CHP lideri Özgür Özel ile AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki “normalleşme” ve “yumuşama” periyodunun ikinci kritik görüşmesi dün CHP genel merkezinde yapıldı.
Erdoğan, ana muhalefet partisinin genel merkezine 18 sene sonra ilk kez gelmiş. Ne kadar anormal biri olduğu zaten buradan anlaşılabilir.
Konuşmaların içeriğine dair iki taraftan da açıklamalar yapılıyor, bir taraf diğerine “biz bunun görüşüldüğünü teyit edemedik” diyor, gazeteciler diyaloğun “şifrelerini” yazıyor.
Bütün bunlardan görülen şey, zaten ne olduğu çok kuşkulu olan “normalleşme” sürecinin, Türkiye’nin normalleşmesiyle hiçbir ilgisinin olmadığıdır.
Bu tespitin kendisi yeni veya orijinal değil; Enternasyonal Dayanışma sayfalarında daha önce “normalleşme” birçok boyutuyla ele alındı, eksikleri ve yanlışları vurgulandı, iki tarafın da niyeti uzun uzun analiz edildi.
Ama Erdoğan’ın iade-i ziyareti artık bazı kuşkuları netleştirdiğimiz bir aşamayı işaret ediyor.
AKP açısından normalleşme, iç politikada çok ufak tefek tavizler vererek, CHP’yi dış politikada AKP-MHP ittifakını destekler bir konuma çekme girişimidir.
Yaşlı 28 Şubat darbecilerinin salıverilmesi, ekonomi politikaları hakkında Mehmet Şimşek’in CHP’yi bilgilendirmesi, vergi adaleti için “çalışmalar yürütülmesi”, Sinan Ateş’in eşiyle Erdoğan arasında temasın sağlanması… AKP’nin “toplum sert dilin yumuşamasını istiyor” diye bir lütuf gibi anlattığı, “Nash Dengesi” göndermeleriyle çok sofistike göstermeye çalıştığı paket bunlarla sınırlı.
Zaten CHP’ye “Kendiniz gibi olun, DEM Parti’ye dönüşmeyin” mesajı da asıl niyetin yerli milli ittifakın güçlendirilmesi olduğunu gösteriyor. Bu umudu, daha önce Özgür Özel’in söylediği, AKP’lilerin yerlere göklere sığdıramadıkları “İçeride ana muhalefet partisiyiz ama dışarıda Türkiye partisiyiz” sözü yeşertmişti.
AKP dışarıda hangi politikalarına destek istiyor?
Birincisi, elbette, Irak ve Suriye’de Kürt siyasetinin baskılanması. Kürt özgürlüğü anlamına gelebilecek herhangi bir adımın durdurulması. Suriye’de ABD ile Rusya arasında gözettiği “denge” politikasının birkaç sene önceki kadar etkili sonuçlar vermiyor olması, hem hükümet hem de MHP ile ittifak açısından bir karın ağrısı yaratıyor. Bu durumu perdelemek için içeride daha geniş bir cepheye ihtiyaç var.
Bir diğeri, bir dönemler etrafında fırtına estirilen “Mavi Vatan” politikasının artık pek bir esamesinin okunmaması. Doğu Akdeniz’de Libya’nın bir bölümünü kontrol eden hükümetle yapılan anlaşmaya dayanarak yürütülen sondaj faaliyetlerinin sonlandırılmış olması. Burada Türkiye’ye sınırları gösterildi, AKP-MHP ittifakı da bu sınırların içine döndü. Şimdi, CHP’yi Kıbrıs’ta AKP ile birlikte “güçlü bir beraberlik gösterilmesi gerektiğine” ikna etmeye çalışıyorlar.
Öte yandan AKP, Filistin konusunu kullanarak bölgesel etki alanını artırmaya çalışırken, diğer yandan İsrail’le ticareti aylarca olduğu gibi sürdürdü, toplumdan büyük tepki gelince “kısıtladı”, sonra tamamen bitirdiğini iddia etti. Ancak bitmediğini, Türkiye topraklarından İsrail’e petrol gittiğini biliyoruz. AKP buradaki sıkışmışlığına karşı da CHP’yi yanında görmek istiyor.
AKP “kayyımlar konusunda tutumumuz nettir” diyor, bunun “bir partiye yönelik toptan bir tutum” olmadığını dile getiriyor, Ömer Çelik’in ağzından “Hangi partiden olursa olsun millete destek veren her belediye başkanına destek vereceğiz. İktidar olarak buna destek verme tutumumuz açıktır. Ancak yetkiyi terör örgütüne destek verme tarafında kullanıyorsa buna kesinlikle müsaade edilmeyecektir” ifadelerini kullanıyor.
2019 yerel seçimlerinde HDP’nin kazandığı 65 belediyenin 59’una daha sonradan kayyım atanmıştı. Yani Ömer Çelik’in bahsettiği “hassasiyet” çok çok küçük. Milyonlarca seçmenin iradesi gasbedilmişti. Bu açıklamayı veri alırsak, HDP’li belediyelerin %90.7’sine kayyım atanmış olması, Cumhur İttifakı’nın Kürt halkının neredeyse tamamını terörist ilan etme girişimi olarak değerlendirilebilir.
Şimdi bunu nasıl tekrarlayacaklarını düşünüyorlar, Hakkari’ye kayyım atadılar, tepkileri ölçüp Diyarbakır’ı hedef gösteriyorlar, bu arada kayyım politikasına CHP’yi yedeklemeye çalışıyorlar.
Özetle AKP, iç politikadaki muazzam gerileyişine bir yanıt olarak, CHP’ye burada çok ufak kırıntılar vererek, onu yine büyük sıkıntılar yaşadığı dış politikasının aktif bir parçası yapmaya çalışıyor.
CHP açısından ise “normalleşme”, bir yandan 31 Mart’ta gelinen yeni seviyenin, alınan oyların nasıl konsolide edilebileceğine dair planlar belli değilken, belirsizlik ortamında sığınılabilecek (veya en azından reddedilemeyecek) bir liman, diğer yandan da Özgür Özel’in Ekrem İmamoğlu’nun gölgesinden siyasi bir figür hâline gelerek çıkabileceği bir aparat oldu.
Normalleşmenin ömrü çok uzun sürmedi. Biz, işçi sınıfının normalleşme umudu için kendi taleplerimiz etrafında mücadeleleri örmeye devam edelim.
AKP’nin çeşitli isimler altında kendi milliyetçiliğine müttefikler aradığı dış politikada da tutumumuz nettir… Kuzey Suriye’de hemen, Doğu Akdeniz’de şimdi, Filistin’de barış; barış hemen şimdi!
Ozan Tekin