Tartışılan; Maduro yönetiminin karakteri, uyuşturucu ticareti veya Venezuela’da demokrasinin olup olmadığı değil. ABD, başka bir ülkenin içine, uluslararası hukuku ihlal ederek bir operasyon düzenledi ve o ülkenin devlet başkanını yasadışı bir şekilde kaçırdı.
“Venezuela’yı bir süre biz yöneteceğiz” diyen Trump, bu haydutluğun sebebini şöyle anlatıyor:
“Dünyanın en büyük petrol şirketleri olan ABD’li büyük şirketler, milyarlarca dolar harcayarak, ciddi şekilde hasar görmüş petrol altyapısını onaracak ve ülke için para kazanmaya başlayacaklar.
Yeraltından muazzam miktarda zenginlik çıkaracağız ve bu zenginlik Venezuela halkına, Venezuela’da yaşamış olan Venezuela dışındaki insanlara ve ayrıca o ülkenin bize verdiği zararların tazmini şeklinde Amerika Birleşik Devletleri’ne gidecek.”
Veya ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya sözü verelim:
“Trump yönetimi altında, Amerikan gücünü çok güçlü bir şekilde yeniden ortaya koyuyoruz. Gelecek, ulusal güvenliğin temelini oluşturan ticareti, toprakları ve kaynakları koruma yeteneğiyle belirlenecek. Bunlar, küresel gücü her zaman belirleyen demir kanunlardır ve biz bunu böyle tutacağız.”
“Burası Batı Yarımküre. Biz burada yaşıyoruz ve Batı Yarımküre’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanlarının, rakiplerinin ve hasımlarının operasyon üssü olmasına izin vermeyeceğiz.”
“En acil değişiklikler, Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal çıkarlarıyla ilgili olanlardır… Dünyadaki tüm düşmanlarımızın faaliyetlerinin kavşağı hâline gelen bir ülkenin bizim yarımküremizde yer almasına izin veremeyiz.”
ABD Güney Komutanlığı komutanı General Laura Richardson da yakın zamanda yaptığı açıklamada, Washington’ın Latin Amerika’daki odak noktasının demokrasi değil; petrol, lityum, altın ve nadir toprak minerallerinin kontrolü olduğunu söyledi.
Venezuela’ya yönelik, birtakım gerekçelendirmelere ihtiyaç duymadan gerçekleştirilen çıplak emperyalist haydutluk, Trump’ın Monroe doktrinini yeniden canlandıracağına dair Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesindeki vurgularının kanıtıdır. Yani ABD, kendi coğrafyasında gördüğü bir bölgede, Avrupa veya daha doğusundan rakiplerinin herhangi bir iş görmesini istemiyor.
Dolayısıyla Venezuela saldırısında iki kritik nokta var,
- ABD gerileyen ekonomik gücünü telafi etmek için elindeki büyük militarist aygıtı kullanacağını göstermeye devam ediyor. Neoconların Afganistan-Irak işgallerindeki stratejisi de buydu, Venezuela’ya yapılan ve birkaç saat süren operasyon da bu askeri güce yaslanıyor.
- Trump artık İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası alanda diplomasiye dayalı olarak kurulan düzeni ve bunun yarattığı dengeleri tanımayacağını ilan ediyor. Trump aynı zamanda savaş çıkartırken veya başka agresyonlara girişirken ABD Kongresi’ne de danışmayacağını ilan ediyor.
Bütün bunlar, anaakım Youtube siyaset yorumcularını dahi emperyalizm analizleri yapmaya zorluyor. ABD, Çin’e ve tüm rakiplerine kendi hegemonyalarını kabul etmeleri gerektiğini, bunun olmadığı durumda mevcut rekabet senaryosunda askeri gücünü bu hegemonyayı dayatmak için her tür yolla kullanacağını ilan ediyor.
Aslında bunun emarelerini İsrail’in İran’a, Lübnan’a ve Katar’a saldırılarında da görmüştük. Ve o zaman da konunun Hamas’ın, İran rejiminin, Hizbullah’ın niteliğiyle değil emperyalizmin planıyla ilgili olduğunu söylemiştik. Trump-Netanyahu ekseni, aşırı sağın yükseldiği bir dünyada -geçmişte bunun gerçekte olup olmadığı ne kadar tartışılır olsa da, yani sözde bile olsa- “haklının güçlü” olduğu bir dünya yerine “güçlünün haklı” olduğu bir düzene geçmek istiyor. Rakiplerini sindirmek ve hegemonyasını tekrar dayatmak için böylesi bir düzen için savaşıyorlar.
Bu yüzden, Venezuela’daki gayrimeşru ve yasadışı operasyon sonrası saflar son derece net. ABD’de ve diğer birçok ülkede saldırıya karşı sokağa çıkan savaş karşıtı aktivistler, Avrupa ve ABD’de yükselen sol güçler; Amerika Demokratik Sosyalistleri, Mamdani, Sanders, İngiltere’deki Your Party, emek örgütleri, hepsi bir tarafta. ABD’yi açıktan destekleyenler, kınamayanlar, “itidal” çağrısı yapanlar, “durumu izleyenler” diğer tarafta.
“Anti-emperyalizm” bırakın demode olmayı, her zamankinden güncel ve yakıcı bir mücadele başlığı.
Bir ülkenin kendisinden daha güçsüz bir ülkenin içine girip onun devlet başkanını kaçırabileceği bir dünya düzenini durdurma mücadelesi, önümüzdeki dönem tüm dünyada eşitlik ve özgürlük isteyenlerin ana gündemi olacak. Soykırıma tabi tutulan Filistin halkından Venezuela’ya, ABD’den Türkiye’ye her yerde emekçilerin ve ezilenlerin gelecekleri bu mücadelede elde edecekleri kazanımlara bağlı.
Bu mücadelede rakip emperyalist güçlere, Çin’e ve onun müttefikler ağına, Ukrayna işgalcisi Rusya’ya, kendi işçilerini ezen diğer otoriter rejimlere güvenemeyiz. Onlardan bir denge bekleyemeyiz.
Yol arkadaşlarımız; saldırının ardından ABD’nin 75 ayrı noktasında sokağa çıkanlar, Venezuela’nın işçi sınıfı ve Latin Amerika’da köklü bir geçmişi olan emperyalist baskıya karşı emekçi kitlelere dayanan direnişler olacak.
Irak işgaline karşı inşa ettiğimiz kitlesel savaş karşıtı hareketi hatırlamalı ve 2026’nın koşullarında güncellemeliyiz.