2026’ya girerken: Aşırı sağa, otoriterleşmeye ve savaşa karşı mücadeleye!

2025 yılının özetine baktığımızda şunu netçe görüyoruz: Kapitalizm, bırakın insan toplumlarını yönetmek için en iyi sistem olmayı, işçiler ve yoksullar için herhangi bir  “normal” veya “olağan” gidişat vadetmiyor. Çoklu krizler ve bunların yarattığı semptomlar sistemin “normali” hâline gelmiş durumda. İçinde yaşadığımız dünya farklı emperyalist bloklar arasındaki ekonomik ve jeopolitik rekabet, bunun sonucu olarak farklı yerlerde gördüğümüz çatışma ve savaşlar, hiçbir şekilde durdurulamayan ve durdurmak isteyen güçlü bir iradenin de kalmadığı bir iklim krizi, göçmenleri hedef alan ırkçılığın ve buna bağlı olarak aşırı sağım yükselişi ile şekilleniyor. Böylesi bir dünyada bütün devletler silahlanmaya yatırım yapıyor, militarizm ve otoriterleşme tırmanıyor.

“Liberal demokrasi” olarak bilinen klasik kapitalist düzenlerin ölmekte olduğu, ancak yerine ne konacağının henüz net olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Merkez siyasetin ve neoliberal kapitalizmin çöküşü kaos, şiddet, bilinmezlikler ve yoğun bir siyasi kutuplaşma yaratıyor; her yerde aşırı sağın yükselişine farklı farklı direnişler, işçilerin ve ezilenlerin lehine kurulmaya çalışılan alternatifler eşlik ediyor.

Rekabetin sertleşmesinin, otoriterleşme ve savaş ihtimallerini artırmasının temelinde elbette ekonomik kriz yatıyor. Dünya Bankası’nın Haziran ayında yaptığı tahmine göre, 2020’ler, 1960’lardan beri en düşük büyümeye tanıklık edilen 10 yıl olacak. Yine aynı tahminlerde, tüm ülkelerin üçte ikisinin büyüme tahminleri, daha önceki projeksiyonlara göre düşürüldü. Ancak böylesi bir ortamda egemen sınıf beklendiği gibi ayrıcalıklarından vazgeçmemek için her türlü savaşı göze almış durumda. Aşırı sağ, krizi egemen sınıflar lehine çözebilecek bir güç olma amacıyla bağımsız bir şekilde örgütleniyor. Göçmenleri hedef göstererek krize sağdan bir çözüm öneriyor. Faşistlerin de içinde yer aldığı aşırı sağ güçler Batı dünyasının farklı yerlerinde hem sokakta hem sandıkta güçleniyor. Diğer yandan devletler, böylesi büyük krizlerin çözüm yolu olabilecek savaşlara karşı muazzam bir militarizm yatırımı yapıyor.

Krizlerin “görünürde” çözülmeye çalışıldığı girişimler, özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın politik ajandasının ilk sıralarında yer alıyor. Fakat İsrail’in gerçekleştirdiği acımasız soykırımı durduracağı umulan ateşkes, beklendiği gibi bir sonuç yaratmadı. Gazze halkı öldürülmeye devam ediyor, yardımlardan mahkûm bırakılıyor, çetin kış koşullarında yaşam mücadelesi veriyor. Siyonist rejim ise en yakın müttefiklerinin bile kınamasını gerektirecek kadar yasadışı işler yaparak Batı Şeria’daki yerleşimlerini genişletiyor, bunu yaparkenki amacın olası bir Filistin devleti kurulması girişimini engellemek olduğunu da açık açık söylüyor.

Benzer şekilde, Trump’ın merkez neoliberal partilerden farklı bir çizgi olarak ortaya sunduğu Ukrayna barış planında da, Zelenski’ye Rusya’nın tüm şartlarını dayatma dışında süreci ilerletecek fazla bir somut adım gözükmüyor. Karşı blokun savaşçı gücü Putin’i masada ikna eden lider olarak gözükmek isteyen Trump, bu amacına bir türlü ulaşamıyor.

