Sağ popülist iktidarların ve aşırı sağın dünya çapında ana akım siyasetin üzerindeki etkisi devam ediyor. ABD’de seçimler, 6 Ocak 2021 Trump destekli kongre baskınının üç yıl sonrasında gerçekleşecek. Darbecilik, dolandırıcılık, seçim kampanyası ihlali olmak üzere hakkında 34 ayrı suçlama olan Trump, Cumhuriyetçilerin önde gelen adayı, Biden’a karşı yarışta anketlerin bir kısmında önde görünüyor. Bugünlerde yapılan AB seçimlerinde, Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik ve Almanya’da Almanya İçin Alternatif (AfD), Kimlik ve Demokrasi Grubu gibi aşırı sağcı ve faşist partilerin AB parlamentosunda önemli sayıda sandalye kazanacağı öngörülüyor.
Geçen yıl Arjantin’de faşist TV figürü Javier Milei, Kasım ayında iktidara geldi. Hollanda’da Geert Wilders’in Müslüman karşıtı Özgürlük Partisi (PVV) seçimlerin ardından Hollanda’nın en güçlü siyasi partisi oldu. 2022 yılında İtalya’nın başbakanı seçilen Giorgia Meloni’nin siyasi geçmişi ve kökleri Musolini”ye dayanmakta. Hindistan’da Müslüman düşmanı aşırı sağcı Modi üçüncü dönem başbakan seçildi.
Trump, kendisini cinsel tacizle suçlayan kadınların, saldırmak için fazla çirkin olduğunu öne sürmüştü. Ve hem seçim kampanyası hem de başkanlığı sırasında kadınları hedef almıştı. Trump’ın yüksek mahkemeye kürtaj karşıtı Brett Kavanaugh’u ataması, kürtaj karşıtı hareketi cesaretlendirmişti. Arjantin’de iktidara gelen Milei de Latin Amerika ve Asya’nın Trump’ları olan Brezilya’daki Bolsanaro ve Filipinler’deki Duerte’yi aratmayacak bir figür.
Kendisini “liberteryen” ve “anarko-kapitalist” olarak tanımlayan Milei’nin seçim vaatlerinin merkezinde merkez bankasını kapatmak ve ülkenin para birimini dolara çevirmek gibi katıksız neo-liberal hedefler ile kürtajı yasal hâle getiren yasayı referanduma götürmek ve tüm eğitim düzeylerinde zorunlu olan Kapsamlı Cinsel Eğitim’i iptal etmek var. Aşırı sağ partilerin Avrupa Parlamentosu’nda önemli kazanımlar elde etmesi, parlamentoda aşırı sağ parti gruplarının lehine bir durum yaratacak. Yerel ve ulusal düzeyde, bu gruplara bağlı partiler kürtaja erişim gibi temel hakları sulandırmaya veya ortadan kaldırmaya çalışmaktalar. Ayrımcılık yasağı ve cinsiyet eşitliği mevzuatını hedef almaktalar.
Polonya’nın aşırı sağcı Hukuk ve Adalet Partisi, 2020’de kürtajı yasakladı. Yeni Başbakan Donald Tusk bu yasayı tersine çevirmeye çalıştı. Macaristan’’ın aşırı sağcı popülist Orban hükümeti, hamilelerin prosedüre erişmesinden önce fetüslerin kalp atışlarının dinlenmesini zorunlu hâle getirdi. Türkiye’de kürtaja erişim fiilen engellenmekte. İtalya’daki aşırı sağcı koalisyon hükümeti, cinsiyete dayalı şiddetle mücadele programlarına sağlanan fonları kesti. İspanya’nın yerel ve bölgesel düzeyde birçok koalisyon hükümetinde yer alan aşırı sağ Vox partisi, toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etmekle görevli departmanları rafa kaldırdı; ayrıca cinsiyete dayalı şiddet ve LGBTİ+ haklarından söz edilmesine ilişkin baskılar uyguladı.[1]
Yine uluslararası düzeyde kadınların mücadelesi sonucu kazanılmış olan İstanbul Sözleşmesi, Rusya, Slovenya, Hırvatistan, Bulgaristan ve Türkiye’de iptal edildi. Aşırı sağcılar, popülist otoriter iktidarlar başta seçimler olmak üzere burjuva siyasal mekanizmaları hem kullanıyor hem de bu mekanizmaları aşındırıyor. Hepsi halkı temsil ettiği iddiasında; elitlere, çok uluslu kuruluşlara savaş açıyor. Hepsi küreselleşme karşıtı, yerli ve milliyetçiler. Ulus tanımı dışında kalan tüm unsurlara, göçmenlere, yabancılara, LGBTİ+lara savaş açıyorlar.
