Yazar Anne Alexander ve Alman-Filistinli aktivist Ramsis Kilani, Esad’ın düşüşünün ardından Ortadoğu’nun durumunu, Suriye’de kitlesel direniş için ortaya çıkan fırsatları ve en önemlisi de bunun Filistin’in kurtuluşu için ne anlama geldiğini anlatıyor
Esad rejiminin çöküşü Filistinli aktivistler ve daha geniş Filistin dayanışma hareketinin geniş kesimlerinde iki farklı tepkiyi tetikledi.
Bir eğilim Esad rejiminin çöküşünü bir felaket olarak görmektedir. Bu çöküş, İsrail ile Lübnan’da savaşan Hizbullah’a verilen zararı daha da arttıracaktır. Bu bakış açısına göre, Direniş Ekseni’nin (İran ve desteklediği milisler) zayıflaması Filistin kurtuluş hareketi için büyük bir hezimet anlamına geliyor.
Araştırmacı Zain Hussain’e göre bazıları da HTŞ lideri Muhammed El Colani’nin Sünni Müslümanların “bölgede büyük bir güç olarak ortaya çıkmasına ve Filistin’in kurtuluşu için faaliyet göstermesine” olanak sağlayacağı gerekçesiyle Esad’ın gidişini kutluyor.
Birbirinden keskin hatlarla ayrılan bu iki analizin ortak noktası “yukarıdan” kurtuluş stratejilerine odaklanmalarıdır. Ancak Suriyeli isyancıların başarısı “aşağıdan” direniş tartışmalarını da yeniden canlandırdı. Esad’ın düşüşü hem Suriye’de hem de Orta Doğu’da kitlesel hareketleri ve halk direnişini yeniden inşa etmek için fırsatlar yaratabilir.
Bu tartışmalar, İsrail güçleri iğrenç cürümlerini daha da şiddetlendirirken ortaya çıkmaktadır. Nitekim Esad’ın devrilmesinin ardından, Suriye’nin başkenti Şam’a bakan Hermon Dağı’nın işgal edilmesi de dahil olmak üzere, İsrail’in toprak genişletme hırsına dair daha fazla kanıt ortaya çıkmıştır.
Esad’ın devrilmesine yol açan uzun süreç, Filistin’in kurtuluşu için verilen mücadelenin iki temel özelliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Birincisi, İsrail güçleriyle konvansiyonel askeri mücadeleye dayanan ve doğal olarak bölge devletlerinin desteğine ihtiyaç duyan stratejilerin zayıflığıdır.
İkinci olarak, alternatif bir strateji Filistin devrimini ait olduğu yere, bölgedeki sivil halkın kendilerini özgürleştirme mücadelesinin kalbine yerleştiren bir stratejidir.
Bu, en yüksek kazanma şansına sahip olmak için örgütlü işçilerin aktif ve bilinçli katılımını gerektirir. Bu da işçilerin ve yoksulların kendilerini devletten bağımsız olarak örgütleyebilecekleri bir siyasi alan gerektirir.
Kitleler ancak bu koşullar altında Filistin’in kurtuluşunu kendi taleplerinden biri haline getirebilir ve bölgesel tiranların devrilmesini zaferleri için vazgeçilmez bir adım olarak görebilirler.
Esad rejiminin çöküşü, konvansiyonel savaş araçlarını kullanarak İsrail saldırganlığına karşı bir siper inşa etmek için bölgesel devletlere bel bağlamanın ne kadar sınırlı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Pek çok kişinin umut bağlamasına rağmen, Direniş Ekseni İsrail ve Batılı destekçilerinin askeri kapasitesiyle boy ölçüşemedi.
Eğer Hamas 7 Ekim saldırılarıyla diğer bölge devletlerini kuşatma altındaki savaşçılarının arkasına toplamayı ve İsrail güçlerini ezmeyi amaçladıysa da bu şu ana kadar gerçekleşmedi. Hem İran hem de Hizbullah liderleri Gazze’ye yönelik acımasız saldırıya karşılık olarak İsrail ile füze saldırılarını tırmandırma konusunda tereddütlü davrandılar.