Savaşları, otoriterleşmeyi, Trump’ın merkezi liderliği etrafında yükselişe geçen aşırı sağ güçleri ve sömürüyü durdurmanın yolu ise aşağıdan inisiyatiflerin öne çıktığı antikapitalist bir solu inşa etmekten geçiyor. Filistin’le 7 Ekim 2023’ten beri gösterilen dayanışma, küresel ölçekte toplumlardaki birçok tabakayı radikalleştirdi. İrlanda’da bir solcu cumhurbaşkanı seçilmesi, ABD’de New York ve Seattle gibi yerlerde reformist sosyalist adayların seçimleri kazanması, İngiltere’de Your Party gibi bir alternatife yüz binlerce kişinin üye olabileceğini beyan etmesi gibi gelişmeler, birkaç sene öncesine göre aşırı sağın yükselişine cevap verme konusunda çok daha avantajlı durumda olduğumuzu gösteriyor. 2026 ve sonrası belli ki bu mücadele etrafında şekillenecek; artık sıradan insanların hiçbir ihtiyacına cevap vermeyen neoliberal sistem çürürken, buna alternatifi ırkçılık ve milliyetçilik etrafında sağcı bir çözüm öneren aşırı sağ mı sunacak, yoksa işçilerin ve tüm ezilenenlerin kolektif ve dayanışmacı bir şekilde çıkarlarını savunan antikapitalist siyasi çizgiler mi? Bu çok sert ve etrafında iyice düşünmemiz gereken, örgütlenmemizin merkezine almamız gereken bir soru. Burada solun kazanıp kazanmaması mevcut krizlerden nasıl çıkacağımızı belirleyen ana unsur olacak.

Barış ve demokrasi istiyoruz

Türkiye’de yukarıda çerçevesini çizdiğimiz dünya içinde benzer gelişmelerin ve mücadelelerin yaşandığı bir ülke.  Bir yandan otoriterleşme aldı başını gidiyor. Gazetecilerin, siyasetçilerin, muhalif olan herhangi birinin birkaç yıl öncesine göre çok daha büyük bir basınç altında olduğunu söylemek mümkün. AKP seçimlerde yeterli rızayı üretemediği bir senaryoda demokratik alanın tüm sınırlarını ufak ufak tırpanlayarak kendisine daha geniş bir yönetme alanı açıyor. Muhalefetin üzerine her tür yarı-meşru veya bütünüyle gayrimeşru yöntemlerle gidiyor. CHP’de öne çıkan siyasetçiler, belediye başkanları sürekli olarak hapse girme tehdidiyle karşı karşıya. Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkması beklenen cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu Mart ayından beri içeride. AKP tüm olanaklarıyla onun ve AKP’nin gidişatını hızlandıracak her türlü figürün sesini kısmaya çalışıyor.

AKP-MHP ittifakı bütün bunları yaparken yargıdaki bazı kliklere dayanıyor. Hukukla ilgili tüm normlar ortadan kaldırılmış durumda. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarları uygulanmıyor, AİHM’e kulaklar kapatılıyor, bir başsavcı basın toplantıları düzenleyip propaganda yapıyor. Çeşitli davaların iddianamelerinde hukuk fiyaskoları gırla gidiyor; gizli tanık ifadeleriyle kararlar alınıyor, bir gizli tanığın ifadesi hızlıca bir diğerine geçiriliyor, o da davadan çekildiğini beyan etmesine rağmen “turbun büyüğü” gibi ifadelerle olmayan şeyler varmış gibi gösterilerek uyduruk iddianameler ve delillerle bir otoriter anlatı inşa ediliyor.

