Türkiye’nin yeni barış süreci, yalnızca güncel siyasi kararların değil; 30 yılı aşkın bir birikimin, jeopolitik zorunlulukların ve toplumsal taleplerin sonucudur. Bu sürecin kalıcı olması için atılması gereken adımlar, sadece devleti değil tüm toplumu ilgilendiriyor.
Sembollerle başlayan yeni bir dönem
11 Temmuz Cuma günü, Türkiye siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktasına tanıklık ettik. Televizyon başındaki milyonlar ve bizzat orada bulunan 200-300 yüz kişi, büyük bir sembolik törene tanıklık etti. Bu tören yalnızca bir silah bırakma deklarasyonu değil, aynı zamanda Türkiye ile Kürtler arasında yürütülen barış sürecinde önemli bir eşikti.
Törenin içinde barındırdığı semboller dikkat çekiciydi: 15 kadın ve 15 erkekten oluşan grup, başlarında bir kadın liderin olması; metnin hem Türkçe hem Kürtçe okunması; ve silahların bırakıldığı yerin Kürt mitolojisindeki Kawa efsanesine gönderme yapan bir ateşe benzetilmesi… Bu semboller, yıllardır bastırılan bir halkın kültürel ve siyasi görünürlüğüne dair güçlü mesajlar içeriyordu.
Kimi çevreler, bu barış sürecinin Kürtler açısından henüz somut bir kazanım üretmediğini ileri sürse de bu törenin Türkiye’nin ana akım medya kanallarında canlı yayınlanmış olması başlı başına bir kırılmadır. Bu törenin gerçekleştirilmesinde Türkiye’nin de aktif rol üstlenmesi, simgesel olduğu kadar politik bir anlam da taşımaktadır.
Öcalan videosu ve meclis komisyonu: Peş peşe gelen adımlar
Barış sürecinde önemli bir diğer gelişme, bu törenden yalnızca birkaç gün önce yayımlanan Abdullah Öcalan videosudur. 1999’dan bu yana kamuoyuna yalnızca mahkeme salonlarından, sansürlü haberlerden ve “bebek katili” gibi ağır söylemlerle yansıtılan bir figürün, ilk kez video yoluyla doğrudan kamuoyuna seslenmesi, başka bir kırılma noktasıdır. Bu video, yalnızca Öcalan’ın kişisel imajının değişmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin bu meseleye yaklaşımında da bir dönüşümün göstergesidir.
Bu iki sembolik adımın ardından üçüncü adım ise yasama alanında atıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde barış sürecini izlemek ve yönlendirmek üzere bir komisyon kurulması gündeme geldi. Numan Kurtulmuş’un başkanvekilleriyle yaptığı görüşmenin ardından, İmralı heyetinin MHP, AKP, CHP ve diğer partilerle temasları, bu sürecin yalnızca iktidarın değil, Meclis’teki tüm siyasi yapıların sorumluluğunda yürütüleceğini gösteriyor. Bu gelişme, barış sürecinin parlamenter zeminde güvence altına alınması açısından oldukça önemlidir.
Bu süreç nereden geliyor? Kırık hatların sürekliliği
Barış sürecine dair yapılan değerlendirmelerde, sanki her şey 2024 Ekim’inde başlamış gibi bir algı yaratılıyor. Oysa gerçek çok daha karmaşık ve tarihsel bir arka plana sahip. Bu süreci, geçmişten kopuk bir şekilde değerlendirmek yanlış olur. Türkiye yönetimi ile PKK arasında silahların susması ve demokratikleşme doğrultusunda yürütülen görüşmelerin geçmişi 1993 yılına, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı dönemine kadar uzanıyor.
2000’li yıllarda yaşanan ateşkes girişimleri, 2009 Oslo görüşmeleri, 2013-2015 çözüm süreci ve bu sürece eşlik eden akil insanlar heyeti, Erdoğan’ın Diyarbakır’daki Newroz’da yaptığı açıklamalar, Öcalan’ın mektupları, milyonların katıldığı mitingler ve en nihayetinde 2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin büyük başarısı… Bütün bu süreçler bugünkü barış sürecinin zeminini oluşturdu.