Hizbullah ve İran liderleri İsrailli mevkidaşlarından açıkça daha büyük kısıtlamalar altında hareket ediyorlardı. Onların bu tereddütleri İsrail ordusunun Hizbullah’ın deneyimli lider kadrosunu saf dışı bırakması ve Lübnan’ı ateşkese zorlaması için fırsatlar yarattı. Direniş Ekseni, üyelerinin askeri kuvvetlerini İsrail’in Batı destekli ateş gücüne karşı koyacak şekilde birleştiremedi.
Öte yandan, eğer 7 Ekim saldırıları öncelikle Filistinliler için daha uygun koşullarda müzakereleri teşvik etmek için diplomatik bir kumar idiyse -İsrail ve çevresindeki Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesini engellemek suretiyle- bu da yanlış bir hesaplamaydı. İsrail’in soykırımı Suudi-İsrail ilişkilerinin normalleşmesini en azından kısa vadede daha da zorlaştırdı.
İbrahim Anlaşmaları’nın uygulanması -2020’de normalleşme girişimi- daha zor olacak. Ancak bu durum Batılı güçlerin, kendi vatandaşlarından gelen ciddi muhalefete rağmen İsrail’e verdikleri siyasi desteğin boyutlarını da gözler önüne serdi. İsrail yönetimi bugüne kadar Batılı müttefikleri ve başlıca silah ve askeri malzeme tedarikçileri nezdinde tam bir siyasal dokunulmazlığa sahipti.
Tarık Ali gibi yazarlara göre Esad’ın düşüşü, ABD’nin Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme planının bir parçası olarak Türkiye, İsrail ve Körfez ülkelerinin Suriye’yi parçalayabileceği anlamına geliyor. Türkiye Esad’ın çöküşünden açıkça fayda sağlamış ve bunda kilit bir rol oynamış olsa da İsrail’in kendi emelleri var. İsrailli yetkililerin Türk silahlarının HTŞ’ye aktarılması konusundaki endişelerinin de gösterdiği üzere, bunlar gelecekte çatışma yaratma potansiyeline sahip.
Ancak yaşanan bu başarısızlıklar İsrail’in Hamas ve diğer direniş gruplarına karşı zafer kazanacağından emin olduğu anlamına mı geliyor?
ABD, Vietnam ve Kamboçya’yı bombalayıp, tahrip ederken benzer bir gaddarlık ve apaçık bir cezasızlıkla hareket etti ama yine de sonunda kaybetti. Fransız sömürge güçleri Cezayir’in 1954’teki nüfusunun en az onda birini öldürdü ama sonuçta başarısız oldu.
İsrail güçleri, üstün ateş gücüne rağmen, Güney Lübnan ve Gazze’deki direniş savaşçılarını yok edemedi. Dahası, Suriye’de genişleyen işgalleri yeni bir isyan yaratacaktır. İsrail askerleri, yakın zamanda ele geçirilen bölgelerde yaşanan pek çok olaydan birinde, topraklarının işgalini protesto eden Al-Suwisa köyü sakinlerinden yedisini silahla yaraladı.
İsrail’in zaferini kısıtlayan bir diğer etken de mülksüzlerin öfke ve gazabıdır ki bu da ulusal kurtuluş hareketlerine aşağıdan güç verebilir. Gidecek hiçbir yeri kalmayanlar, hiçbir zaman bir kaçış yolu satın alacak lükse sahip olmayanlar, fethedilemezler de. Filistin mülteci kamplarının, liderleri daha yüksek sosyal sınıflardan gelse bile, bu kadar mücadeleci kuşağın yetişmesi tesadüf değil.
