Doruk Maden İşçileri ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için Eskişehir’den Ankara’ya yürüyüş başlattı. Bağımsız Maden İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu ve işçiler gözaltına alındı. Tüm müdahalelere rağmen yürüyüşlerini tamamlayan işçiler açlık grevi başlattı.
İzmir Kınık’ta da Polyak Maden’de 1243 işçi ödenmeyen maaşlarını ve ücretlerini, baskılara rağmen direnerek aldılar. Tokat ve Çorlu’da Şık Makas işçileri ödenmeyen tazminatları için aylardır direnişte. Sendikaları BİRTEKSEN Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı.
Urfa’da bir lisede, Maraş’ta bir ortaokulda gerçekleştirilen silahlı saldırıların ardından tüm eğitim sendikaları ulusal çapta iş bıraktılar.
Ocak ayında Migros Depolarında çalışan 7000 işçinin direnişi tüm Migros mağazalarının aktif bir şekilde boykotuna yol açtı. Toplumun pek çok kesimini birleştiren mücadele Migros işçilerinin kazanımıyla sonuçlandı.
İşçi sınıfının artan yaşam maliyeti, yaşam hakkı, işten atılmalar, ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için mücadele ettiğini ve pek çoğunda da kazanım sağladığını görüyoruz. Alttan alta kıran kırana bir mücadele sürüyor. İşyerinden, sokağa, sokaktan fiili iş bırakmaya taşan bu mücadelelerin her biri sosyalistler için ayrı bir ders niteliğinde olmakla birlikte, yıllardır işçi sınıfının omuzlarına çöken bürokratik yozlaşmış sendikacılığın da ipini çekiyor.
Bu mücadeleler, mücadele içinde deneyim kazanan yeni bir işçi kuşağıyla ilişkilenmek için önemli bir fırsat aynı zamanda. Marks’ın da dediği gibi “her ekonomik mücadele aynı zamanda siyasaldır”. Nitekim bu mücadeleler devletin, sermayenin çıkarlarını korumak için polisini, yargısını nasıl harekete geçirdiğini gözle görünür hâle getirmekte.
Neden işçi sınıfı?
Daha da önemli bir neden, kapitalizmin yıkılmasına yol açacak toplumsal bir devrimde işçi sınıfı mücadelesinin merkezi öneminin olması.
Günümüzden uzun yıllara önce Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da “burjuvazinin mezar kazıcısı” olarak nitelendirdikleri işçi sınıfının, kapitalist sınıfla kaçınılmaz olarak çatışma içinde olacağını anlattı. Marks ve Engels’e göre sınıflar arasındaki uzlaşmaz çıkarların yol açtığı kitlesel işçi mücadeleleri, kapitalist toplumun yıkılarak, savaşların olmadığı, çok daha refah ve insancıl bir toplumsal örgütlenme sürecine doğru ilerlemesini sağlayacaktır.
Nitekim günümüz kapitalist toplumunda da işçiler mal ve hizmet üretim sürecinin merkezinde yer alıyorlar. Geçmişte sanayide yoğunlaşan işçi sınıfı günümüzde daha çok süpermarketlerde, depolarda ve ulaşım merkezlerinde toplanıyorlar. İş gücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan işçiler aynı sömürü koşullarının şekillendirdiği yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek için kolektif mücadele veriyorlar.
İşçi sınıfının üretim araçları karşısındaki eşsiz konumu, kapitalistlerin kâr akışlarını kontrol etmesini sağlıyor. İşçilerin en etkili mücadele yöntemi olan grev, patronların kâr akışını durdurarak, onların pazarlık masasına oturmasına yol açmakta.
Grev hareketleri aynı zamanda egemen sınıfın fikirlerinin de kırılmaya başladığı süreçlerdir. Grev zamanlarında işçiler; medyanın, polisin ve mahkemelerin kendilerine karşı olduklarını görürler. Bu süreçlerde egemen sınıfın fikri hegemonyası da çökmeye başlar. Ayrıca işçiler arasındaki dayanışmayla birlikte milliyetçilik, cinsiyetçilik gibi, işçileri bölen pek çok fikir de etkisini yitirmeye başlar. İşçilerin, aynı zamanda hareketi bölen ve zayıflatan, ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe ve LGBTİ artı fobiye karşı mücadele etmekten çıkarları vardır.
İşçi sınıfının grev ve gösterilerden oluşan kitlesel mücadeleleri, egemen sınıftan çeşitli tavizler koparmasını sağlar. Her bir mücadele, işçi sınıfının kazanması için gerekli motivasyon ve gücünün farkına vardığı süreçlerdir. Grev ve kitlesel mücadeleler, işçi sınıfının kapitalist topluma alternatif yönetim mekanizmalarının da ortaya çıktığı süreçlerdir. Ve bu mücadeleler bir aşamada, kapitalist sınıfı üretim araçlarından ve yönetim mekanizmalarından tamamen uzaklaştırarak toplumsal bir devrime yol açar.