Leyla Zana’nın konuşmasında vurguladığı gibi, sürecin görünürdeki başlangıç tarihi olan 2024 Ekim’i, aslında yıllardır süren görüşmelerin bir devamı. Son seçimlerde Ahmet Türk’ün yeniden belediye başkanı seçilmesi, Sırrı Süreyya Önder’in üçüncü dönemine rağmen milletvekili yapılması gibi gelişmeler, bu hazırlık sürecinin açık göstergeleri.
Dolayısıyla bu süreci değerlendirirken “neden şimdi?” sorusuna verilecek iki temel yanıt var: İlki, bu sürecin yeni değil; 1993’ten bu yana süregelen görüşme ve girişimlerin devamı olması. İkincisi ise jeopolitik gelişmelerin her iki tarafı da müzakereye mecbur bırakmış olmasıdır.
Jeopolitik gerçeklik ve Türkiye’nin zorunluluğu
Bugün Ortadoğu’da yaşanan büyük dönüşüm, Türkiye’yi Kürtlerle barışa yönelten temel dinamiklerden biridir. Çin ile ABD, Rusya ve Avrupa arasındaki küresel rekabetin Ortadoğu’ya yansımaları, Türkiye’nin manevra alanını hem daraltmakta hem de fırsatlar yaratmaktadır.
Gazze soykırımı, Ukrayna işgali, İran-Hizbullah-Esad eksenini zayıflatmış; İsrail, Türkiye, Körfez ülkeleri ve Suriye’nin yeni yönetimi arasında bir ittifak oluşturmuştur. Ticaret yollarının yeniden şekillendiği bir dönemde, Türkiye’nin bu süreçte kaybeden değil, kazanan olmak istemesi doğal. M5 otoyolu gibi projeler, Basra Körfezi’nden Avrupa’ya ulaşan hatlar Türkiye’yi kilit ülke hâline getiriyor. Bu yolların güvenliği ise Kürtlerle barış olmadan sağlanamaz.
Kısacası Türkiye, artık Kürtlerle çatışarak değil, anlaşarak bölgesel güç olabileceği bir dönemin içinde. Ne içeride ne dışarıda savaşa tahammülü kalmamış bir devletin, Kürt meselesine dair daha kalıcı çözümler üretmesi gerekiyor.
Benzer bir zorunluluk Kürt hareketi için de geçerli. Suriye’de ABD-Türkiye-Şam görüşmeleri SDG’yi anlaşmaya zorlayan unsurlar. ABD’nin temsilcisi Tom Barrack’ın “Dürziler Dürzi devleti, Kürtler Kürdistan istiyor; biz buna izin vermeyeceğiz” sözleri, SDG’nin manevra alanını daralttı.
Bu açıklamaların ardından gelen SDG yöneticisi İlham Ahmed’in ılımlı açıklamaları, hareketin Batı’yla ilişkilerini kaybetmemek adına daha uzlaşmacı bir çizgiye yöneldiğini gösteriyor. Tüm bunlar, Kürt hareketinin de Türkiye ile yeni bir müzakere sürecine girmesinin yalnızca bir seçenek değil, zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor.
Barış sürecinden “ne bekliyoruz?”
Kürtlerin genel olarak bekledikleri nedir sorusuna zaman zaman kendilerinin verdikleri cevaplardan ben böyle beş, altı tane madde çıkardım ama bu maddelerin sayısı tabii ki artırılabilir, sıralama da önem sırasına göre değil.
İlki tabii ki siyasal af olması gerekiyor. Bu affın içeriği, affın kimleri etkileyeceği, affın sonucunda bu insanlara ne gibi bir yaşam olanağı açılacağı filan gibi pek çok soru işareti var ama Öcalan’dan Demirtaş’a, Figen Yüksekdağ’dan Osman Kavala’ya kadar binlerce insana uygulanabilir bir affın çıkarılması gerekiyor. Bunun için de şu anda işlemeyen hukuk sisteminin işler hâle getirilmesi gerekiyor.