İşçi sınıfının tüm örgütlenmelerini tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen aşırı sağ, toplumsal cinsiyet eşitliğini de tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. “Ulusun yeniden dirilişi, mistik eski güzel günlere dönüş” söyleminde, kadınların bedenlerinin kontrolü merkezi bir yer tutuyor. Toplumsal çöküşün önlenmesi için doğum oranlarının yönetimi; kadınların nerede, ne zaman, kiminle birlikte olacakları kontrol altında tutulması gereken durumlar. Genel olarak kadın düşmanlığıyla göçmen düşmanlığı kol kola ilerliyor. Ulusötesi ağlarla birbirine eklemlenen platformlarda komple teorileri üretiliyor. Savaş ve ekonomik krizler nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan göçmenler “Küresel güney’den gelişmiş dünyayı istila eden” istilacılar olarak hedef gösteriliyorlar. Bu istilayı önlemek için kadınların doğum oranlarını arttırmaları zorunluluk olarak savunuluyor. Ayrıca kadınlar, dünyaya gelecek bu çocukları da yerli ve milli düzeni koruyacak şekilde yetiştirmek için evde oturmalılar.
Komplo teorileri, kriminalleştirme
İstisnasız hepsi anti-elit, küreselleşme karşıtı, yerli ve milliyetçi, halkı temsil ettiğini iddia eden aşırı sağcı popülistler, ulus tanımı dışında kalan her türlü unsura karşı savaş açmış durumdalar. Ulusun geçmiş güzel günlere dönmesi, çöküşün önlenmesi retoriğinde; kadınların bedenlerinin kontrolü, nerede, kiminle olacağının merkezi bir rolü var. “Büyük yer değiştirme” olarak tanımladıkları, göçe karşı uygarlığın korunması için kadınların doğurganlığının arttırılması yönünde ırksal bir yaklaşım da söz konusu
Otoriter iktidarlar tarafından kadın ve LGBTİ+ hareketinin kriminalleştirilmesi, aşırı sağcı odaklara, feminizm ve LGBTİ+ aktivizmine yönelik komplo teorilerini geliştirmeleri için alan açmakta. İstisnasız tüm otoriter iktidarlar ve aşırı sağ, feminizmi ve LGBTİ+ aktivizmini kökü dışardan gelen, ulusa ve aileye yönelik bir tehdit olarak görüyor. Örneğin İspanya’da aşırı sağcı bir grup, kadın hakları aktivistlerini “feminazi” diye yaftaladı. Feminizme karşı başlattığı otobüs kampanyasında, feminizm sembolüyle birlikte makyajlı ve üniformalı Hitler görüntüsünü kullandı. Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan da aile kurumunun tarihin en çetin sınavını verdiğini iddia ederek küresel tehdit algısı üzerinden komplo teorisi ortaya attı. “Cinsiyetsizleştirme politikalarının” insan neslini hedef aldığını ve LGBTİ+ların faşizmi aratmadıklarını iddia etti. Kadınların ve LGBTİ+ların hak mücadelesi AKP,-MHP koalisyonunun hedefinde. 8 Mart, 25 Kasım, onur haftaları AKP-MHP koalisyonu tarafından yasaklanmakta.
Faşizm ve kadın
1920’lerde ve 1930’larda Avrupa’da faşizm kadınların da tüm kazanılmış haklarını tersine çevirdi. İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Adolf Hitler’in faşist rejimleri, kadınları eve kapatan politikaları hayata geçirdi. Her iki rejimde de kadınların önceliklerinin yeni nesil işçi ve asker yetiştirmek olduğu söylendi.