İşçi sınıfı ve özgürleşme mücadelesi
İşçi sınıfı mücadelesi, kendi özgürleşme mücadelesiyle birlikte tüm toplum için özgürleşme mücadelesidir.Marks ve Engels birinci enternasyonalin kuruluşunda “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” demişti. Sosyalizm ancak “Muazzam kalabalıkların, muazzam kalabalıklar adına” hareket etmesiyle kurulabilir. Ve bu nedenle de sosyalizm özü itibarıyla demokratik bir harekettir. Son bir yıldır meydana gelen kitlesel eylemlere ve grevlere bakalım. Minnesota’da ICE’in göçmenlere saldırılarına karşı eksi 30 derecede sokağa çıkan, göçmenlerle dayanışan kitlesel hareket ve genel grev, Trump’a karşı sokağa çıkan milyonlar, Hindistan’da 300 milyon işçinin katılımıyla gerçekleşen genel grev, İtalya’da, Yunanistan’da İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı grevler, Kuzey Kıbrıs’ta hayat pahalılığına karşı yapılan genel grev. Tüm bu grevler ve mücadeleler, milyonların katılımıyla gerçekleşiyor.
Aşağıdan sosyalizm geleneği
Amerikalı marksist Hal Draper, “Marks’tan önce ve sonra çeşitli ayrımlara sahip ‘sosyalizm anlayışları’ olmakla birlikte, bu hareketlerin ve fikirlerin tarih boyunca temel ayrım noktasının Yukarıdan ve Aşağıdan Sosyalizm arasında olduğunu” söyler.
Marks’a göre sosyalizm mücadelesi, geniş emekçi kitlelerin aşağıdan mücadele ettiği, demokratik bir hareket çağrısıydı. Nitekim 1871 yılında Paris’te komünarlar, 1905 ve 1917’de Rusya’da, 1918’de Almanya’da 1936’da İspanya’da, 1979’da İran’da işçi sınıfı, kapitalist dönemin en demokratik yapıları olan Sovyetleri kurdular.
Sosyalizm toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının kitlesel mücadelelerini içermelidir. Yukarıdan direktiflerle ve programlarla kurulamaz. Bu temel ilke sosyal demokrasi ve stalinist hareket tarafından görmezden gelindi. Sosyal demokrasi toplumun parlamento yoluyla dönüşümüne odaklanırken, aşağıdan yükselen kitlesel mücadelelerle arasına mesafe koydu. Rusya’da ve doğu bloku ülkelerindeki Stalinist liderlikler, işçi kitlelerini karar ve yönetim mekanizmalarından uzaklaştırarak devlet kapitalisti otoriter rejimler kurdular. Her iki hareket de demokratik olmayan partiler kurdular. İşçi sınıfı mücadelesi içerisinde sıradan insanların mücadelelerine alan açmak yerine tepeden inme liderliklerle hareketi kontrol etmeye çalıştılar, edemedikleri yerlerde de devlet terörünü kullandılar ya da başka yöntemlerle hareketi etkisizleştirdiler.
Oysa sosyalist bir hareket en başından itibaren işçi hareketiyle ilişkilenen, mücadele içinde ortaya çıkan sıradan insanların liderliğine alan açan, hareketin tarihsel hafızasını aktarırken, aynı zamanda hareketten öğrenen demokratik harekettir.
Sosyalizm mücadelesi, işçiler adına mücadele eden ancak onlarla birlikte hareket etmeyen orta sınıf aktivizmiyle başarıya ulaşamaz. Rosa Lüksemburg’un da söylediği gibi kapitalizmin zincirleri ancak vurulduğu yerde kırabilir. Dünyanın hiçbir yerinde orta sınıf hareketi, toplumsal bir değişime yol açmadı. Günümüze kadar pek çok kitlesel işçi mücadelesinin de gösterdiği gibi, sadece işçiler egemen sınıfları taviz vermeye zorladılar ve onları iktidardan uzaklaştırmak için gereken sayıya ve güce sahip oldular.
Minnesota’da göçmenleri korumak için işçilerin ırkçı İCE birimlerine, patronlara karşı stratejistler ve karar vericiler olarak mücadeleye dahil olduklarını gördük. Migros’ta da aynı şekilde direnen depo işçileri kazanmak için pek çok yeni taktikler geliştirdiler. Türkiye’de son birkaç yıldır pek çok iş kolunda işçiler, fiili mücadele sürdürüyorlar. Bu mücadeleler sosyalistlere hareketin parçası olmak için cesaret vermelidir. Rosa Lüksemburg’un da söylediği gibi “yalnızca hareket edenler zincirlerinin farkına varırlar”. İşçi sınıfı mücadele içinde kapitalizmin sınırlarını aşmayı ve daha da ötesine geçmeyi öğrenecektir. Bundan hiç şüphe duymayalım.