Geçen haftalarda “örgüt üyesi olmamasına rağmen örgüte yardım yataklık etme” maddesi AYM tarafından kaldırdı. Bu suçtan yatan 200 kişi bir anda serbest kaldı. Bunların devamı gelebilir, ki bu zaten siyasal affa da gidecek olan bir süreç olabilir.
İkincisi silah bırakma töreninde söylenilen husus: silah bırakanlara güvence. Silah bıraktılar ama mağaraya geri döndüler. Bunların yeniden topluma adapte olabilmeleri için bir sürecin işlemesi gerekiyor. DEM Parti’nin toplumsal entegrasyon dediği sürecin TBMM komisyonunda görüşüleceği söyleniyor.
Üçüncüsü gene bu silah bırakmayla paralel gidebilecek olan bir husus: Yurt dışında da PKK’nin çeşitli kurumları, bunların üyeleri ve yöneticileri var. Onların da aynı şekilde Türkiye’ye gelip demokratik siyasete katılımlarının önünün açılması için güvence verilmesi gerekir.
Bütün bunlar daha çok hukuki ve teknik konular, barış süreçlerinde bunlara ilişkin pek çok araştırma ve belgeleme var.
Dördüncüsü Kürtçenin önündeki bütün engellerin kaldırılması, Kürtçenin resmî dil olarak tanınması, Kürtçe eğitim verilmesi, Kürt dili ve edebiyatının gelişmesi için desteklenmesi vb bir dizi talebin karşılanması.
Beşincisi anayasada ciddi değişiklikler yapılması gerekiyor. Anayasa bildiğiniz üzere Türklük üzerine kurulu bir anayasa. Bu belki biraz daha uzun sürebilir deniyor ama bir yandan da Cumhurbaşkanlığının yeniden Tayyip Erdoğan’a verilmesi için gerekli anayasal değişiklikler karşılığında Türklüğe dönük olan cümlelerde de bir değişiklik olabilir ihtimali var deniyor. Sonuçta kısa veya uzun vadede anayasanın Türkçü teklikten uzaklaştırılması gerekiyor.
Altıncısı, yerel yönetimlerde ademi merkeziyetçilik ilkesinin işletilmesi gerektiği. Bu hem Türkiye’de hem de Suriye’de çok sık dile getirilen bir talep. Tabii bunun birinci adımı Türkiye’de artık kayyum atanmaması, kayyum atanan yerlerin eski belediye başkanlarına verilmesi. Ama devamında bir dizi değişiklik yapmak gerekiyor.
Son olarak, Kürt meselesinin bölgesel boyutu, çözüm arayışlarını yalnızca iç siyaset bağlamına sıkıştırmanın ötesine taşıyor. Suriye’deki Kürt hareketinin (özellikle PYD ve YPG) ortaya çıkışı ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile kurulan ekonomik, diplomatik ilişkiler, Türkiye’yi bölgesel bir denklemin parçası haline getirdi. Bu nedenle 2012’deki Oslo görüşmeleri ve 2013’teki Dolmabahçe mutabakatı gibi girişimler, yalnızca iç barışı değil, bölgesel istikrarı da önceleyen bir stratejik akıl içeriyordu.
Bu taleplerin henüz hiçbiri karşılanmadığı için Kürtler arasında sürece dönük ciddi bir güvensizlik hâkim. Her kesintiye uğrayan sürecin ardından gelen yoğun saldırılar bu kaygıları haklı çıkarıyor. O nedenle güven inşa etmek için sözden çok eylem gerekiyor.
Güvensizlikler ve tartışmalar
Yapılan pek çok ankette, toplantıda Kürtler için “çoğu kaygılı ve sürece güvenmiyorlar” diye bir saptama var. Esasında bu taleplerin henüz hiç birinin gerçekleşmemesinden kaynaklı haklı kaygılar.