Batı Şeria’daki Cenin mülteci kampında bu öfke kesinlikle mevcut. Burada, son zamanlarda şiddetlenen çatışmalarda ve yükselen direnişte bir tür sınıf savaşının dinamiklerinin ortaya çıktığını görmek zor değil. İsrail İkinci İntifada sırasında Cenin’i harap etti ve defalarca bombaladı. Cenin aynı zamanda Batı Şeria’daki en yüksek yoksulluk ve işsizlik seviyelerinden birine sahip. Filistin İslami Cihad’dan El Fetih Partisi’nin El Aksa Şehitleri Tugayları’na kadar çeşitli grupların güçlerini birleştirmesiyle yeni direniş odakları ortaya çıkıyor.
Kampa düzenlenen son saldırılar, bazı savaşçıların kaçırılması ve öldürülmesi İsrailliler tarafından değil, Filistin Yönetimi’nin (PA) militarize polis gücü tarafından gerçekleştirildi. Genç erkekler ve kadınlar kitlesel protestolar düzenleyerek Filistin Yönetimi’nin zırhlı polis araçlarını kuşattı ve güvenlik görevlilerini hain ve işbirlikçi olmakla suçladı.
Ramallah yakınlarındaki El-Am’ari, Tulkarem ve El-Halil gibi diğer kamplar da Filistin Yönetimi’nin soykırıma ve yerleşimci sömürgeciliğine karşı mücadelenin önünde bir engel teşkil ettiği sonucuna varıyor.
Esad’ın düşüş hikâyesi Filistin mücadelesinin bir yansımasıdır. HTŞ’nin askeri saldırısının siyasi çekiciliğinin bir parçası da sürgündeki ve yoksul mültecilerin etkileyici eve dönüş hikâyesiydi. Suriye’nin İdlib kentinden on yıl önce terk etmek zorunda kaldıkları bölgelere yürüyen savaşçıların görüntüleri uzun yıllar boyunca Suriyelilerin hafızasında kalacak.
Filistinli yazar Ahmad Ibsais’in de belirttiği gibi bu görüntüler pek çok Filistinli için özel bir anlam taşıyor. “Evlerine dönen Suriyelilerin görüntüleri kolektif bilincimizin derinliklerinde bir şeyleri harekete geçirdi: eve dönüş ihtimali, yolların yeniden bağlanması, insanların basit bir eylemle evlerine yürümesiyle silinen sınırlar.”
Ne var ki Esad sonrası Suriye’de pek çok çelişki var. Sürgündeki tabandan savaşçıların çıkarları ile Colani’nin kendisini devlet makinesine yerleştirmeye ve bu makineyi küresel sisteme entegre etmeye kararlı liderliği arasında potansiyel gerginlikler var.
Colani’nin İsrail’e yönelik pragmatizmi kısmen eski Filistin Yönetimi lideri Yaser Arafat’ı uzlaşmaya ve ihanete sürükleyen baskıların bir sonucudur. Yıkılan evleri yeniden inşa etmek, kamu çalışanlarının maaşlarını ödemek ve silahlara erişim sağlamak için finansman sağlamak amacıyla güvenilmez müttefiklere ve kararsız dostlara makul bir imaj sunma baskısı muhtemelen Filistin örneğinden çok daha hızlı bir şekilde kendini gösterecektir.
HTŞ’ye karşı temkinli olmak ve Filistin’in kurtuluşundaki rolüne şüpheyle yaklaşmak için başka nedenler de var. Bunlardan biri, Filistin davasından ziyade bölgedeki İran etkisiyle mücadeleye odaklanan Colani gibi figürlerin şovenist ve mezhepçi eğilimleridir. HTŞ liderliğinin kadın hakları gibi konulardaki gerici politikaları ve kurmak istediği devletin otoriter yapısı, özgürlük için büyük mücadele veren Suriyeliler için bir tehdit oluşturuyor.
Esad’ın devrilmesiyle ilgili tartışmayı iki farklı elit stratejisinin ‘devrimci’ potansiyelinin değerlendirilmesine indirgemekte bir sorun var. Bu, 2011’deki Suriye devriminden Filistin mücadelesi için çıkarılabilecek üç önemli dersi gözden kaçırma riski taşıyor.
