Kapitalizme karşı öfke birikirken, krizlerin yol açtığı çöküş ve savaşların yol açtığı hoşnutsuzluklar olağanüstü ölçüde büyümekte. Ana akım siyasetler öfkeyi nüfusun belirli bir kesimi olan göçmenlere yönlendirip islamofobiyi beslerken, faşist yapılar göçmen düşmanlığı üzerinden güçleniyorlar. Orta sınıflar ve küçük işletmeler krizin yarattığı güvensizlik ortamında aşırı sağ ve faşist odakların anti-elit, küreselleşmeye karşı istihdam ve refahı savunan, yerli ve milliyetçi, halkı temsil ettiğini iddia eden popülist retoriğinin etkisi altına girmekteler. Kemer sıkma politikalarının dayatıldığı sefalet koşulları, emperyalist savaşların yarattığı yıkımlar, anti-kapitalist bir alternatifin yaratılmadığı koşullarda işçi sınıfının bir kesiminin de aşırı sağın etkisi altına girmesine yol açmakta.
Aynı koşullar kitlesel grevlerin ve mücadelelerin yaşandığı isyan dalgalarına da yol açıyor. Bangladeş, Kenya ve Nijerya meydana gelen milyonluk isyanlar sadece birkaç hafta içinde gerçekleşti. Merkez ülkelerde de kemer sıkma programlarının ve emperyalist savaşların yarattığı yıkıma karşı tepkiler yaygınlaşıyor. İsrail’in Gazze’yi işgali karşısında gözle görülür bir sınıfsal kutuplaşma yaşanıyor. İngiltere’den Güney Kore’ye, ABD’den Mısır’a dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan kendi egemen sınıflarının İsrail’i destekleyen politikalarının karşısında duruyorlar.
Faşizm, kriz ve savaş
Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük adlı kitabının girişinde “Emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerektiğini” söyler. Kapitalizmin belirli bir aşamasına tekabül eden emperyalizmin krizi ve sermaye birikim krizi, faşizmin yeniden güncel bir tehdit hâline gelmesine yol açmakta. Kapitalizmin kâr oranlarının düşüşüyle ilgili krizine çözüm olarak kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi, finansal kuralsızlaştırmayı içeren neo-liberal sermaye birikim rejimi 2008 yılında yaşanan finansal çöküşle krize girdi. Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları piyasalara ucuz krediler verdiler.
Chris Harman’ın “zombi kapitalizm” dediği, 1929’daki gibi şirketlerin battığı, ama büyük çöküşün yaşanmadığı, düşük büyüme oranlarının yaşandığı uzun bir durgunluğa yol açtı. 2020’de ekonomik kriz, Covid 19 kriziyle iç içe geçti. Milyonlarca insanın yaşamını kaybettiği pandemi süreci sisteme olan güvenin de sarsılmasına yol açtı. Kapitalistler işçi sınıfına sefalet koşulları dayatırken, merkez devletler şirketleri kurtarmak için piyasalara (geniş işçi kitlelere ödettikleri) muazzam paralar aktardılar. Alım gücü azaldı, kemer sıkma politikaları devreye sokuldu. Başta sağlık olmak üzere kamusal hizmetlere ulaşım zorlaştırıldı.
Tüm bu süreçler merkez sağ ve merkez sol partilerin üzerinde oturdukları burjuva demokrasinin dağılmasına yol açan koşulları yarattı. ABD’de Trump’tan Macaristan’daki Orban’a, Hindistan’daki Modi’den Türkiye’de Erdoğan’a kadar kopyala yapıştır, otoriter yönetimler iktidara geldi. Otoriter liderliklerin burjuva kurumları aşındırması, siyasal kutuplaşmaların yol açtığı istikrarsızlık, faşist partiler için uygun bir ortam yarattı.