AKP’nin ne yaparsa yapsın gizleyemediği gerçek ise şu: 19 Mart’taki saldırı dalgası karşısında muazzam bir direnç gördü. CHP seçmeninden çok daha geniş kesimleri kapsayan bir kitle hareketi, aylardır protesto gösterileriyle, mitinglerle, sosyal medyadaki veya başka yerlerdeki farklı farklı tepkilerle kendini ifade ediyor. Ve bu dinamizmin yarattığı sonuçlarla AKP, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde aldığı ağır mağlubiyeti yaratan tabloyu toplumda görmeye devam ediyor. CHP’nin birinci, AKP’nin ikinci parti olduğu senaryo seçmen nezdinde kökleşiyor ve “yeni normal” hâline geliyor. Bu durum değiştirilemediği sürece AKP’nin veya Erdoğan’ın geleceğiyle ilgili parlak bir senaryo ufukta gözükmüyor.

İkincisi, bu siyasi istikrarsızlık tablosuna bir de hiçbir şekilde tersine döndürülemeyen felaket ve kaotik bir ekonomik gidişat eşlik ediyor. Asgari ücrete yapılan %27’lik zam, yani asgari ücretli bir işçinin Aralık 2026’da 28 bin TL maaş alacak olması, bunun özel sektördeki tüm ücretleri büyük ölçüde berirleyecek olması ve bu kararların Türk-İş ve Hak-İş’in dahi beğenmediği yapılar ve prosedürler sonucu alınmış olması, AKP’nin erimekte olan oy tabanını daha da büyük darbelerle karşı karşıya bırakıyor. Asgari ücretliler, kamu emekçileri, emekliler, geleceksizlikle boğuşan öğrenciler… Toplumun büyük kesimlerinde ortalama hissiyat AKP-MHP’nin artık onlara hiçbir şey vadetmediği ve acilen gitmeleri gerektiği olmuş durumda. Milliyetçi hamaset, militarizm şovları, devlet kutsamaları ve muhaliflere yönelik tüm baskılar AKP açısından karanlık olan bu genel tabloyu değiştiremiyor.

Otoriterleşen rejime karşı demokrasi mücadelesinin yanında 2025 yılına damgasını vuran ikinci konu ise barış süreci. Burada 2024 Ekim’inde Bahçeli’nin önce DEM Partililerle tokalaşması daha sonra Öcalan’ın umut hakkı üzerine yaptığı açıklamaları takip eden gelişmeler, 2025 yılında PKK’nin silah bırakma töreni, Türkiye sınırları içerisindeki güçlerini çektiğine yönelik açıklaması ile yeni bir boyuta ulaştı. İki taraftan da önde gelen isimler bunun tarihi bir aşama olduğunu söylüyor, Öcalan’ın rahatlayan siyaset yapma koşullarıyla tüm Kürt etkinliklerine mesaj göndermesi sağlanıyor. Son haftalarda Suriye’de SDG’nin merkezi orduya entegrasyonuyla ilgili yaşanan tıkanıklık aşılırsa, burada gerçekten de muazzam bir yol kat edilmesi umudu önümüzde duruyor. Tutsakların özgürlüğü, siyasetçilerin tekrar faaliyete geçebilecek koşullara kavuşması gibi olasılıklar, Kürt halkının haklarını demokratik siyaset aracılığıyla elde edeceği bir ufku müjdeliyor olabilir. Burada Suriye’deki tıkanıklık konusunda sürekli devam eden diplomasi, iki tarafın da 10 Mart’taki mutabakata işaret ediyor olması, büyük emperyalistlerin rolü ve Türkiye’nin Suriye hükümeti üzerindeki basıncı gibi birçok detayı dikkatlice takip etmeliyiz. Bizim sorumluluğumuz AKP-MHP ittifakının dış ülkelere müdahale çabalarının engellenmesi, Rojava’daki Kürtlerin elde ettikleri kazanımları koruyacakları bir çözüm formülünün hayata geçirilmesini savunmak olmalı. Kürt sorunun çözüme yaklaştığı bir ülke, hem demokrasi mücadelesi verenlerin hem de ekmeği için mücadele eden işçilerin önüne daha elverişli bir manzara sunacaktır.

2026’da görevimiz demokrasi, barış ve ekmek mücadelelerini birleştiren ve bunu antikapitalist bir sistem değişikliği talebiyle birleştiren bir siyasi çizgiyi kitleselleştirmek olmalı.

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…