İlki, Suriye’deki ayaklanmanın marjinalleştirilmiş ve mülksüzleştirilmiş kesimlerin öfkesinden güç aldığıdır. Büyük şehirlerin yoksul banliyöleri devrimci hareketlenmeler için hayati kaynaklar olarak işlev gördü ve rejimin baskısı karşısında sığınak ve umut alanları haline geldi. Kuşatmalar, açlık, bombardıman ve sürgünlerle meydan okumalarının bedelini ağır ödediler ama asla pes etmediler. Koşullar elverdiğinde, insanlar temel özgürlükleri ve sosyal adaleti talep etmek için tekrar örgütlenmeye başladılar.
İkinci olarak, Güney Şam’daki Yarmuk’ta yaşayan Filistinli topluluğun yazgısı, bir halk devrimi sırasında sıradan Filistinliler için ‘tarafsızlığın’ ya da ‘müdahale etmemenin’ imkansızlığını göstermekte. 2011 yılına gelindiğinde Yermuk’taki asıl kamp, çevredeki işçi sınıfı banliyöleriyle -zorluklara rağmen bir Filistinli kimliğiyle- bütünleşmişti. Devrime katılmak isteyen Filistinliler katliamla ve yeniden mülteci olmakla tehdit ediliyordu.
Buna rağmen birçok Filistinli içgüdüsel olarak ve koşulsuz bir şekilde kendilerini devlete karşı halkın yanında gördü ve buna göre hareket etti.
Bu nedenle kamp ilk olarak FHKC gibi Esad rejimi ile müttefik olan Filistinli gruplara karşı ayaklandı. Bu silahlı grubun liderliği esasen Esad’ın Baas devletinin paralı askerleri olarak hareket ediyordu. İlk büyük çatışma FHKC-GC’nin Haziran 2011’de işgal altındaki Golan Tepeleri sınırında bir gösteri için genç aktivistleri toplamasının ardından yaşandı. İsrail güçleri 20’den fazla Filistinliyi vurarak öldürdü.
Cenazeler 30,000 kişiyi Yarmuk sokaklarına döktü ve öfke Suriye rejimine yöneldi. Protestocular FHKC’yi, Esad yönetimine karşı düzenlenen protestoların giderek daha acımasız bir şekilde bastırılmasına karşı dikkatleri başka yöne çekmek için Yarmuk’lu gençlerin hayatlarını harcamakla suçladı. Bu gösteriler o zamana kadar altı haftadır devam ediyordu ve basında çıkan haberlere göre FHKC-GK silahlı adamları kalabalığın üzerine ateş açmıştı.
Suriyeli-Filistinli yazar Nidal Betare, Haziran 2011’de Yarmuk’taki cenaze protestosu sırasında yaşadığı yoğun özgürleşme hissini daha sonra hatırladı.
“O gösteride, özgürlük kelimesini kalbimin derinliklerinden haykırdığımı fark ettim çünkü ona hasret kalmıştım: Onu arzuluyordum. Filistin’in, rejimin hayatımın 30 yılı boyunca ağzımızı kapattığı dizginlerden başka bir şey olmadığını da fark ettim. O kadar çok slogan attım ki o bariyer yıkıldı, perde geri çekildi.”
Takip eden yıllarda Esad rejiminin halka karşı savaşı daha da şiddetlenecekti. Suriye hava kuvvetleri ilk olarak Aralık 2012’de Yermuk’u bombaladı ve bölge sakinlerinin çoğunu kaçmaya zorladı. Ertesi yıl rejim bölgeyi kuşatarak Suriye hükümetinin hem siyasi hem de silahlı direnişi kırmayı amaçlayan “teslim ol ya da açlıktan öl” politikasına maruz bıraktı.
