yaslanan bir dil, “tehdit” anlatısını beslemez; aksine onun irrasyonel yapısını açığa çıkarır. Sembolik şiddet kavramı burada önemlidir: Şiddet çoğu zaman kategoriler üzerinden işler. Bu kategorilerin içeriğini ifşa etmek, sembolik şiddetin etkisini zayıflatır.
İkinci olarak, aile kavramını iktidarın tekeline bırakmamak gerekir. Aile, yalnızca heteronormatif bir düzenin muhafaza alanı olarak değil, bakım, dayanışma ve kolektif sorumluluk ilişkileri olarak yeniden düşünülmelidir. Feminist antropoloji, aileyi sabit bir norm değil, tarihsel olarak dönüşen bir pratik alanı olarak ele alır. Bu perspektif, aileyi ekonomik adalet, sosyal güvenlik, emek rejimi ve şiddetsizlik bağlamında yeniden çerçevelemeyi mümkün kılar. Eğer aile, ekonomik güvencesizlik içinde parçalanıyorsa; gençler evlenemiyor, bakım emeği görünmez kılınıyor ve kadınlar şiddete maruz kalıyorsa; o zaman aileyi tehdit eden şeyin “kültürel sapma” değil, yapısal eşitsizlik olduğu görünür hâle getirilmelidir. Böyle bir yeniden çerçeveleme, kavramı kültürel panik alanından çıkarıp maddi gerçeklik alanına taşır.
Üçüncü olarak, muğlak hukuk riskinin yalnızca LGBTİ+lara özgü olmadığı vurgulanmalıdır. Belirsiz suç tipleri ve seçici uygulama kapasitesi, demokratik alanın tamamını kırılganlaştırır. Giorgio Agamben’in belirttiği gibi, istisna hâli genişlediğinde herkes potansiyel olarak norm dışı konuma düşebilir. Bu nedenle mücadele, yalnızca kimlik temelli bir savunma olarak değil, hukuk devleti ilkesinin savunusu olarak kurulmalıdır. Barolar, meslek odaları, sendikalar, kadın örgütleri ve ifade özgürlüğü savunucuları arasında kurulan geniş koalisyonlar, alan daraltma stratejisini boşa çıkarma potansiyeline sahiptir. Çünkü mesele bir grubun haklarından ibaret değil; kamusal alanın kendisidir.
Dördüncü olarak, uluslararası dayanışma sembolik düzeyde kalmamalıdır. Anti-gender siyaseti küresel bir ağın parçasıdır; karşı strateji de transnasyonel olmalıdır. Ancak bu dayanışma, yalnızca kınama metinleriyle değil, görünürlük, hukuki takip, akademik raporlama ve diplomatik baskı mekanizmalarıyla işletilmelidir. Achille Mbembe’nin nekropolitika tartışmasının işaret ettiği gibi, hangi yaşamların korunmaya değer sayıldığı küresel güç ilişkileriyle bağlantılıdır. Bu nedenle yerel mücadele, küresel bir hak rejimi savunusunun parçası hâline getirilmelidir.
Bununla birlikte belki de en önemli mesele, mücadeleyi yalnızca savunma hattında kurmamaktır. Anti-gender siyaseti bir kültür savaşı değil, bir kavram savaşıdır. Bu savaşta belirleyici olan, kelimelerin içeriğidir. Eğer “hak” çoğunluk normuna tabi kılınırsa; “güvenlik” özgürlüğün yerine geçerse; “aile” eşitliğin karşıtı olarak konumlandırılırsa, demokratik düzenin temel kategorileri dönüşmüş olur. Bu dönüşümün önüne geçmek için yalnızca karşı çıkmak yetmez; alternatif bir kamusal tahayyül üretmek gerekir. Eşitlik, çoğulluk ve özgürlüğün birlikte düşünüldüğü bir toplumsal vizyon inşa edilmelidir.
Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz şey, bir azınlık politikasının sertleşmesi değil; hak, beden ve yaşamın anlamının yeniden yazılmasıdır. Bu yeniden yazım süreci, sembolik düzeyde başlar ve hukuki düzeyde kurumsallaşır. Buna verilecek yanıt da kavramsal berraklık, entelektüel disiplin ve örgütlü dayanışma pratiğiyle mümkündür. Mücadele, yalnızca LGBTİ+ların varoluşu için değil; hak rejiminin evrenselliği ve demokratik kamusal alanın sürekliliği için verilmelidir. Çünkü mesele nihayetinde bir grubun korunması değil, yaşamın hangi biçimlerinin korunmaya değer sayılacağına dair siyasal kararın kim tarafından ve hangi ilkelere göre verileceğidir.
Miran Koçkır