1929 büyük ekonomik krizi Almanya’yı etkisi altına alırken, Naziler kadınlara “Kinder, Küche, Kirhe” (Çocuklar, Mutfak, Kilise) odaklı propagandayla ailenin merkezi rolünü güçlendirmeye çalıştı. Doğurganlık ödüllendirildi. Mussoli’nin İtalya’sında yedi veya daha fazla çocuğu olan ailelere ekstra yardım hakkı tanındı, doğum kontrolü reklamları yasaklandı ve kürtaj cezalandırıldı. Naziler kadınların eve kapanması dışında Aryan bebeklerin üremesini istediler. “Irksal saflığın korunması” öjeni için kadınların doğurganlığının arttırılması gerekiyordu.[2] Ayrıca LGBTİ+ları ırksal gelişmeye yönelik bir tehdit olarak gördüler. 1933’te Naziler iktidarı ele geçirdiklerinde, Almanya’da eşcinsel erkeklere yönelik zulüm şiddetlendi. LGBTİ+ların örgütleri dağıtıldı, LGBTİ+lar toplama kamplarında yok edildiler.
Bugün pek çok aşırı sağcı parti ve otoriter iktidar aynı mirası paylaşmakta. Ancak geçmişten farklı olarak bazı aşırı sağ partilere kadınların liderlik ettiğini, kadınların kamusal görünürlüklerinin arttırıldığını, bazılarının toplumsal cinsiyet eşitliğini savunduklarını görüyoruz. Bu partiler özellikle Müslümanlara yönelik ırkçı gündemlerini meşrulaştırmak için kadın hareketiyle ittifaklar kuruyorlar. Bazıları da homofobik fikirleri destekliyor.
Polonya Hukuk ve Adalet Partisi, LGBTİ+ haklarını Hristiyanlığa dayanan Avrupa için bir tehdit olarak niteliyor. Göçmen erkekleri de yerli kadınların güvenliğine ve özgürlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılıyorlar. Göçmen kadınları, göçmenlerin ve onların kültürlerinin çaresiz kurbanları olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlara ve anlatılara göre erkek göçmenler hem kadınları hem de “batılı, çağdaş yaşam tarzını” tehdit ediyorlar. Türkiye’de Ümit Özdağ’ın liderlik ettiği aşırı sağcı Zafer Partisi benzer özellikler taşımakta. “Sessiz istila” olarak tanımladığı, göçmen düşmanlığı politikalarını merkeze almış durumda. Zafer Partisi Suriyeli göçmen erkeklerin sahillerde, plajlarda kadınları taciz ettiğine ilişkin sosyal medya ortamlarında viral görüntüler yaygınlaştırıyor. Abartılı rakamlarla sınırlardan giriş yapan Afgan erkeklerin kadınları tehdit ettiğini iddia ediyor.
Kitlesel kadın mücadeleleri
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadınların bedenlerinin kontrolü, her zaman sınıf mücadelesinin önemli bir alanı oldu. Ancak Ukrayna’da sürmekte olan vekalet savaşı ve Gazze’deki soykırımın birkaç devlet dışında normalleştirilmeye çalışıldığı, ABD’nin başını çektiği emperyalist militarizmin tırmandığı, kapitalizmin dünya ekonomik krizinin devam ettiği koşullarında hem üretim hem de yeniden üretim sürecindeki merkezi rolü, kadınların aşırı sağın radarına girmesine yol açmakta.
Naziler, 1930’larda ekonomik kriz koşullarında kadınların eve gönderilip, yerlerine erkeklerin işe alınması propagandasını yaptı. Ancak savaş çanları çaldığında kadınları “yurtsever çalışma” kampanyalarıyla fabrikalarda çalıştırmanın teorisini ürettiler. Erkek işçiler savaşta birbirini boğazlarken, kadın işçiler de düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve yaşlı ve çocukların bakımlarını üstlendikleri ağır koşullarla başa çıkmak zorunda kaldılar.
