Mühendisler ve sendika

Türkiye’de mühendislik ve mimarlık mesleği, tarihsel bir yol ayrımında bulunuyor. Bir zamanlar “teknolojik ilerlemenin öncüleri” olarak görülen ve toplumun en seçkin tabakasına ait olduğu varsayılan mühendisler, bugün devasa bir sayısal artış, ekonomik değersizleşme ve mesleki otonomi kaybıyla karşı karşıya.

Bu yeni gerçeklik, mühendislerin geleneksel “orta sınıf” veya “müstakbel yönetici” kimliklerini sorgulamalarını ve hayatta kalmak için en gerçekçi araç olan sendikal örgütlenmeye yönelmelerini zorunlu kılıyor.

Sayısal artış ve emeğin değersizleşmesi

Türkiye’de mühendis ve mimar sayısı, 1955 yılında sadece 8 bin iken bugün 1,6 milyon seviyesine ulaşmış durumda. Son 70 yılda çalışan nüfus içinde mühendis oranı on binde 6’dan on binde 445’e çıktı, yani 74 kat arttı, oysa çalışan nüfus bu süreçte sadece 2,7 kat arttı.

Klasik iktisadi kural olan “yaygınlaşan becerinin piyasa değerinin düşmesi,” mühendislik emeği üzerinde de hükmünü sürdürüyor.

Bugün Türkiye’de mühendisler arasında işsizlik oranı yüzde 25 seviyesine çıkmış durumda, iş bulabilenlerin yaklaşık yarısı asgari ücretle işe başlamak zorunda kalıyor. Haftalık 60 saati aşan çalışma süreleri, ödenmeyen fazla mesailer ve yoksulluk sınırının altında kalan ücretler, mühendisliği “ayrıcalıklı bir kariyer” olmaktan çıkarıp “prekaryalaşmış (güvencesiz)” işçilik haline getirmiştir.

“Yönetici olma” hayalinin çöküşü ve sınıf bilinci

Geçmişte mühendislik, doğal bir kariyer sonucu olarak neredeyse yüzde 100 oranında yöneticilikle sonuçlanan bir meslekti. Bütün ücretli çalışan mühendisler, çalışma yaşamlarının belli bir süresinden itibaren yönetici olurlardı. Oysa günümüzde ücretli çalışan mühendislerin ancak yüzde 20’si yönetici olabiliyor, yüzde 80’i çalışma yaşamlarında yönetici olamıyorlar. Bu oran, mühendislerin neden artık “işçi sınıfının” kalıcı bir parçası olduğunun en açık göstergesidir.

Mühendisler, sosyolog C. Wright Mills’in tabiriyle kendilerini “geçici olarak zorluk çeken milyonerler” gibi görme eğilimindedirler. Bu ideolojik yanılsama, işverenler tarafından “müstakbel denetçi, şef, müdür” etiketiyle beslenerek, mühendislerin sendikal haklardan mahrum bırakılması için bir silah olarak kullanılmaktadır. Oysa gerçekte, mühendislerin büyük çoğunluğu artık fabrikalarda, bürokraside, plazalarda düşük ücretlerle çalışan, maaşlı teknik elemanlardır.

Etik bir kalkan olarak sendika

Sosyologlar, mühendislerin sendikalı olmasını, sadece ekonomik bir talep değil, “etik bir zorunluluk” olarak tanımlar. Mühendisler, işverenleri adına “sadık temsilci” olma yükümlülüğü ile toplumun “güvenlik, sağlık ve refahını” koruma görevi arasında sürekli bir gerilim yaşarlar.

Mühendisler üç düzeyde yabancılaşma yaşamaktadır:

Emeğe Yabancılaşma: Ürettiği değerin (artık değer) işveren tarafından elinden alınması.

Meslektaşlarına Yabancılaşma: Rekabetçi ve hiyerarşik iş yapısı nedeniyle diğer çalışanlarla dayanışmanın kopması.

Etik Değerlere Yabancılaşma: İşyerindeki otoriter yönetim ve ekonomik zorlama nedeniyle, etik dışı bulduğu bir projeye “hayır” diyememesi.

Geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan, Ford ve Volkswagen otomobillerindeki emisyon skandalları, bu yabancılaşmanın en çarpıcı örnekleridir. Her iki durumda da mühendisler güvenlik kusurlarını veya sahtekârlığı biliyor olmalarına rağmen, işten atılma korkusu ve “sadık temsilci” olma baskısı nedeniyle sessiz kalmışlardı.

Mühendisin etik olarak bağımsızlığını koruyabilmesi için “etik reddetme hakkını” toplu sözleşme maddesi haline getirecek örgütlü bir güce (sendikaya) ihtiyacı vardır.

TMMOB ve sendika ayrımı

Türkiye’de TMMOB, mühendislik mesleğinin kamusal denetimi ve etik standartları için vazgeçilmez bir yapıdır. Ancak TMMOB, anayasal statüsü gereği bir sendika değildir ve toplu iş sözleşmesi yapamaz. TMMOB mesleğin “niteliğini”, sendika ise mühendisin “çıkarlarını” temsil eder.

Güçlü bir mühendis sendikası, TMMOB’nin belirlediği etik ilkelerin sahada uygulanmasını sağlar. Örneğin, bir mühendis TMMOB etik kurallarına dayanarak güvensiz bir projeyi reddettiğinde, sendika devreye girerek bu mühendisin iş güvencesini korur. Bu nedenle TMMOB ve sendika birbirine alternatif değil, birbirini tamamlayan yapılardır. Meslek odaları ve sendikalar bağımsızlığı korumanın sigortası görevini görür.

Sendikalaşma bir tercih değil, zorunluluktur

Dünyada belli başlı sanayisi gelişkin ülkelerde (ABD, Almanya, Japonya, İsveç vb) mühendisler, önemli sendikal örgütlenmeler oluşturmuş durumda. Bu örgütlenmeler sayesinde, örneğin Boeing çalışanı mühendisler, ABD’li mühendislerin ortalama gelirinin iki katını elde edebiliyorlar. İsveç’te teknik sorumluluk sigortası ve fikri mülkiyet hakları gibi mühendise özgü maddeleri içeren özel toplu sözleşmeler imzalayabiliyorlar. Almanya’da yeni teknolojilerin işyerine getirilmesi ve eğitim planlaması konularında söz hakkına sahipler. Yurtdışında mühendisler bunları sistemden birer lütuf olarak almadılar, sendikalarında ve meslek örgütlerinde birer bütün olarak hareket ettikleri için kazandılar. 

Türkiye’deki mühendisler için sendikalaşma, sadece maaş artışı talebi değildir; mesleki onuru koruma, etik bağımsızlığı sağlama ve “ücretli çalışan” gerçeğiyle barışma mücadelesidir. Sendikalar, mühendisleri kurumsal hiyerarşinin “mekanik parçaları” olmaktan çıkarıp, toplum yararını her şeyin üzerinde tutabilen özgür profesyoneller haline getirecek tek karşı-hegemonik yapılardır.

Mühendislerin; yüzde 100 yöneticilik hayalinden yüzde 25 işsizlik gerçeğine uyandığı ülkemizde, sendikalarda örgütlenmeleri ve meslek odalarında aktif olmaları elzemdir.

Faruk Sevim

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…