Herkesin ‘o kadarına da cesaret edemezler’ diye düşünmekle beraber içten içe ‘acaba yapabilirler mi’ diye düşündüğü malum süreç başladı ve ana muhalefet partisinin müstakbel Cumhurbaşkanı adayı gözaltına alındı. Genel olarak ekonomi ile cesaret korelasyonu kurulup böyle bir deliliğe imza atamazlar diye düşünülüyordu, ancak yaptılar. Ya da asıl olarak kitlelerin gücünün iktidarı korkutacağı düşünülüyordu, ancak kitlenin gücü henüz iktidarı korkutabilmiş değil. Ümit var ise ümitvar olmak gerek deyimini unutmamakla beraber, en kötüyü düşünmenin ve en kötünün farkındalığının, andaki hâlin değişebilmesi için bir gereklilik olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle kabuller üzerine oluşturulan yanlış bir bilinç vardı. Yapılanlara tek örneği oluşturan DEM Parti pratikleri ve geleneğinin devletin zor güçlerine karşı mevzi kazanımları olsa da konvansiyonel kazanımının mümkün olamadığı unutuluyordu. Ya da unutulmasa da benzerinin ana muhalefete karşı yapılamayacağı düşünülüyordu. Çünkü başta da söylediğimiz üzere iddia o ki “devasa bir kitle” vardı arkalarında. Ancak Türkiye toplumunun muhalefet pratiklerinin, ezelden beri straight vatandaşın yaptıkları olmadığı hatırlanmak istenmiyordu. İmparatorluğun son zamanında asıl olarak Gayri Müslimlerin, Cumhuriyet zamanında ise Kürt ve Alevi kitlelerin muhalefetin asli gücü ve daha da önemlisi pratiği olduğu bir nevi amnezi hâli ile görülemiyordu.
Ne yazık ki iktidar ve eklentileri dersine iyi çalışmıştı. Bahse konu bu iki unsurdan Alevilerin uzun süredir milli partisi olarak gördüğü CHP’yi ilk kez lider pozisyonu da (Kılıçdaroğlu) dahil yönetip bu süreçten büyük bir yenilgi ile çıkması sonrası yaşadığı küskünlüğü hesaba kattı. Kürtler konusunda ise ezelden beri salt zor gücü kullanması ertesi (niyeti hâlâ belirsiz olmakla birlikte) bir el uzatma süreci ile ve Kürtlere uygulanan politik ırkçılığın salt iktidar yani kendinden değil de muhalefet unsurlarından da geldiği ve dolayısıyla genel bir halk mobilizasyonuna bir şekilde apati hâli ile yönelebileceğini yine hesaba kattı.
Peki başlığımızdaki küçük burjuva neye denk geliyor? Başlığımızdaki küçük burjuva Selahattin Demirtaş barikatların en önünde devletin zor güçlerine karşı savaşıp biber gazına maruz kalırken, Özgür Özel’in gazın kokusu hissedildiği anda Saraçhane meydanından direkt belediye binasına girip saklanmasına denk geliyor. Protestocu kitleye baktığımızda ise hâlâ il/ilçe örgütlerinin toplanmasını aşabilecek bir seviyeye gelmiş olmadığını görüyoruz, niteliksel açıdan ise bunun da gerisinde. Bu arada yanlış bilinci DEM analojisi üzerinden anlatırken açmadığımız İmamoğlu öncesi CHP ilçe belediye başkanlarına yapılanlar sürecinde zaten göremediğimiz halk mobilizasyonu da mevcut. Şimdiki protesto gösterilerinin ancak niteliksel olarak benzeri niceliksel olarak küçükleri ortaya konulabilmişti. Örneğin Beşiktaş belediye başkanı iki aydır içeride idi fakat bir kaç cılız partili protestosu hariç bir şey yapılamamıştı. Her ne kadar özellikle üniversite gençliği ile bir zinde güç düzlemi oluşması emareleri görülse de niceliksel olarak kitleyi harekete geçirebilecek hâlde değil ve bunu Gezi gibi çok önemli bir pratikte dahi zor şekilde başarmıştı ve süreğen de değildi.
Kürt ve Alevi kitle önderliği ile başarılması mutlak olmamakla beraber bu ikisinin mevcut olmadığı bir mobilizasyonun başarısız olması muhakkaktır. Sınıf versus kimlik ayrımında, sınıf bakış açımız ilelebet var olacak olmakla birlikte kimliklerin azımsanmayacak gücünü hatırlamamız gerekiyor. Zaten genel olarak ötekiyi ve son tahlilde de proletarya sınıfını oluşturanların büyük bölümü de bunlar. (Keşke sosyalistler olarak ötekiden en çok anladığımız yönelimler olmasa idi.)
İktidar bu iki mobilizasyon unsurunun hâllerini ustaca tahlil ederek önlemini almış görünüyor. Geriye dayanılmaz hâle gelmesi muhtemel ekonomi mevzuu kalıyor ki bununla ilgili kaynak bulunmuş mudur ya da bulunabilir mi şimdilik bunu bilmiyoruz. Ayrıca bulunması elzem midir o konuda da net değiliz. Sonuçta diktatoryal yönelimler salt OrtaAsya ya da OrtaDoğu doğal kaynak zengini ülkelerde görülüyor değil (Kırgızistan) ya da doğal kaynakları olsa da sefalet içinde uzun süredir yönetimini devam ettirebiliyor (Venezuela). Pesimist görünsem de artık Türkiye’nin Tanzimat ile beraber iki yüzyıla yakın zamandır oluşturduğu demokrasi kültürünün yok olma eşiğinde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Ayrıca bu durum salt Türkiye’ye özgü de değil, yeni çağın yönetim biçiminin artık demokrasi olmadığı/olamayacağı üzerine literatür de oluşmaya başladı, daha da önemlisi koca koca ülkeler örnekliği ile pre-pratikleri de oluşuyor artık.
Bu arada bu coğrafyanın en kılcal damarlarına kadar sinmiş rüşvet ve haksız kazanç gerçekliği de ihmal ediliyor ki iktidar bunları suyunun suyunu çıkaracak şekilde yapmakla beraber ufak çapta olan bir benzerini muhalefetin yapmasına kati şekilde karşı çıkıyor ve İmamoğlu sürecinde bununla ilgili oldukça fazla donenin elinde olduğunu tahmin edebiliyoruz (onlarca gizli tanık, itirafçı ve kaçak olduğu düşünülüyor). Ve bunları çeyrek yüzyılda oldukça lümpenleştirdiği geniş halk kitleleri nezdinde bir ikna vesilesi olarak kullanmayı sonuna kadar deneyecektir.
İnancımızı her dem ayakta tutmakla birlikte olayın asıl olarak inanç değil rasyonel gerçekler olduğunu görmemiz gerekiyor. Ve göstergeler alarm hâlini çoktan aşmış hâlde. Rosa’nın veciz sözü ile ya barbarlık ya sosyalizm aşamasındayız.
Süleyman Güzel