“Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikrî ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir.”
Karl Marx – Friedrich Engels – Alman İdeolojisi
Mayıs 2023 ve Mart 2024 olmak üzere yaklaşık son bir yılda iki seçim döneminden geçtik. Mayıs 2023 seçimlerine çok büyük “umutlarla” giren, “bu kez gidiyorlar” nidalarıyla AKP- MHP ortaklığının sonunun geldiğini günler sayarak, sayaçlar tutarak bekleyen, ayağı yere basmayan, işçi sınıfının eylemliliğinden kopuk bir muhalefet hüsrana uğramıştı. On ay sonra Mart 2024’te yapılacak olan yerel seçimler ise muhalefet açısından pek de bir umut ve heyecan barındırmıyordu. Oysaki toplumsal olgulardan kopmadan inşa edilecek olan bir muhalefet hattı, bu umutsuzluk bulutunu süpürür giderdi. Toplumsal olgulardan ve eylemlilikten kopmuşluk, doğru siyaseti üretemediği gibi öngörüyü de ortadan kaldırıyor. Muhalefet kendisi bile inanamadı 31 Mart 2024 akşamı ortaya çıkan tabloya. On ay önce seçimleri kaybetmiş olan siyasi yapı bu seçimde birinci parti olarak sandıklardan çıkıyordu.
AKP-MHP ortaklığı hiç ummadıkları bir oy kaybı ile karşı karşıya kaldı. Gerek Erdoğan gerekse Bahçeli her ne kadar bu yenilgiyi kabul etmek istemeseler de, yenildiler. Buna bahaneler uydurarak tabanını diri tutma politikalarına ne kadar devam edileceğini göreceğiz. AKP-MHP’nin bu yenilgisi, toplumsal muhalefetin tekrar mücadeleyi sokakta örgütleyebilme imkanları açısından oldukça önemli. Ekonomik kriz, mülteciler üzerinden yükselen ırkçılık, demokratik kazanımların teker teker kaybolması, kamusal eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal zeminin kayıp sermayenin buradan zenginleşerek çıkması, AİHM kararlarının uygulanmaması, Anayasa ve hukukun rafa kaldırılması gibi işçi sınıfının gündeminden düşürülmemesi gereken mücadele alanları, günün sonunda oluşturulacak toplumsal muhalefete bağlı.
Öncelikle şunu söylemek gerekiyor diye düşünüyorum. Bu sonuçlar muhalefetin, başta CHP’nin bir başarısı değil, seçmenin bir nevi AKP’yi cezalandırma yöntemi. AKP’nin İsrail ile olan ticaretini gün geçtikçe artırarak devam ettirmesi, önü alınamayan enflasyon ve hayat pahalılığı, giderek derinleşen ekonomik kriz… Bunun aksine AKP içinde ayyuka çıkmış olan toplumdan kopmuş, asgari ücreti çerez parası olarak yiyenler, rant yağma ve talan siyaseti, tüm ülke çalışanlarının üç beş kan emici sermayedarı zengin etmek için seferber edilmiş olması, ağır vergiler, patronlara gelen vergi indirimleri, açlık, yoksulluk ve sefalet… Bunlar, insan haklarının ve hukukun ayaklar altına alındığı bir iktidar için beklenen politik gündemler.
Dikkat edersiniz ki bu bahsettiğim şeyler AKP’nin kendi içinde yaşadığı sorunların toplumdaki birer yansıması. Bu sorunları önüne koyup da politik bir hat üreten muhalefet olmadığı gibi, nerede bir işçi sınıfının eylemliği varsa onu baltalamaya çalışan bir anlayışla iç içe geçmiş bir şekilde kalarak bunu bir politik mevzi olarak gören, pandemiden beri “aman sesinizi çıkarmayın bu AKP’ye yarar, zaten gidiyorlar, bilmem kaç gün sonra AKP’siz günler” diyerek yüzlerce irili ufaklı işçi sınıfı eylemliğine sırtını dönmüş, sokağı insanlara bir öcü olarak göstermiş, AKP’nin belki de en çok çekindiği birleşik işçi sınıfı mücadelesini örmek yerine ona ket vurmuş bir muhalefet var karşımızda.
İşçi sınıfı tüm bu politik atmosferin boğuculuğuna karşı iş yerlerinden başlayarak birçok grevi, protestoyu, direnişi örmekten asla geri durmadı. Yeri geldi Bursa’da metal iş kolunda fabrikalarda aylar süren direnişlerde ve grevlerde kendini gösterdi, yeri geldi Migros depo işçileri insanlık dışı çalışma koşullarını protesto ederek sokağa çıktı, direndi. Direnişleri, grevleri, protestoları, basın açıklamalarını, sokağa çıkarak sokakta mücadele etmeyi AKP’nin hanesine yazılacak puan olarak görenler tarafından toplumsal muhalefetin adım adım geriletildiği en kötü koşullarda bile, işçi sınıfı mücadelesini vermekten geri durmadı. Yerel seçimlerle ortaya çıkan bu tablo kimilerine başarı olarak görülse de işçi sınıfı için değişen bir şeyin olmadığının, olmayacağının en güçlü göründüğü dönemler.
