Devlet aklı ne kadar akıllı?

27 Mayıs’ta Medyascope’ta “Bir Teşekkür Yazısı” başlıklı bir yazım yayınlandı. Saydım, tam altı kere “devlet aklı” diye bir şeyden bahsetmişim o yazıda. Beş gün sonra T24’te, Kılıçdaroğlu ekibinden Bülent Kuşoğlu’nun Cansu Çamlıbel ile yaptığı bir sohbet yayınlandı. Kuşoğlu şu anda Kılıçdaroğlu ekibindenmiş gibi görünüyor; ama geçmişinde Mehmet Ağar’ın DYP’sinden Demokrat Parti’ye, Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi’nden Kılıçdaroğlu CHP’sine kadar uzanan (Paul McCartney beni affetsin) “uzun ve dolambaçlı bir yol” var. Kuşoğlu da o sohbette uzun uzun “devlet aklı”ndan söz ederek şimşekleri üzerine çekti; hatta Özgür Özel tarafından “derin devleti meşrulaştırmaya çalışmakla” bile suçlandı.

İki noktanın üzerinde durmak istiyorum bu tesadüfü bahane ederek: 1. Kuşoğlu’na bu kadar kızmakta haklı mıyız? 2. “Devlet Aklı” derken aynı şeyden mi bahsediyoruz?

Birinci noktayla başlayayım. Özellikle eski dönem James Bond filmlerinde mutlaka karşımıza çıkacak bir sahne vardır: Filmin kötü adamı (mesela Ernst Stavro Blofeld) sonlara doğru, Bond’u esir alır ve işini bitirmiş olduğuna inanarak bütün yaptıklarını övünerek bir bir açıklar. Bir itiraf değildir bu: Tartışmasız bir şekilde kazandığına inanan “kötü adam”ın kibir ve böbürlenme anıdır. Ama tabii Bond’un oynamadığı bir iki koz kalmıştır elinde; sonunda o kötü durumdan kurtulur, mücadeleyi kazanır. Biz de bu arada “kötü adam”ın ağzından bütün komployu öğrenmiş oluruz. Kuşoğlu’nun “devlet aklı” açıklamaları tam olarak böyle değil tabii. O, kendi kurduğu bir komployu anlatmıyor; kendisini içinde bulduğu, basit bir komplonun çok ötesinde, tarihsel bir yapıyı, kısmen haklı göstererek, kısmen de şikayet ederek açıklamaya çalışıyor. Ama bu arada da, tıpkı Bond’un kötü adamı gibi, alttan alta işlemekte olan ve var olan hukuki ve politik yapıyı aşarak, kriz anlarında onu geçersiz kılan bir düzeni ele vermekten geri kalmıyor.

Kısacası, Kuşoğlu’na kızmaya başlamadan önce, onun “mutlak butlan” hamlesini bir şekilde haklı çıkarmaya çalışırken ağzından kaçırdığı hakikati anlamaya çalışmamız gerek. Kuşoğlu “devlet aklı”nın öznesi değil; böyle bir payeyi rüyasında bile göremez. O sadece ancak sezebildiği ve Etyen Mahçupyan gibi “teorisyenlere” referansla yarım yamalak açıklamaya çalıştığı bir olguyu, biraz sızlanarak, ama büyük ölçüde de “kaçınılmaz bir durum” olarak sunuyor bize.

O yüzden hemen ikinci noktaya geçelim. Bakalım, Kuşoğlu “devlet aklı” derken neyi kastediyor:

“Devlet aklı”ndan ben devlette çalışanların, devlet bürokrasisinin aklını anlıyorum. Bunlar isimlendirilemez. Güvenlik konularında, maliye ve hazineyi ilgilendiren konularda oturdukları koltuklar dolayısıyla, kendilerine gelen bilgiler, yaptıkları değerlendirmeler dolayısıyla bir etkileşim söz konusu oluyor ve bir akıl ortaya çıkıyor. İşte o, devlet aklı. O devlet aklının arkasında yabancının olmaması lazım, arkasında başka akılların olmaması lazım. Temiz olması lazım o akılın. Kastettiğim o. Yani böyle derin devlet gibi bir şeyi kastetmiyorum.

