“Terör” söylemine karşı barışın sesi

Hükümetin uygulamayı düşündüğü politikaları önceden kamuoyuna sızdırıp nabız yoklamakla görevli Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi, son yazısında, 11 Haziran’da Türkiye sınırlarının dışındaki bir bölgede yapılacak yerel seçimleri, Türkiye’nin “beka meselesi” olarak tanımlamış.

ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde “terör devleti” kurduracağını yazan Selvi, kendisinin normalleşme vizyonunu ortaya koyarak “İktidarı ve muhalefetiyle Türkiye’nin tek bir ağız olup, ne pahasına olursa olsun bu tehlikeli plana ‘dur’ demesi gerekir” diye yazmış.

Geçtiğimiz günlerde artık iklimin değişmesi ve baharın gelmesi gerektiğini yazan Selvi belli ki fikir değiştirmiş.

Ve bu Selvi’nin, onun temsil ettiği hükümetin ilk fikir değişikliği de değil.

Aynı Abdulkadir Selvi, bundan 10 sene önce Yeni Şafak gazetesinde şöyle yazmıştı:

“Devlet yetkilisi, ‘PYD ile uzlaşmak mümkün. IŞİD ile PYD arasında çok büyük fark var. PYD’nin rasyonel ve muhatap alınabilecek bir aktör olduğunu düşünüyoruz. Rasyonel davranırsa uzlaşma mümkün’ demişti. PYD konusunda gelinen son aşamayı, Ankara’nın da rasyonelleşmesi olarak görmek mümkün. Davutoğlu’nun Dışişleri bakanı olduğu dönemde Salih Müslim Ankara’ya davet edilmişti. Ankara’nın politikalarıyla uyumlu olduğu taktirde Ankara’da temsilcilik açması gündeme gelmişti.”

O dönemde Türkiye’de çözüm süreci vardı ve PYD lideri Salih Müslim, Ankara’da kırmızı halıyla ağırlanmış, birden fazla kez hükümet yetkilileriyle görüşme yapmaya gelmişti.

AKP liderliği PYD liderinden siyasi taleplerde bulunmuş, Esad rejimine karşı çıkarak muhalefetle işbirliği yapmalarını istemişti. Haklı veya haksız, doğru veya yanlış, Kürt hareketi tam olarak bu rotada ilerlemedi, farklı bir strateji izledi. Bunun ardından PYD lideri “terörist” ilan edildi, INTERPOL’den hakkında kırmızı bülten çıkartılması talep edildi.

Yani Abdulkadir Selvi’nin bugün Türkiye’nin bekası olarak anlattığı konu, değişmez bazı ilkelere, evrensel bir terörizm tanımına dayanmıyor. AKP’nin bugünkü stratejisini ifade ediyor. Ve bu strateji 10 yıl önce tam tersi yönde ilerliyordu.

Demek ki, bu politika bir kez daha tersine çevrilebilir.

2013 yılında çözüm sürecinin kapısı aralandığında bunu “barışın baharı” diye adlandırıp var gücümüzle çalışmaya başlamıştık.

O dönem muhalefetin bazı kanatları “Demokratikleşme olmadan barış olmaz” diyordu, Kürt hareketini “AKP ile anlaşmak” ile itham ediyordu, hatta çözüm süreci karşılığında Erdoğan’a başkanlık için destek verileceği iddia ediliyordu.

Bunların hiçbiri doğru çıkmadı. Barış süreci baltalanınca demokrasinin kırıntısı bile kalmadı, AKP ile anlaştığı iddia edilen Kürt hareketi muazzam baskılar görmeye başladı, Erdoğan iddia edilen destek olmadan başkan oldu.

Böylesi iddiaları o dönem gündeme getirenlerin bir özeleştiri vermemiş olmasını bir kenara bırakıp, bugün iktidar kanadından gelen “terör” anlatısına karşı çözümün ve barışın gerekliliğini daha gür bir sesle anlatmalıyız.

Barış yalnızca özgürlük isteyen Kürt halkının değil, aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının lehinedir.

Çatışmaların ve baskı ortamının bitmesinin insani faydaları ve siyasal demokrasinin sınırlarını geliştirici yanı bir kenara, Kürt sorununun barışçıl çözümü bizzat Türkiye’nin batısındaki işçilerin kendi özgürlük mücadelelerini güçlendirecek bir adım olacaktır.

Sıklıkla Marx’a ithaf edilen, aslında Engels’in 1847’de Polonya üzerine bir toplantıda söylediği “Başkasını ezen uluslar özgür olamazlar” sözü, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Şöyle diyordu Engels:

“Biz Alman demokratlarının Polonya’nın kurtuluşundan özel bir çıkarımız vardır. Polonya’nın bölünmesinden büyük avantajlar elde edenler Alman prensleriydi ve Galiçya ve Posen’i hâlâ ellerinde tutan Alman askerleridir. Bu utancı ulusumuzun üzerinden kaldırma sorumluluğu biz Almanlara, her şeyden önce biz Alman demokratlara aittir. Bir ulus hem özgür olup hem de diğer ulusları ezmeye devam edemez. Bu nedenle Almanya’nın kurtuluşu, Polonya’nın Alman baskısından kurtuluşu olmadan gerçekleşemez.”

Türkiye devletinin Kürt sorunundaki egemen ulus politikalarına karşı çıkmayan, Engels’in deyimiyle “bu utancı üzerimizden kaldırma sorumluluğuna” ortak olmayan bir işçi sınıfı, kendini ezen egemen sınıfın politikalarından bağımsızlaşamaz, ona karşı ciddi bir eşitlik ve adalet mücadelesi verme kapasitesine ulaşamaz.

Bunu, tüm ekonomik sorunların, “yerli ve milli” beka söyleminin arkasına saklanma çabasında görebiliriz. Grevlerin yasaklanmasında gerekçe olarak öne sürülen “milli güvenlik” argümanında görebiliriz. Kürt düşmanlığının işçi sınıfını bölmede, işçileri birbirine düşman etmede, birleşik mücadeleleri engellemede tuttuğu rolde görebiliriz.

Dolayısıyla mevcut “güvenlikçi” stratejiye karşı atılacak her adım, savaş ve çözümsüzlük politikalarının sonuçsuzluğuna dair ikna edilecek her bir işçi, barışın sesini olduğumuz her yerde yükseltmek, sadece Kürt halkıyla dayanışmanın ifadesi olmaktan çok daha fazlası; bizzat burada yürütülecek sosyalizm mücadelesinin olmazsa olmaz bir adımıdır.

31 Mart seçimleri egemen sınıf partileri açısından kendi doğrultularını sorgulanabilir, siyaseti müzakereci kıldı. Buradan önümüze açılan olanakları barış mücadelesini büyütmek için kullanalım. Filistin’de, Ortadoğu’da, tüm Kürt coğrafyasında barış!

Ozan  Tekin

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…