Çalışanlar gün geçtikçe yoksullaşmaya devam ediyor, savaş tamtamları susmuyor, patronlar zenginleşirken işçiler açlığa, sefalete mahkûm ediliyor. Türkiye işçi sınıfının tüm bileşenleri günün sonunda egemen ideolojinin otoriter tahakkümü altında kalmaya devam ediyor. Kürtlerin en temel demokratik hakları yok sayılarak rekor oylarla kazandıkları belediyeler ellerinden alınmaya çalışılıyor, mülteciler kan emici vampirlere, sermayeye ucuz iş gücü olarak kurban edilmeye devam ediliyor, Filistin’e destek için sokağa çıkarak ‘’İsrail ile kanlı ticareti kesin’’ diyenler işkenceler eşliğinde gözaltına alınıyor, bayram tatilinde ücretsiz ulaşımı fırsat bilip sokağa çıkan, İstanbul’da yaşayıp da boğazı bir kere bile görememiş olan insanlara “Neden sokağa çıktınız? Gidin günde 16 saat çalıştığınız kot atölyelerine, ayakaltında gezmeyin” deniliyor.
Milliyetçilik yarışı hız kesmeden, laiklik ve şehir efsaneleri
Mayıs ayı seçimleri ikinci tura kalınca muhalefetin adayı soluğu ırkçıların yanında alarak milliyetçi oylara göz kırpıyor, her fırsatta dile getirdiği “ben sizden daha ülkücüyüm, ben sizden daha milliyetçiyim” hezeyanlarını artık gizli protokollerle yazılı hâle getiriyordu. Oysa ki ekonomi-politik ve toplumsal gerçeklik bu çırpınışları affetmedi, olması gerektiği gibi sağa karşı sağcılık sökmedi, yükseltilen milliyetçi rüzgâr muhalefetten yana esmedi. Ancak milliyetçiliği altı temel ilkesinden biri olarak gören ve her fırsatta öven CHP, yerel seçimlerden galip ayrılmasıyla bu rüzgârı hızlı ve sertçe estireceğini aslında bizlere yani işçi sınıfına, “seçimlerle bir şeylerin değişeceğine inanıyorsanız yanılıyorsunuz’’ demeye devam ediyor.
Her fırsatta egemen sınıfın bir ideolojisi olan laikliği AKP’yi eleştirmek için kullanıp şeriat geliyor diyerek yıllarca politika yapan CHP’lilerden, Bolu Belediyesi’nin tescilli ırkçı başkanı Tanju Özcan yeni dönem belediye başkanlığı için düzenlenen yemin töreninde Kuran-ı Kerim’e el basarak yemin ediyor. Bolu’da yabancı öğrencilere ulaşımı daha zamlı yapacağız diyerek Apartheid yönetimini kuruyordu.
Erdoğan’ın her fırsatta tarikat ve cemaat liderlerini ziyaret etmesi sırasındaki videoların sosyal medyada servis edilmesiyle, İmamoğlu’nun yeni dönem görevine başlarken makam odasında dua okutmasının arasında bir fark var mı? Günün sonunda din, egemen fikirlere hizmet etmesi için kullanılmıyor mu? Erdoğan’ı dindar olarak görüp neoliberal politikalarını değil din ilişkilerini tartışanlar, “burası laik bir ülke” diyerek her fırsatta laiklik övenler, laikliği de egemen sınıfın bir ideolojisi olduğunu tartışmadan her fırsatta savunanlar, İmamoğlu’na da bu eleştirileri yapabilecek mi?
Şehir efsanelerine sığınarak politika üretip bunu da büyük büyük analizlerin arkasına sığınarak anlatanlar bu seçimlerde de bu analizlerinin altında kaldılar.
Efsanelerden birincisi:
“Her seçim döneminde Türkiye’de yaşayan sayıları milyonları bulan Suriyeliler AKP’ye oy veriyor ve AKP’nin seçimleri kazanmasını sağlıyorlar.”
Oysa ki gerçek:
Resmi rakamlara göre Türkiye’de en çok Suriyeli insanların yaşadığı şehir % 38‘lik oranıyla Kilis. Kilis Belediye Başkanlığını ise CHP kazandı.
Efsanelerden bir diğeri:
“Türkiye halkı cahildir, koyun sürüsüdür, makarnaya oy veriyor, bunlardan bir şey olmaz. Din bunların aklını başından almış, ne yaparsan yap değişmez, oylarımız çalınıyor, bu halk değişmez.”
Bu seçim bu söylemlerin kuru birer gürültü olmaktan öteye geçmeyen laflardan ibaret olduğunu bir kez daha gösterdi anlamak isteyene, demek ki neymiş insanlar düşüncelerini değiştirebilirmiş.