İçinde bulunduğumuz koşulları şekillendiren diğer önemli unsur ise ABD emperyalizmi gerilerken Çin’in askeri ve ekonomik anlamda hegomonik bir güç olarak ABD’ye meydan okuması. Nitekim, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Rusya’ya karşı ABD-NATO vekalet savaşı tüm Avrupa devletleri tarafından desteklenmekte. Küresel askeri harcamalar geçen yıl yüzde 9 artarak 2,2 trilyon dolara çıktı. Tüm dünyada militarizm yükselirken savunma giderleri işçi sınıfının geniş kesimlerinin cebinden karşılandı. Ukrayna’daki vekâlet savaşının ortasında İsrail’in Gazze’de soykırımına verilen destek, kapitalizmin geniş işçi yığınların yaşamlarında iyileşme sağlayacak bir vaadinin kalmadığı koşulları yarattı aynı zamanda.
ABD’nin Çin’i “küresel tehdit” olarak ilan etmesi, birbiriyle rekabet eden yeni bir emperyalist kamplaşmanın yol açtığı rekabet, emekçi sınıfların en sıradan ekonomik ve reform taleplerinin bastırılmasına yol açmakta. Troçki iç politikada otoriterleşen emperyalizmin bunu dışa doğru yaymak zorunda olduğunu, savaşın kaynağının da bu olduğunun altını çizer.[1] 1914’de başlayan 1. Dünya savaşı, Rusya’da işçilerin iktidarı aldığı 1917 Ekim devrimi sonrasında Almanya, Avusturya ve Macaristan’daki işçi devrimlerinin etkisiyle sona erdi. 50 milyon insanın öldüğü 2. Dünya Savaşı ise Avrupa işçi devrimlerinin reformist partilerin ihanetiyle yenilgisi sonrası, Hitler’in işçi sınıfı örgütlerinin kökünü kazıyıp, iktidara geldiği koşullarda gerçekleşti.
Burjuva yönetim biçimleri dağılıyor
Sermaye toplumunun temelini oluşturan parlamentodan hukuka, tüm kurumların çerçevesi dağıtılmış durumda. Demokratik işleyişe ilişkin en temel kurallar çiğnenmekte. İsveç Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü’nün Küresel Demokrasinin Durumu İnisiyatifi 2023 adlı raporuna göre geçen yıl, tüm ülkelerin yarısında demokrasinin art arda gerilediği altıncı yıl olduğunu ve kayıtların tutulduğu 1975’ten bu yana en uzun gerilemenin yaşandığını ortaya koydu[2].
Biden ile Trump’ın televizyondaki münazarası sonrasında Trump’ın açık ara önde olması üzerine Biden apar topar adaylıktan çekildi. Fransa’da Yeni Halk Cephesi seçimleri kazanmasına rağmen Macron tüm teamülleri çiğneyerek hükümet kurma görevini sola vermedi. TİP milletvekili Ahmet Şık’ın AKP’li vekil tarafından saldırıya uğraması, kürsü dokunulmazlığı kuralının ihlal edildiği pek çok vakadan biriydi. Ancak TİP milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürülmesinin yok hükmünde olduğuna dair AYM kararının Yargıtay’dan sonra Meclis tarafından da reddedilmesi, yasama organı olarak parlamentonun işlevinin sona ermiş olduğunu göstermekte.
Demokrasi devrimle gelecek
Demokrasiye yönelik saldırılar, solun önemli bir kesiminde neoliberal merkezi savunmayı, Fransa’daki gibi merkez sol partilerle ittifak içeren halk cephelerini gündeme getirmekte. Troçki işçi sınıfının burjuva demokrasisi içerisinde yer alan sendikalar, siyasi partiler, kooperatifler gibi yapıları kullanarak sermayeye karşı mücadelesini güçlendirdiğini anlatır. Demokratik kazanımları savunmamız gerekiyor. Ancak Lenin’in “burjuva demokrasisinin doğru düzgün işlediği koşullarda bile azınlık diktatörlüğü” olduğu sözlerini akılda tutmak koşuluyla. Kapitalist devlet, sermayenin diktatörlüğünden başka bir şey değildir. O nedenle faşizme karşı mücadele burjuva demokrasisinin sınırları içinde değil, ancak kapitalist devlet yapısının tamamen dağıtılıp yerine işçi demokrasisinin ikamesiyle kazanılabilir. Nitekim Komünist Enternasyonal’in 1934 Fransa, 1936 İspanya’da liberal burjuvaziyle ittifakları içeren halk cephesi politikaları faşizmi durdurmayı başaramadı.