Farklılıklar olmakla birlikte çeşitli tonlardaki aşırı sağ ve faşist odakların işçi sınıfı örgütlemelerinin tamamını yok etmekle birlikte toplumsal cinsiyet eşitliğini de tamamen ortadan kaldırmak istedikleri konusunda hiç kuşkuya yer olmamalı. 1930’larda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ilişkin geri dönüş, Avrupa’da faşizmin iktidara geldiği, kadınların ve erkeklerin birlikte örgütlendikleri ve mücadele ettikleri işçi sınıfı örgütlenmelerinin kökünü kazıyabildikleri koşullarda gerçekleşti.
Oysa bugün dünyanın dört bir yanında iktidarları sarsan, kitlesel mücadele ve grevler dalgası devam ediyor. Birkaç ay önce Almanya’da AfD ve Kimlikçi Hareket’in göçmenlerin sürülmesine ilişkin gizli planına karşı 250 bin kişi sokaklara çıktı. Polonya’da aşırı sağcı Hukuk ve Adalet Partisi’ne karşı bir milyondan fazla kişinin katıldığı protesto gösterileri yapıldı. Gazze’de yaşanan soykırım öncesinde İsrail’de Netanyahu’nun antidemokratik yargı reformlarına karşı yüz binlerce kişinin katıldığı gösteriler gerçekleşti. Arjantin’de Milie’ye karşı kitlesel gösteriler ve grevler yapıldı. İsrail’in Filistin’deki soykırım suçlarına karşı uluslararası çapta kitlesel bir mücadele dalgası devam ediyor.
Tüm bu mücadeleler içinde kadınların uluslararası çapta mücadelesi önemli bir direniş odağı oluşturmakta. Polonya’da kadınlar kürtaj hakkına yönelik saldırıyı “kara pazartesi” ile ülke çapında 6 milyon kişinin katıldığı kadın grevleriyle engellediler. İspanya’da 2018 ve 2019 yıllarında 200 kentte 5 milyon kadının katıldığı grevler gerçekleşti. İrlanda’da kürtaj hizmetlerine ulaşımı sağlayan kazanım, Amerika’daki “Mee too” sonrasında dalga dalga yayılan eylemler, Arjantin’deki “Ni Una Menos” (bir kişi daha eksilmeyeceğiz) eylemleri, Brezilya’dan Şili’ye, Meksika’dan Bolivya’ya, Ekvador’a tüm Latin Amerika’yı kapsayan tacize, kadın cinayetlerine, kürtaj yasaklarına karşı kitlesel eylemler, yükselen aşırı sağa karşı mücadele içerisinde kadınların mücadelesinin potansiyelini göstermekte.
Türkiye’de Erdoğan’ın “üç çocuk kampanyasına” karşı kadınların sert cevapları, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali karşısında kitlesel gösteriler, kadın cinayetlerine karşı mahkeme mahkeme büyüyen genç kadınların merkezini oluşturduğu sokakları boş bırakmayan mücadele, AKP-MHP koalisyonuna karşı güven veren bir odak.
Otoriter iktidarların ve aşırı sağın kadınların haklarına saldırılarına karşı kitlesel mücadeleler örgütlemek, aşırı sağcı argümanlara ve komplo teorilerine meydan okumak, kadınların hayatta kalması ve aşırı sağı geriletmek açısından son derece önemli. Ancak aşırı sağın hedefinde sadece kadınlar yok. Göçmen düşmanlığı ve islamofobi ile kol kola girmiş vaziyette. Dolayısıyla haklarımızla sınırlı olmayan, göçmen düşmanlığına, ırkçılığa, islamofobiye ve yükselen faşizme karşı mücadeleyi gündemine alan, işçi sınıfının kitlesel mücadelesini merkeze alan bir perspektifle mücadeleye ihtiyacımız var.
Çağla Oflas
[1] (https://www-politico-eu.translate.goog/article/women-rights-peril-if-far-right-eu-election-surge-activists-say/?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto, Mart 2024)
[2] (Judith Orr, women and the farright, Temmuz 2019 https://isj-org-uk.translate.goog/women-and-the-far-right/?_x_tr_sch=http&_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=sc)