Milliyetçilik rüzgârını arkasına alarak “açlığı, yoksulluğu, sefaleti bitirip demokratik kentler kurmanın” önündeki en büyük engellerden birini reklam tabelalarında gören CHP’li belediyelerden Bursa ve Kilis Belediyeleri hemen işe koyulmuş, tabelaları Türkçeleştirerek açlığı yoksulluğu bitirmeyi belli ki kafalarına koymuşlar.
Bursa Büyükşehir Belediyesi’ni kazanan CHP’nin ilk yaptığı işlerden birisi, yabancı dillerdeki tabelalar yerine Türkçe tabela uygulamasıymış. Aslında bu uygulama tek tipçiliği yüz yıldır bir “ilerleme” anlayışı olarak gören sorunlu bir ideolojinin, yüz yıldır yerine bir şey koyamayıp siyasetten, sosyolojiden, ekonomi-politikten hiçbir şey öğrenmediğini, öğrenmek istemeden yoluna devam etme anlayışını gösteriyor.
Aslında yabancı tabela derken bu, alttan alta göçmen nefreti üzerinde dolaşan Arapça tabela karşıtlığı. Yoksa Starbucks’tan tutun da De Facto’suna, LCW’den en küçük kafe adına kadar dev sermaye şirketleri de bu uygulamaya tabi olacak mı? Yarın büyükşehir belediye zabıtaları Büyükşehir Belediye Başkanını da yanlarına alıp Bursa Kestel’deki dev sermayedar Coca Cola’nın kapısına dayanıp bu isim olmaz kardeşim artık Koka Kola yazacaksınız mı diyecek?
Yoksa Starbucks’ı da hemen Türkçeye mi kazandıracaklar? Milyarder Araplar için Uludağ’daki Arapça tabelalar, menülerdeki, otellerdeki çift dilli yönergeler tabii ki de kalkmayacak, zaten kalkmasın da. Burada en yaman çelişki yoksul bir mülteci ile aynı etnik kimliği paylaşan zengin bir cenahın aynı şekilde muamele görmemeleri. Büyükşehir belediye zabıtaları yarın Bursa merkez Çarşamba mahallesindeki Suriyeli yoksul bir esnafın çift dilli Arapça tabelasını söküp atacaklar, ancak 2000 metre yukarıdaki Uludağ’ın zirvesinde yer alan dev sermayedarların otellerindeki çift dilli tabelalarına seslerini bile çıkartamayacaklar.
Kürtler yüzyılı aşkın süredir bu topraklarda dilleriyle, kültürleriyle yok sayılan onlarca halktan bir tanesi. En yoğun nüfuslu oldukları İstanbul’da ise -eşit yurttaşlık hakkı için değil- paranın gücüyle menülerde tabelalarda Kürtçe yok, Arapça var. Olması gereken tabii ki çok dilli bir yapı, burada Arapça menülerin yazılmış olmasında hiçbir sorun yok. Milliyetçilik asla sorunun temelinde yatan gerçekliği göstermeyecek olan egemen bir ideoloji sonuçta, burası Türkiye, Türkçe konuş yaz vs. argümanlarının hepsinin kuru birer gürültü olduğunu, para yani sermaye çok iyi gösteriyor günün sonunda. İnsanlar dillerini konuşunca, yazınca, tabelalar menüler, yönergeler çok dilli olunca yüzyıllık kuru gürültüler olan aman ülke bölünecek, aman yok olduk aman bittik argümanlarının hiçbir gerçekliğinin, dayanağının olmadığını da görüyoruz.
Seçimlere değil mücadeleye bakalım, mücadeleyi büyütelim
Çalışanlar için değişen hiçbir şey yok. KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası’nın araştırmalarına göre, Nisan 2024 açlık ve yoksulluk sınırı rakamları: Açlık Sınırı: 24.454 TL, Yoksulluk Sınırı: 65.901 TL.
Sermaye zenginleşirken, çalışanların emeği günden güne daha da ucuz hâle geliyor. Her şey işçi sınıfının aleyhine işlemeye devam ediyor; yoksulluktan tutun da egemen sınıfın işçi sınıfını bölmek için ustaca kullandığı ırkçılığa kadar. AKP-MHP ortaklığı bizleri dünya sefalet endekslerinde beşinci sıraya yükseltmişken, bizler biliyoruz ki seçimler sadece mücadele edeceğimiz bu vahşi, yağma düzeninin temsilciğini kimlerin üstleneceğini bize gösteren süreçlerdir. İşçi sınıfının talepleri olan yoksulluğa karşı herkesin zenginliğini, savaşa karşı barışı, ırkçılığa karşı kardeşliği, ayrımcılığa karşı dayanışmayı büyüteceği koşullar seçim zamanlarında değil, ancak mücadele ile elde edilecek olan kazanımlardır.
Şafak Ayhan