“Derin devleti” kastetmediğini belirtmesi aslında gelebilecek eleştirilere karşı alınmış bir tedbir; onu geçelim. Bunun dışında, Kuşoğlu “devlet aklı”nı devlet bürokrasisinin eline teslim ediyor, ki bu olabilecek en sığ yaklaşımlardan biri herhalde. Devlet memurlarının ortak aklı devleti temsil edebilir mi hiç? Onlar olsa olsa risk alamayan, emir almayı, itaat etmeyi bilen, rütbece yükselirlerse de aldıkları ve itaat ettikleri emirlere benzeyen emirler veren, kısacası beklenmedik durumlarda, özellikle de kriz dönemlerinde felç olan bir grup insandır.

Kuşoğlu’nun röportajından sonra herkes “devlet aklı”ndan bahseder oldu, ama sorsanız herhalde herkes ayrı bir tanım yapacaktır. O yüzden ben şöyle bir tanım önerisinde bulunayım:

“Devlet aklı” dediğimiz şey, kimi durumlarda ulus-devlet düzeyinde, kimi durumlarda da uluslararası düzeyde, kapitalizmin kolektif mantığını, kapitalist rasyonaliteyi temsil eden bir düşünce ve davranış biçimleri toplamıdır. Ne bir kişi tarafından, ne de bir grup, bir kast, bir parti ya da bir örgüt tarafından tümüyle temsil edilebilir. Devlet aklı (artık şu tırnakları kaldırayım), farklı öznelerin farklı yönlere doğru çekiştirdikleri, zaman zaman uzlaşıp zaman zaman kavga ettikleri bir süreç sonucunda ortaya çıkan bir doğrultudur. Kapitalist toplumda bu doğrultu, belirli anlarda öyle görünmese de, orta ve uzun vadelerde daima kapitalizmin mantığıyla uyum içinde olur. “Her çağın hakim fikirleri, her zaman için o çağın hakim sınıfının fikirleridir,” demişlerdi Marx ve Engels. Bu ifadenin kastettiği şey, her zaman herkesin aynı fikirde olması, bu fikrin de hakim sınıfın fikriyle tam bir uyum içinde olması değil tabii. Tersine, bazı insanlar hep muhalif olurlar, itiraz ederler; bazıları yeni ve tuhaf fikirler ileri sürerler, bazıları ise alenen gericidir, geçmiş bir çağın fikirlerine saplanıp kalmışlardır. Ama bütün bunların bileşkesi; etkileşmeleri sonucunda ortaya çıkan doğrultu, içinde yaşadığımız çağda hep kapitalizmin mantığıyla uyumlu olur. Immanuel Kant 18. yüzyılın sonunda bu doğrultuyu tarif ederken, onu “doğanın amaçladığı bir yol” olarak hayal etmişti. Ne yapsın, o tarihte kapitalizmin ayrıntılı bir analizi yapılmamıştı henüz:

Tek tek insanlar ve hatta tüm uluslar, her biri kendi yolunda ve çoğu zaman başkalarına karşı kendi amaçlarının peşinde koşarken, farkında olmadan doğanın amaçladığı bir yolda ilerlediklerini pek düşünmezler. Aslında farkında olmadan, ne olduğunu bilseler bile ilgilerini pek çekmeyecek bir amaç için çalışmaktadırlar. (Kant 1794, “Dünya Yurttaşlığı Amacıyla Evrensel Tarih Fikri”)

Yani kısacası, devlet aklı denilen şey, bir takım devlet görevlilerinin yuvarlak bir masa başında oturup tezgahladıkları bir komplolar dizisi değil. Bir çok oyuncu var işin içinde, hem “içeriden” hem de “dışarıdan” (12 Eylül 1980’deki “bizim çocuklar”ı düşünelim mesela). Bunlar birbirleriyle itişiyorlar, pazarlık yapıyorlar, hatta bazen birbirlerini imha ediyorlar (15 Temmuz 2016 “darbesini” düşünelim mesela). Sonunda ortaya bir doğrultu çıkıyor, ki bu da, olaya dahil olan oyuncuların hiçbirinin baştaki niyetiyle bire bir örtüşmüyor. Ama bir de bakıyoruz, şu anda derin bir kriz içinde olan kapitalist düzenin ömrünü birazcık daha uzatma “amacına” tam olarak hizmet ediyor. Kriz uzadıkça ve derinleştikçe sürekli olarak yeni ayarlamalar yapmak gerekiyor tabii: Önce Neoliberalizm devreye giriyor; o yirmi-otuz yıl içinde iflas bayrağını çekip yeni krizler üretmeye başlayınca, popülist liderlere yol açılıyor. Bu liderleri kontrol etmek daha zor olduğu için denklem karmaşıklaşıyor, haydi bakalım, kriz daha da derinleşiyor. Popülizm giderek bir tür ön-faşizm haline geliyor. ABD’deki gittikçe faşistleşen ve keyfileşen Trump “hareketi”, Macaristan’ın çok şükür (şimdilik) başından atabildiği Orban, faşizme doğru bu ilerleyişin en bariz görüntüleri.