Genel olarak bu sürece bir güvensizlik var. Bir de 93’ten beri başlayan bütün süreçlerde, her sürecin kırılmasından sonra çok yoğun bir saldırı olmasından kaynaklı bir güvensizlik, bir kaygı ortamı var. Bu kaygıların, güvensizliklerin ortadan kaldırılmasının yolu taleplerin kabul edilmesi ve çözüleceğine dair somut adımların anlatılmasıdır. Biz kardeşiz diyerek sorun çözülmüyor.
Yazıyı bitirirken bu süreçte en çok yapılan tartışmaya geçeceğim. “Demokrasi gelmeden Kürtlerin çözüm süreci mümkün müdür?” sorusuna Sinan Özbek’in dergimizin yeni sayısında yayınlanacak bir yazısından alıntı yapacağım:
“Kürt sorunu var oldukça demokratik bir toplum olunamıyor Türkiye’de. Demokrasi, yani demokratik bir toplum olamadığımız için de Kürt sorununu çözemiyoruz.”
Şu anda Türkiye’de işleyen bir demokrasi olduğunu söylemek mümkün değil. CHP’nin on yedi tane belediye başkanı tutuklandı, 2’sine kayyum atandı. Sadece Cumhurbaşkanlığına hakaretten binlerce insana dava açıldı. Bir yandan anti-demokratik uygulamalar varken bir yandan çok ciddi bir talan var. Zeytin ağaçlarının, toprakların sürekli yağmalandığı, enflasyonun yükseldiği, ücretlerin düşük tutulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde böyle bir ortamda barış konuşuyor olmak, bilim kurgu, fantastik filmlerdeki gibi bir hava yaratıyor insanlarda, ama buna fazla takılmamak gerekiyor.
İkisi aynı anda olabilir. Birisinin olması öbürünün önünde bir engel değil. CHP’nin ve diğer bütün muhalefetin kendilerine yönelik saldırılara karşı mücadele etmesinin önünde, DEM Parti bir engel olarak hiçbir zaman durmuyor. Aksine bu mücadelenin bir parçası da olmaya çalışıyor. Dolayısıyla bu karşılaştırmada birini öbürünün önüne koymak doğru değil.
Hem Öcalan’ın videosundaki ve silah bırakma törenindeki metinlere hem de DEM Partililerin açıklamalarına baktığımızda ısrarla demokratik bir toplum talep ediliyor. Bu demokratik toplum içerisinde de Kürt halkının diğerleri gibi demokratik olarak siyaset yapma özgürlüklerinin verilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Dolayısıyla belki de bütün bu sürecin sonucunda PKK’nin silah bıraktığı, insanların “terör örgüt üyesi” diye hapse atmadığı bir ortam oluşacak sadece.
Kürtler demin bahsettiğim haklarını almak için mücadelelerine devam edecekler. Yani DEM Parti de artık AKP, CHP, DEVA, diğer partiler gibi Türkiye’nin bir partisi olabilecek.
Tabii ki bu sürece sadece bazı Türk solcular ve ulusalcılar karşı çıkmıyorlar. Aynı zamanda Kürtlerin bir bölümü de bütün bu sürece karşı çıkıyorlar.
Böyle bir jeopolitik kriz sırasında Kürtlerin dört parçasının bir araya gelip bağımsız bir Kürdistan kurabileceği bir ihtimal varken, “hainlik” olarak nitelendirilenler de var. Daha yumuşak söyleyenler de var. Bunlardan daha yumuşak söyleyenlerden bir tanesi İsmail Beşikçi, böyle bir adımın geri adım olduğunu söylüyor yazısında.
Biz böyle düşünmüyoruz. Bize düşen yani Türkiye’deki devrimci Marksistlere, sosyalistlere, Kürtlerle dayanışan siyasi partilere, örgütlere, bireylere düşen, bu süreci sonuna kadar savunmaktır. Çünkü silahların sustuğu, demokrasinin, demokratik açılımların yapıldığı bir dönemde başka bir dünya inşa etmek daha kolay olacaktır.
Yıldız Önen