İsrail’in on yıl sonra Gazze’nin kuzeyinde Filistinlilere uyguladığı vahşetle arasındaki korkunç benzerlikler açıkça görülüyor.
Çıkarılacak üçüncü önemli ders ise mülksüzlerin ve marjinalleştirilmişlerin öfkesinin rejimi yıkmak için tek başına yeterli olmadığıdır. Suriye tecrübesinde eksik olan şey, sokaklardaki devrimci eylemlilikle işyerleri arasındaki organik bağlantıydı.
Bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin yokluğu yıkıcı sonuçlar doğurur. Devrim, Esad rejiminin kamu sektörü işyerlerini, okulları, hastaneleri ve meydanları propaganda platformu olarak kullanmasını engelleyemedi.
Nihayetinde, başkentin kalbindeki normal yaşamı durdurmayı başaramadı. Tunus ve Mısır’ın aksine devrim, Suriye toplumuna bir bütün olarak taraf tutma zamanının geldiği gerçeğini kabul ettiremedi.
Örgütlü işçilerin müdahalesi yoğun devlet şiddetini engelleyemedi. Ancak, 2011 Tunus ve Mısır devrimlerinde ve 2019 Sudan devriminde görüldüğü gibi, Esad rejiminin Suriye’de halk hareketini parçalamak için kullandığı türden ölümcül güç kullanımını kısıtlayabilir ya da geciktirebilir.
2011’de olduğu gibi bugün de Filistin direnişiyle dayanışma grevleri gidişatı değiştirebilecek en büyük güce sahip. Grevler sokak protestolarından farklı bir yükseliş dinamiği yaratır. Ulaşım ve kamu hizmetlerini aksatma, mal ithalat ve ihracatını ya da bankacılık sistemi üzerinden finans akışını durdurma tehdidi yaratırlar.
Avrupa ve ABD’de, büyük ölçekli Filistin hareketlerinin en umut verici sonuçlarından biri, işyerlerinde eyleme geçmeye yönelik önemli girişimlerdir. ABD ve Hollanda’daki üniversite çalışanlarının grevleri Filistin kamplarına yönelik baskılara meydan okudu. İtalya’daki SI Cobas sendikası, Filistinli aktivistlerden oluşan bir ağ olan Giovanni Palestinese d’Italia ile birlikte grevler, silah fabrikası grevleri ve liman ablukaları çağrısında bulundu.
Britanya’da işyeri eylem günleri grevlerden ziyade protestoları ve sembolik yürüyüşleri içerse de bazıları etkileyici sayıda işyerini etkilemiştir.
Hiç şüphe yok ki işçi mücadelelerinin yeniden canlanmasının Filistin’in kurtuluşu için en büyük etkiyi yaratacağı yer şu anda Mısır’dır. Cumhurbaşkanı Abdülfettah El Sisi’nin saraylarının koridorlarında Şam’dan gelen soğuk bir rüzgâr esiyor.
Mısır devleti, özgürleşme umutlarının yayılma ihtimaline karşı, bir diktatörün düşüşünü kutlamaya ‘cüret ettikleri için’ Suriyelileri tutuklamakla meşgul. Medya, tam da Sednaya ile Kahire yakınlarındaki Toura Hapishanesi arasındaki benzerlikler apaçık ortada olduğu için Baasçı işkence makinesinin zulmüne dair kanıtları ‘çürütmeye’ çalışıyor.
Mısır’da çoğunluk yoksulluk içinde yaşarken, zenginleşmiş elit kesim Gazze’deki soykırımda derin bir suç ortaklığı içindedir. Bu çelişkiler henüz rejimi tehdit eden bir protesto ya da grev hareketine dönüşmedi.
Eğer dönüşürse, bu hareket Ortadoğu’daki durumu değiştirecek ve Gazze’deki Filistin direnişi üzerindeki baskıyı hafifletmek için muazzam imkânlar yaratacaktır.
(Socialist Worker’daki orijinalinden Bahan Gönce tarafından çevrilmiştir.)