Demokrasinin kırıntısına bile muhtaç olmamızın temel nedeni, gerileyen kapitalizmin, geniş emekçi kesimlerin yaşamlarında anlamlı bir iyileşme sağlayabilecek bir gücünün olmayışıdır. Troçki, kapitalistler kendilerini demokratik aygıtın yardımıyla yönetemedikleri bir hegemonya krizi yaşadıklarında, faşizmin işçi sınıfını ezerek, onun örgütlerini yıkıp özgürlüklerini yok ederek, sermayenin işçi sınıfının bütünü üzerinde mutlak hâkimiyetini kurmalarını sağladığını anlatır[3].
Halk cephesi faşizmi durdurabilir mi?
Fransa’da Macron’un emeklik maaşlarında yaptığı kesintiler, yaşam standartlarının düşmesi, Rusya’ya asker göndereceğine ilişkin açıklamalar ve İsrail’in soykırımına verdiği desteğin yarattığı öfkeden faşist parti Ulusal Birlik (RN) yararlandı. RN yararlandı çünkü reformist sol, Ukrayna savaşında “ne kadar ‘defo’lu olsa da demokrasinin ön cephesi” olarak gördüğü Avrupa’yı savunmak için NATO ittifakını desteklerken, uzantıları sendikal bürokrasi, savaşın maliyetlerinin işçi sınıfına ödetilmesi için elinden geleni yaptı. AB Parlamento seçimlerinde Ulusal Birlik (RN) aldığı yüzde 31’lik oyla erken seçime yol açtı. RN’nin yükselişini engellemek üzere merkez sol partinin de içinde yer aldığı, CGT sendikasının dışarıdan destek verdiği Yeni Halk Cephesi (NFP) kuruldu. NFP, 182 sandalyeyle birinci parti olmasına rağmen mecliste çoğunluğu sağlayamadı. RN meclisteki sandalye sayısını 81’den 143’e çıkardı. İkinci tur seçimlerde NFP, Macron ile birbirlerinin lehine seçimlerden çekildikleri bir uzlaşma yaptı. Macron seçimler sonrasında “Cumhuriyetçi değerlere sahip” bir koalisyon hükümeti kurma çağrısında bulunarak, tehdit gördüğü NFP’ye hükümet kurma yetkisini vermedi. NFP kitlesel grevler ve gösterilerden oluşan bir seferberlik örgütlemek yerine Macron ile pazarlık yapıyor. Sandığın ötesine geçemiyor. Oysa RN’ye karşı sokağa çıkan on binler, faşizme karşı mücadele etmekte kararlı olduklarını gösterdiler. Demokratik işleyişin en temel kuralının çiğnenmesi karşısında, meşruiyetini kullanmaktan bile imtina ediyor NFP.
NFP’nin asgari ücretin 1400 euro’dan 1600 euro’ya çıkarılması, emeklilik yaşının 64’ten tekrar 60’a düşürülmesi, sağlık ve sosyal refah harcamalarını artırılması, çevreyi koruyucu tedbirler alınması, sağlık ve sosyal harcamaların artırılması, Fransa’nın bağımsız Filistin devletini tanıması gibi emekçilerin acil taleplerini karşılayan, neo-liberal konsensüsün dışına çıkmayan talepleri bile sermaye açısından bir tehdit olarak görülmekte. NFP’nin acil talepleri kazanması bile grevler ve gösterilerden oluşan bir kitlesel seferberlikle mümkün olabilecekken, NFP’nin ittifak yapısı şimdiden işçi sınıfının elini kolunu bağlamış görünüyor.
Fransa’daki seçimlerde Le Figaro’nun RN’yi desteklemiş olması, sermayenin de RN’ye göz kırptığını göstermekte. Bardello da krizlerin ve siyasal kutuplaşmanın yaşandığı koşullarda, sermayeye “düzen” vaat ediyor: Bugün gerçek Cumhuriyetçi cephe biziz! Ve diğer seçimlerden en büyük fark da bu. Fransa’ya giden iki açık yol var. Ya liderliğini yaptığım, Fransa’yı savunan ama aynı zamanda Cumhuriyet’i ona zarar vermek isteyenlere ve içine sorun çıkarmak isteyenlere karşı koruyan yurtseverler ve cumhuriyetçiler koalisyonu. Ya en kötülerin -aşırı solun- Jean-Luc Mélenchon başbakanının ufku ile ittifakı, polisin silahsızlandırılması, anti-Semitizm konusundaki belirsizlik, mahkûmları özgürleştirme arzusu, mali cehennem, düzensizlik ve isyan.”[4]. NFP’nin “düzen” ile sınırlı muhalefeti, faşizmin yükselişini sadece erteleyebilir ama engelleyemez.
İngiltere seçimleri ve sonrasındaki gelişmeler ise, faşizmin, merkezinde işçi sınıfının bulunduğu, aşağıdan kitlesel seferberliklerden oluşan mücadele ile durdurabileceğini gösterdi. İngiltere’de 14 yıllık skandallarla dolu Muhafazakâr Parti iktidarının sona erdiği, İşçi Partisi’nin iktidara geldiği seçimlerde, faşist parti Reform UK’in aldığı yüzde 14 oyla mecliste 5 milletvekili kazanması, faşist odaklara cesaret verdi. Faşist “English Defence League/İngiltere Savunma Ligi” (EDL) ve “Reform UK” taraftarlarının, göçmen merkezlerine, mülteci destek ve hukuk bürolarına saldırı planları; Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk (SUtR) kampanyasının çağrısıyla on binlerce insanın göğüs göğüse mücadele ettiği mobilizasyonla engellendi[5].
Değişenler, değişmeyenler
Troçki, Faşizme Karşı Mücadele adlı eserinde, faşizmin özgül yanının, işçi sınıfının devrimci örgütlenmelerinin dışında reformist tüm örgütlenmeleri de ortadan kaldırması olduğunu anlatır. Bunu yapmak için, 1930’larda Avrupa’da yaşandığı gibi, işçi sınıfının karşısına küçük burjuvazi ve orta sınıflardan oluşan kitlesel bir gücü çıkarır. Günümüzde birkaç tanesini dışında tutarsak, Avrupa’da gördüğümüz örneklerinde faşist partilerin parlamenter stratejiyi benimsediklerini görüyoruz. Bu durum faşizmin kabuk değiştirdiğine, sokaklardan çekildiğine ilişkin yaygın bir kanı oluşturmakta.
Devrimci marksist Chris Harman, bugünün sandık tabanlı faşist partilerinin sokak savaşları için bir temel oluşturdukları konusunda bizi uyarıyor. Bugün faşist partilerin, siyasal sistemde başarılı bir şekilde yer almaya başladıkları gibi, muhalefeti ve iktidar partilerini sağa çekmekte de mahir olduklarını görüyoruz. Bu partilerin seçim odaklı olması, büyük sosyal krizlerin yaşandığı, sermayenin daha radikal seçenekleri gündeme getirdiği uygun koşullarda, sokak güçlerini oluşturmayacakları anlamına gelmiyor.
Türkiye’de MHP ve Ümit Özdağ’ın liderliğini yaptığı Zafer Partisi ana akım siyaseti etkilemekte. Faşist hareketin, kökleri cumhuriyetin kuruluşuna dayanan, güçlü bir damarı var. Taner Akçam’ın “Yüz Yıllık Apartheid Rejimi” diye tarif ettiği şey: Cumhuriyet tarihi boyunca “Türklerin” dışındaki tüm halkların siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamını engellemek için her türlü tedbirin alınması ve temel tüm demokratik hakların ve insan haklarının çeşitli biçimlerde gasbedilmesidir. Bu durum, her zaman en temel demokratik işleyişin bozulmasına, siyasal krizlere yol açarken, aşırı sağ fikirlerin, faşist partilerin güçlenmesi için verimli bir iklim yarattı.
Nitekim Kürt sorununda çözüm sürecinin sona erdirildiği 2015 sonrasında “yerli ve milli” eksendeki otoriter rejim, faşist parti MHP’nin desteğiyle kuruldu. Bahçeli’nin “HDP’yi flu görmesi” temelinde kurulan başkanlık sistemi, bugün “Kürtleri flu görüyorum” noktasına gelmiş durumda. Bahçeli, DEM Parti’nin hazine yardımının, milletvekillerinin maaşlarının kesilmesini isterken, İçişleri Bakanlığı tarafından Diyarbakır, Batman, Mardin’de yaya geçitlerindeki Kürtçe uyarılar silinmekte, Kürtlerin düğünleri kriminalleştirilmekte.
MHP, klasik anlamda sokakları terörize edebilen faşist bir parti olarak, devlet bürokrasisinde geniş olanaklarıyla, yüzde 5’lik oy oranının çok daha üstünde iktidar politikalarını etkilemekte. Bahçeli’nin 31 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin hezimete uğraması üzerine “Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır” sözleri, MHP’nin aşındırmakta katkısı olduğu parlamenter sistemi tamamen ortadan kaldırmak istediğine ilişkin açık mesajdı. Milletvekili Can Atalay ile ilgili AYM ihlal kararı aldığında Bahçeli “AYM kapatılmalıdır” dedi. MHP’nin bir cinayet şebekesi olduğunun son günlerdeki en somut göstergesi olan Sinan Ateş davası, aynı zamanda mevcut hukuk düzeninin temellerinden sarsılmasındaki katkısını göstermekte. Ama daha vahimi “Yargılatmayacağım”, “Surda gedik açtırmam” sözlerinin ardından Özel Harekât komutanının Bahçeli’nin elini öperken fotoğrafının sosyal medyaya servis edilmesi, muhalefetin dışında iktidara verilen bir mesajdı. Gazetecileri, muhalefeti, iktidarı tehdit eden MHP’nin, Soğuk Savaş döneminde “komünizmle mücadele” adı altında sendikacılara, aydınlara, sosyalistlere; 1990’larda, 2000’lerde Kürtlere karşı savaşta, işçi sınıfının ve ezilenlerin karşısında sermayenin hizmetinde güçlendirdiği devletin başına geçmek istediğinden kuşku duyulmamalı.
Dünyadaki örnekleriyle paralel aşırı sağcı Ümit Özdağ’ın liderliğini yaptığı Zafer Partisi, oy oranlarının ötesinde temsiliyet gücüne sahip. “Türk milletine devletini geri vereceğiz” diye açıklama yapan partinin, ekonomide de devletçi bir yaklaşımı var. Zafer Partisi, Avrupa’daki muadilleri gibi, “İstiklal Harbimizden 100 sene sonra ülkemize yönelik ikinci saldırı” dediği göçmen düşmanlığı üzerinden güç toplamakta. “Sessiz istila” dediği göçmenlere karşı sosyal mecralarda ve sokakta ırkçı kampanyalar sürdürmekte. Özdağ, ülkenin göçler nedeniyle demografik olarak bozulduğunu ileri sürerek “kendimizi yabancı hissediyoruz”, “istila ediliyoruz” gibi radikal söylemlerle sessiz azınlıkların temsilcisi olduğunu iddia etmekte.
Faşizmin yükselişi küresel bir olgu
Faşist, aşırı sağ parti ve hareketlerin dünya genelinde güçlenmesi, seçim başarıları elde etmesi kapitalist sistemin kriz içinde olmasıyla belirleniyor. İsrail’in Gazze’ye saldırılarının İran, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen’i de içine alan, vekaletin dışında bölgedeki güçleri de içeren bir bölgesel savaş olasılığı, Türkiye’nin bölgesel bir güç olma mücadelesi, ABD’nin Irak ve Suriye’den çekilmesi, bölgede Kürtlerin statü elde etmelerine yönelik harekâtların ve anlaşmaların yol açtığı gerilimlere, uluslararası finansal kaynaklara bağımlı ekonomisinin krizden krize girmesinin eşlik ettiği koşullar, AKP’nin geniş emekçi kesimlere verebileceği ne ekmek ne de huzur verecek halinin kalmadığı koşullar, Ozan Tekin’in Enternasyonal Dayanışma sitesinde yazdığı gibi AKP’nin toplumun geniş emekçi kesimiyle kavgalı olduğu 23 yıllık iktidarının geldiği noktanın arkasında yatan temel çelişkilerin kaynağını oluşturmakta[6]. Mehmet Şimşek milyonlarca emekli ve işçinin geceleri yataklarına aç yatmalarına neden olan OVP programıyla sermayeden övgü toplarken, Erdoğan “normalleşme” çağrılarıyla en küçük reform talebini bile baskılamakta.
