Meydanlar, halklar, Filistinliler

Sokaklar, caddeler ve meydanlar yüzyıllardır değişimlerin mekânı. Halkın son sözünü söylediği alan. Muktedirlerin unuttuğu; unutturmaya, yasaklamaya çalıştığı mekanlar.

Medyanın gücüyle hükumetler her şeyi yapabileceklerine inandılar. Hatta kendi ihtiyaçları olduğunda kitleleri sokağa, meydanlara çağırıp kendi propagandalarının malzemesi yaptılar. Gerçekten hak arayanlara da sokakları ve meydanları yasaklamaya çalıştılar. Bunun en son örneği Filistin protestoları. Fransa, Almanya, İngiltere’de olduğu gibi. 

7 Ekim’den itibaren Gazze’ye saldırmaya başlayan ve savaş çığırtkanlığı yapan Netanyahu’ya/İsrail’e karşı, İngiltere’nin dört bir yanında protestolar yükselmeye başladı. “Savaşı durdur” koalisyonu, sivil toplum örgütleri ve sosyalist partiler, 14 Ekim 2023 Cumartesi günü BBC binasının önünde Filistinlilerle dayanışmak için yüz binlerce insanın katıldığı bir gösteri organize etti. Gösterinin organizasyonu hiç kolay olmadı. İçişleri Bakanı Suella Braverman hafta içi Filistin bayrağı taşımayı suç ilan etti ve “taşıyanlar tutuklanacak” açıklaması yaptı. Bunun üzerine cumartesi günü yüz binlerce insan Filistin bayraklarıyla Londra sokaklarını doldurdu. Bakan bir sonraki hafta “Hamas terör örgütüdür” diyerek onun propagandasını yapan, tekbir getirenlerin tutuklanacağını söyledi. Trafalgar Meydanı’nda yine yüz binler toplandı. Bakanın her yaptığı açıklama demokratik yollarla etkisiz hâle getirildi. Daha da hırslanan bakan, yüz binlerin katıldığı protestoları “nefret yürüyüşleri” olarak değerlendirdi. 11 Kasım’da yapılacak protestonun yasaklanmasını istedi ve polisin sağcı grupların eylemlerini engellemesini, Filistin yanlısı protestolara izin vermesini eleştirdi. Polisin taraf tutuğunu söylemesi üzerine oluşan tepkiler bakanın istifa etmesini sağladı.

26 Kasım’da Türkiye’ye geldiğimde hayal kırıklığına uğradım. İlk bir ayda biri hükümetin yaptığı (Filistin bayrağından çok Türk bayraklarının olduğu) diğerleri ise konsolosluk önünde katılımın on binleri bulmadığı protestolar. Ne barış platformu ne savaşı durdurmaya dair platformlar ne sosyalist partiler ortada yoktu. Neden bir araya gelemediler? Acıları yarıştırdıklarından, “ama”larla hareket etmelerinden ya da paramparça olmalarından mı bilemedim. Belki de hepsi.

9 Aralık’ta Kadıköy’de sosyalist bir partinin insan zinciri yaparak düzenlediği protestoya katıldım, 200 kişi ya vardı ya yoktu. Ayrıca bu protesto da onların ilk büyük organizasyonuymuş. Katliamın başlamasından iki ay sonra ilk büyük protesto. Hayıflandım. Ertesi gün, 10 Aralık’ta, Üsküdar’da yaklaşık 50-60 kişinin olduğu bir protestoya katıldım. Çok samimi, çok sahici ve çok inançlı insanlardı. Nicelikçe küçük ama nitelikçe çok büyüklerdi. Aynı gün binlerce insan hükumetin çağrısıyla Sultanahmet’te protesto yapıyordu. Oysa gerçekçi olan Üsküdar’daki o küçücük grubun yaptığıydı. Eylemi-protestoları halklar yapar, hükümet ise katliamı yapanlara ekonomik ve siyasi yaptırımda bulunur. Üsküdar’da hükümete “İsrail ile ticareti durdur”, “Vanaları kapat” çağrısı yapıldı ve bu çağrı çığ gibi büyüdü. Beş ay sonra hükümeti ticarette kısıtlama yapmak zorunda bıraktılar. Meydanın gücü bazen yüz binlerle bazen de altmış yetmiş kişiyle tecelli eder. Yine de Müslüman bir ülkede İngiltere’dekinden daha çok protesto olsun isterdim.

Londra’da protestolar aralıksız ve eksilmeden devam ediyor: bir cumartesi yerelde, bir cumartesi yine Londra merkezde. Diğer şehirlerde yapılanlardan bahsetmiyorum bile. En son Parlamento Meydanı’nda (27 Nisan’da) 200 binden fazla kişi toplandı ve Hyde Park’a yürüdü. Protestolar cumartesi günleriyle de sınırlı kalmadı. Hafta içi belediye binalarının önünde, büyük tren garları gibi birçok yerde yapıldı.

7 Ekim sonrası çok gelişmiş demokratik ülkeler (!) kaybetti, halklar kazandı. Onlar televizyonlarında, radyolarında, gazetelerinde yalanlarla ve taraflı bir şekilde Filistin-Gazze direnişini küçültüp İsrailli yanlısı haberler yaptılar. Halklar ise meydanlarda, caddelerde gerçekleri haykırdı. İsrail devleti/Netanyahu durmadı, katliamlarına devam etti; çocuk, kadın, hastane, okul ayırt etmeden. İnsanları açlığa mahkûm ederek, ilaç vermeyerek, yalanlarla açık bir soykırım alanı oluşturdu. Müttefiki Amerika/Biden dahi (Amerikan halkının protestoları sonucunda) Netanyahu’ya ileri gittiğini söyledi. Batılı devletlerce insani yardım maddeleri uçaklardan atılmaya başlandı.

Halkaların gün be gün medyanın taraflı haberlerini ifşa etmesi, Lahey’de yapılan yargılama dünya kamuoyunda Netanyahu’ya/İsrail devletine itibar kaybettirdi, soykırımcı olduğu her yerde yankılandı.

İngiltere’deki protestolar, Güney Afrika’nın Lahey’e başvurusu, son olarak da Amerika’daki üniversite öğrencilerinin protestoları dalga dalga Filistin’e desteği artırdı.

7 Ekim bir milat mı Filistinliler için? Değil. İsrail devleti ve onu temsil eden Netanyahu için ise bir milat. Katliam ve soykırımın miladı.

Filistinliler için 7 Ekim bir milat aslında, dünya halklarının gözünde koşulsuz şartsız haklılıklarının miladı.

İsrail, Filistinlileri topyekûn o coğrafyadan sürmek ya da silmek istedi, istiyor. 1948’den beri tek isteği bu. Bu istek şu an malumun ilanı.

Vicdanı, insanlığı olanlar, empati kuranlar, katliama sessiz kalmayanlar meydanlarda haykırsın ki tarihe kalın harflerle yazılsın:

Soykırımcılar başaramadılar. Filistin halkı yalnız değildir.

Figen Fırat

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…