Ancak burada bir paradoks ortaya çıkıyor galiba. Eğer devlet aklı gerçekten de kapitalist düzenin kolektif rasyonalitesini temsil ediyorsa, neden son yıllarda bu kadar çok yanlış hesap yapıyor? Neden krizler çözülmek yerine derinleşiyor? Neden her “istikrar” hamlesi yeni bir istikrarsızlık üretiyor?

Bunun nedeni devlet aklının aptallaşmış olması değil. Tam tersine, devlet aklı, kendi tarihsel sınırlarına yaklaşmış bir sistemin aklı olarak davranıyor. Bir organizma nasıl, hayatta kalma içgüdüsü ne kadar güçlü olursa olsun, yaşlanmasını durduramıyorsa, kapitalist rasyonalitenin bütün aygıtları da çözemedikleri sorunları yalnızca erteleyebiliyorlar artık. Devlet aklı bugün giderek daha saldırgan ve pervasız davranıyor; kırıp dökerek, geleceğe nasıl bir miras bıraktığını hesaplamadan ilerliyor. Ama heyhat, bütün bunlar tarihsel olarak anlamlı sonuçlar üretmekten çok uzak.

Bu yüzden günümüzün devlet aklı, geleceği kuran bir akıl olmaktan çok, mevcut düzenin çöküşünü yönetmeye, ertelemeye çalışan bir akıl görünümünde. Onun başarısı artık yeni bir toplumsal düzen yaratmakla ya da var olan düzeni yenilemekle değil, var olan düzenin ömrünü biraz daha uzatmakla ölçülüyor. Neoliberalizmden popülizme, teknokratik yönetimden olağanüstü hal rejimlerine kadar uzanan bütün arayışların ortak noktası bu.

Ancak burada unutmamamız gereken ve belki de bir umut ışığı olabilecek bir husus var: Aslında hepimiz devlet aklının oluşmasına katkıda bulunuyoruz bilmeden ve istemeden. Büyük çoğunluğumuz ortaya çıkan sonucu beğenmiyoruz. Suçu hep başka öznelere atıyoruz, komplo teorileri kuruyoruz, dış güçlere, iç hainlere, kötü niyetli canavarlara kabahat atfediyoruz. Böylece de sorumluluktan kurtulduğumuzu sanıyoruz. Ama iş bundan ibaret değil. Engels, Kant’tan neredeyse yüzyıl sonra, 1890’da Joseph Bloch’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:

[Tarih] öyle bir şekilde oluşur ki, nihai sonuç her zaman birçok bireysel irade arasındaki çatışmalardan doğar […] Her bir bireyin meram ettiği şey, diğer herkes tarafından engellenir ve ortaya çıkan, hiç kimsenin meram etmediği bir şey olur çıkar. […] Fakat, […] bireylerin iradelerinin istediklerine ulaşmadığı, ancak toplam bir ortalamada, ortak bir sonuçta birleştiği gerçeğinden, bunların yok hükmünde olduğu sonucuna varılmamalı. Aksine, her biri sonuca katkıda bulunur ve bu ölçüde de ona dahildir. (Engels 1890 “Joseph Bloch’a mektup”)

Bizim de “devlet aklının” oluşmasında bir rol oynadığımızı bir kere kabul edebilsek, bu çaresizlik ve başkalarının oynadığı bir oyunda bir piyon olduğumuz hissinden kısmen de olsa kurtulabiliriz. O zaman bu rolü bilinçli bir şekilde nasıl oynayabileceğimizi, bizim gibi insanlarla nasıl bir araya gelerek örgütlenebileceğimizi, tarihin doğrultusunu nasıl bilerek ve isteyerek daha özgür, daha kardeşçe ve daha adil bir yöne doğru bükebileceğimizi düşünmeye başlayabiliriz.

Bülent Somay

(Medyascope)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Bir teşekkür yazısı

Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz. Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık…