Rosa Lüksemburg 1914’de, 1. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında tutulduğu hapishaneden yazdığı “Junnius” adlı broşüründe, insanlığın bir seçim yapmak zorunda olduğuna dikkat çekti: “Ya emperyalizmin zaferi ve bütün bir kültürün yok olması, eski Roma’daki gibi çökme, yıkılma, bozulma, uçsuz bucaksız bir mezarlık; ya da sosyalizmin zaferi!” Rosa Lüksemburg’un bu cümleleri yazdığı koşullar, milyonlarca işçinin siper savaşlarında yaşamını kaybettiği, şehirlerde açlığın kol gezdiği, veba, tifüs, İspanyol gribi gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle milyonlarca insanın öldüğü, sefalet ve umutsuzluğun var olduğu; tüm Avrupa’nın medeniyetin yok oluşuyla yüzleştiği 1. Dünya Savaşı koşullarıydı.
1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı emperyalizmin ne denli yıkıcı bir tehdit olduğunu gösteren, kapitalizmin sistemik krizinin sonucuydu. Kapitalist devletler, emperyalizmin içinde bulunduğu krizi aşmak adına, nüfuz alanlarını genişletmek ve dünya ekonomisinin başına geçmek için iki dünya savaşı gerçekleştirdiler. Alman Sosyal Demokrat Partisi savaş kredilerini desteklediğinde, Rosa Lüksemburg, yoldaşı Karl Liebnecht, Lenin, Troçki ve birkaç elin parmaklarını geçmeyecek sayıda sosyalist bu korkunç savaşa karşı çıktı.
Rosa Lüksemburg broşüründe, savaşın ve burjuva toplumunun maskelerini düşürmenin yanı sıra, sosyalist teorinin merkezi olduğunu iddia eden Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin liderliğinin çürümüşlüğünü de ortaya koydu.
“İhlal edilmiş, onursuzlaştırılmış, kan içinde yüzen, pislik damlayan – işte burjuva toplumu. Bu [gerçekte]. Her şey tertemiz ve ahlaklı değil, kültür, felsefe, etik, düzen, barış ve hukukun üstünlüğü iddiasında değil – ama açgözlü canavar, cadıların anarşi şabatı, kültür ve insanlık için bir bela. Böylece kendini gerçek, çıplak haliyle ortaya koyuyor.”[1]
Rosa Lüksemburg’un 100 yıl önce burjuva toplumunun dekadanlığını tarif ettiği bu cümleler, noktasına virgülüne dahi dokunulmadan gerçekliğini korumakta. Kapitalist toplumdaki çürümeyi anlamak için sadece Esad rejiminin yıkılması sonrasında ortaya dökülenlere bakmak yeterli.
Esad sonrası ortaya çıkan Baas hücreleri, o hücrelerde yapılan işkenceler, Esad rejiminin tiranlığını gün yüzüne çıkardı. Ama bu kanlı rejimi ayakta tutmak için diktatörü destekleyen İran, Rusya gibi emperyalist güçlerin tiranlığını da ortaya koydu. 2011 yılında Tunus, Mısır ve Libya’da olduğu gibi Suriye’de de halk diktatörden kurtulmak için ayaklandı. Esad’ın halka karşı muazzam bir devlet terörünü devreye sokması iç savaşa yol açtı. İç savaş, ABD ve Türkiye başta olmak üzere bölgesel güçlerin müdahil olduğu bir dünya savaşına dönüştü. Suriye’de şehirler yerle bir olup mezarlığa dönüşürken, milyonlarca insan göçmek zorunda kaldı. Esad rejiminin devrilmesi sonrası Suriye halkının özlemini duyduğu demokrasi ve özgürlük talebinin önündeki en büyük engel İsrail, Türkiye gibi bölgesel güçler olmak üzere emperyalist müdahaleler. Esad rejiminin tiranlığı, kapitalizmin aynadaki yansımalarından biri sadece.
2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında, 600 bin km2’lik bir alanda, ABD ve AB ülkeleri ile Rusya arasında şehirlerin yerle bir olduğu, milyonlarca insanın göç etmek zorunda kaldığı, çeyrek milyon insanın yaşamını kaybettiği bir savaş yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Devasa ekonomik ve insani kayıplara yol açan bu savaş “Ukrayna’nın egemenlik haklarını koruma hakkı” adı altında gerçekleşiyor. İsrail’in dünyanın en yoksul ve savunmasız bölgesi Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım “İsrail’in kendini savunma hakkı” adı altında ABD ve AB ülkeleri tarafından destekleniyor. İsrail’in Gazze’de yaktığı ateşin kıvılcımları Lübnan, Suriye ve Yemen’e sıçradı.
Kapitalist devletler pandemi karşısında bile kitlesel ölümleri umursamadıkları gibi, her yerde kemer sıkma programları uygulayıp, kaynakların önemli bir bölümünü silahlanmaya aktarmaktalar. Trump’tan, Macron’a, Orban’dan, Erdoğan’a otoriter figürlerin iktidara gelmesi, kapitalist devletler arası rekabet sonucu ortaya çıkan savaş koşullarından bağımsız düşünülemez.
Emperyalizm ve devrim
Rosa Lüksemburg burjuva kurumlarda yapılacak kısmi reformlarla emperyalizmin uysallaştırılamayacağını söylemişti. Nitekim, Gazze’de yaşanan soykırım karşısında Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı kararları, uluslararası hukuk, evrensel değerler, hepsi ayaklar altına alınmış vaziyette.
“Proletarya hareketi, ütopik tavsiyeler ve burjuva toplumlarında yapılacak kısmî reformlarla emperyalizmi zayıflatmaya, uysallaştırmaya ya da yatıştırmaya dönük projelerle hak ettiği yeri yeniden eline geçiremez. Dünya savaşının sosyalist partilerin önüne koyduğu gerçek sorun, proleter kitlelerin emperyalizme karşı savaşa hazır olup olmadıklarıdır ki, işçi sınıfı hareketinin geleceği bu sorunun çözümüne bağlıdır. Uluslararası proletaryada eksik olan öneriler programlar, sloganlar değil, savaş gibi belirleyici anlarda eylem, etkili direniş ve emperyalizme saldırıdır. Eski sloganı olan “savaşa karşı savaş”ı uygulamaya dönüştürmeyi başaramamıştır. Proleter hareketin önünde duran Gordion düğümü budur.”[2]
Yukarıdaki pasajdan da anlaşılacağı gibi Rosa, savaş koşullarının belirleyici olduğu zamanlarda emperyalizme karşı mücadelenin uluslararası işçi sınıfı açısından temel sorun olduğunu anlattı. O da Lenin gibi emperyalizmin kapitalizmin bir aşaması olduğunu düşünüyordu. Emperyalizm iç siyasette açlık, sefalet, siyasal alanların daraltılması ve çürümeye yol açarken, dış siyasette ise kaçınılmaz olarak savaşa yol açar. Savaş devrimlere yol açar, devrimler savaşa son verir.
İşçi sınıfının gücü: kitle grevleri
Nitekim, 1. Dünya Savaşı 1917’de Rusya’da, 1918-19’da Almanya ve tüm Avrupa’da devrimlere yol açtı. Rosa Lüksemburg hapisten çıktıktan sonra, tüm bu altüst oluş dönemlerinde hareketin liderliğini yaptı. O ve yoldaşı Karl Liebnehcht, Sosyal Demokrat Partisi’nin bilgisi dahilinde Nazilerin fırtına birlikleri tarafından katledildi. Rosa Lüksemburg devrimci marksizmin en ilham verici figürüdür. Devrimci bir ayaklanmaya katılmasından bitkilere ve hayvanlara duyduğu sevgiye, “özgürlüğün, daima farklı düşünenlerin özgürlüğü olduğu” konusundaki ısrarlı duruşuna kadar pek çok yönüyle mücadelenin simgesi oldu. Tüm bunların ötesinde Rosa Lüksemburg, Marks’tan sonra Marks’ın fikirlerinin en önemli taşıyıcısıdır. O’nun marksizme yaptığı en önemli katkı, kendiliğinden meydana gelen kitle grevlerinin devrimci potansiyelini açığa çıkarmasıydı. Almanya’da kitlesel sendikalara ve sosyal demokrasinin bürokratik liderlerine göre kitle grevleri bir dizi “ekonomik” ve “siyasal” aşamalar içeren mekanik formüllerden oluşmaktaydı. Rosa Lüksemburg kitle grevlerinin yukarıdan suni bir şekilde düzenlenemeyeceğini, tasarlanamayacağını ve propagandasının yapılamayacağını anlattı. Kitle grevleri sınıf çelişkilerinin keskinleştiği, sosyal koşulların olgunlaştığı bir süreçte tarihsel bir zorunluluk olarak meydana gelebilirdi.
Nitekim 1905’te Rusya’da gerçekleşen devrim, Rosa’nın fikirlerinin en büyük kanıtı oldu. Kitle grevleri Putilov fabrikalarında çalışan iki işçinin işten atılması ve ardından 12 bin işçinin dayanışma grevine çıkmasıyla başladı. İşçiler sekiz saatlik işgünü, ifade ve basın özgürlüğü gibi bir dizi ekonomik ve siyasal taleplere sahipti. Greve çıkan işçilerin sayısı birkaç günde 140 bine ulaştı. 22 Ocak günü 200 bin işçi Papaz Gapon önderliğinde Çarlık Sarayı’na yürüdü. Çarın ordularının işçilere ateş açması, tüm Avrupa’yı etkisi altına alan devrimlerin başlangıç noktası oldu. Kendiliğinden başlayan ayaklanma, çok sayıda küçük mücadelenin birikimi sonucu meydana gelmişti.
1896 ve 1897’de on binlerce tekstil işçisi St. Petersburg’da greve gitti. 1902’de Kafkasya’daki petrol işçileri bir kitle grevi düzenlediler ve 1903’te Rusya’nın büyük şehirlerinde genel grevler oldu. 1905’te, Rusya ile Japonya arasındaki savaş bittiğinde ülke derin bir ekonomik kriz yaşıyordu ve işçilerin taleplerini karşılayamaz haldeydi. Ekonomik taleplerle başlayan grevlerde işçiler kendilerini Çarlık otokrasisinin ordusuyla karşı karşıya buldular. Rusya’da deneyim kitle grevlerinin ekonomik ve siyasal aşamalardan oluşan mekanik formüllerden oluşmadığını gösterdi. Ekonomik mücadele hızla siyasal talepleri beraberinde getirdi. Devrim, Çar’ın sınırlı da olsa oy hakkı tanıdığı parlamentonun oluşmasıyla kısmi reformlara yol açtı. Aralık ayında Moskova’da işçilerin sekiz saat sürecek ayaklanmasının Çar orduları tarafından bastırılmasıyla hareket geri çekildi. Ancak Rusya’da işçi sınıfı muazzam kazanımlar elde etti.
Rusya’da 1905 devrimi Rusya-Japon savaşı sonrasında gerçekleşti. Bu olaydan 12 yıl sonra Rusya’da işçi sınıfı yarım kalmış devrimi tamamladı ve 1. Dünya Savaşı’na son verdi.
Son söz yerine
Bugün emperyalizmin yol açtığı ekonomik kriz ve savaş koşulları sistemin daha da istikrarsızlığına yol açarken, kitlesel grevlerin ve mücadelelerin yaşandığı isyan dalgaları sistemin istikrarsızlığı daha da derinleştirmekte. Birkaç gün önce Rusya ve NATO müdahalelerin yarattığı çelişki nedeniyle Sırbistan’da halk ayaklandı. Tren istasyonu kazasında 15 kişinin ölmesi sonrasında Belgrad’da kitlesel bir miting gerçekleşti. Bangladeş, Kenya ve Nijerya milyonluk isyanlar gerçekleşti. Güney Kore’de işçi sınıfı mücadelesi darbeyi durdurdu.
2023 yılında İngiltere ve Fransa de kemer sıkma programlarının yarattığı yıkama karşı kitlesel grevler gerçekleşti. Soykırımcı İsrail istisnasız tüm devletler ve kapitalistler tarafından desteklenirken, İngiltere’den Güney Kore’ye, ABD’den Mısır’a dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan kendi egemen sınıflarının İsrail’i destekleyen politikalarına karşı mücadele ediyorlar. Tüm bu isyanlar, kitlesel mücadeleler sadece birkaç yıllık zaman diliminde gerçekleşti.
Rosa Lüksemburg, işçi sınıfının aşağıdan kitlesel mücadelesinin dünya savaşına son vermenin dışında, kapitalist mülkiyet ilişkilerine son verecek tek sınıf olduğunu belirtmişti. Genel grevler üretim sürecini kesintiye uğratarak, kapitalistleri felç etmenin dışında, işçi sınıfının kendi öz örgütlenmelerini oluşturmaları ve kapitalist devlet aygıtının alternatifi örgütlenmeleri oluşturma potansiyeline sahip olması açısından da merkezi bir role sahip.
Rosa Lüksemburg savaşın ortasında hapishaneden yazığı broşüründe burjuva toplumundaki çürüme, çözülme ve sefalet koşullarında işçi sınıfını insanlığın biriktirdiği en değerli hazinelerin koruyucusu ilan etmişti. O nedenle yazıyı Rosa’nın cümleleriyle bitireyim.
“Gemimizde insanlığın en değerli hazineleri var ve proletarya onların kutsal koruyucusudur! Ve kanlı orji tarafından utandırılan ve onursuzlaştırılan burjuva toplumu, kendi sonuna doğru hızla koşarken, uluslararası proletarya, dünya savaşının kaosundaki bir zayıflık ve karışıklık anında yere batmasına izin verdiği altın hazineyi toplamak zorundadır ve toplayacaktır.”
Çağla Oflas
[1] https://www-marxists-org.translate.goog/archive/luxemburg/1915/junius/ch01.htm?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=sc)
[2] Rosa Lüksemburg, 2013, Rosa Luxemburg Kitabı: Seçme Yazılar, der. Peter Hudis, Kevin B. Anderson, çev. Tunç Tayanç, Dipnot Yayınları, Ankara. s.501.