Yolsuzluklar, hukuk skandalları, parası ve gücü olanın her türlü suçu işleyebileceğine ilişkin adaletsizlikler, derin yoksulluk, geniş kitlelerde geleceğe ilişkin, kaygı hislerinin yaygınlaşmasına yol açmakta. Solun güçlenmesi için de önemli fırsatlar sunan politik atmosfer, şu an için aşırı sağın ve faşist odakların güçlenmesine yol açmakta.
Göçmenlerin hakları iktidar tarafından gasbedilerek saldırılara açık hâle getirilmekte. 2019’dan beri aşırı sağcı ve ırkçı partilerin etkisiyle göçmenler geri gönderilmekte. Göçmenleri sorun olarak gören milliyetçilik eksenli AKP muhalefeti, aşırı sağı güçlendirdiği gibi Kürtlere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırı ve pogromların da zeminini oluşturmakta.
DEM Parti’nin ve onun etrafında şekillenen muhalefetin “faşizme kaybettirmek” adına CHP’yle yaptığı uzlaşmaların, oy çağrılarının günün sonunda kaybedenleri işçi sınıfı, ezilen halklar ve göçmenlerdir. Sermayenin partisi CHP’nin OVP programından, dış politikada “milli takımız” dediği iktidar programından çok da uzaklaşma ihtimali yok.
Troçki, Faşizme Karşı Mücadele adlı kitabında asıl olarak, işçi sınıfının birleşik mücadelesinin faşizmin yükselişini de durduran, sosyalizme yol açan muazzam fırsatlar sunduğunu anlatırken, sosyalizm olmadan faşizmin tehdidinin ortadan kalkmayacağını söyler. Faşist tırmanışın yaşandığı Almanya’dan Fransa’ya, Arjantin’den ABD’ye her yerde milyonlar mücadele ediyor. Omurgasını işçi sınıfının oluşturduğu, göçmenlerin, LGBTİ+ların , kadınların, ezilen halkların birlikteliğini sağlayan birleşik cepheler faşizmin yükselişini durdurabilir. Troçki devrimci partinin umut olduğunu söyler. Faşizme de yol açan kapitalizmin ortadan kaldırılması, işçi sınıfının aşağıdan kitlesel mücadelesiyle gerçekleşebilir. O nedenle işçi sınıfının birliğini sağlayabilme yeteneğini sahip devrimci sosyalist bir odağın inşası zorunluluktur.
Çağla Oflas
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır.)
[1] (Troçki, Fransa için Eylem Programı, https://marksist.net/ceviriler/fransa-icin-eylem-programi)
[2] (Alec Russell, 4.02.224, https://dunyasiyaseti.com/icerik/demokrasi-2024ten-sag-cikabilir-mi.html)
[3] (Troçki: Fransa nereye: 6 Şubat 1934’de tabancalar, sopalar ve bıçaklarla silahlanmış birkaç bin faşist ve kralcı ülkeye Doumergue’in gerici hükümetini dayatması sonrası Troçki tarafından kaleme alındı. https://marksist.net/ceviriler/fransa-nereye.htm)
[4] Le Figaro, yayınlanma Tarihi: 2.7.2024, https://www-lefigaro-fr.translate.goog/elections/legislatives/jordan-bardella-au-figaro-aujourd-hui-le-vrai-front-republicain-c-est-nous-20240702?_x_tr_sl=fr&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=sc
[5] Bu konuyla ilgili detaylı yazımhttps://enternasyonaldayanisma.org/2024/08/14/ingilterede-7-agustos-tarihinin-bize-anlattiklari-cagla-oflas/)
[6] (Ozan Tekin, AKP’nin millet ile savaşı https://enternasyonaldayanisma.org/2024/08/24/akpnin-millet-ile-savasi-ozan-tekin/)