Avrupa Parlamentosu seçimlerinden çıkan en önemli sonuç, Fransa’da Marine Le Pen’in aşırı sağcı partisinin sandıktan birinci çıkması oldu.
Bu sonuç, faşist Ulusal Birlik’in yüzde 30’unun yarısı kadar oy alabilen Cumhurbaşkanı Macron’u Ulusal Meclis’i feshetmeye ve üç hafta içinde erken parlamento seçimlerine gitmeye zorladı. Macron, Le Pen’in Avrupa’da kazandığı zaferin şokuyla -ki bu zafer onun üç yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanma şansının yüksek olduğuna işaret ediyor- Fransa’da hâlâ Le Pen’e karşı olan çoğunluğu sandığa götürerek kazanacağını umuyor.
Şimdiden “ılımlı” partileri kendi arkasında yer almaya çağırdı. İki yıl önce seçimlere katılan sol ve merkez sol partilerden oluşan bloğun yenilenmesi çağrısında bulunan Jean-Luc Melenchon’un radikal solunu sıkıştırmayı hedefleyecek.
Macron’un oynadığı büyük kumar, Avrupa siyasi sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Bu aynı zamanda kıta genelindeki güçlerin durumunu da gösteriyor: yükselen gericilik, zayıf bir merkez ve 2010’lu yılların yenilgilerinin, özellikle de Yunanistan’daki Syriza hükümetinin yenilgisinin hâlâ acısını çeken bir sol.
Bu seçimlerde radikal ve aşırı sağın çeşitli güçleri ciddi bir ilerleme kaydetti. Bu ilerlemenin bazı yorumcuların tahmin ettiği kadar büyük olmaması, merkezci siyasetçiler arasında bir kendinden memnun olma havasına yol açtı.
Dört ana akım parlamento grubu – merkez sağ, merkez sol, Liberaller ve Yeşiller – Avrupa parlamentosundaki sandalyelerin yüzde 64’üne sahip olacak. AB’nin seçkinleri bunun hâlâ iyi bir çoğunluk olduğunu söylüyor.
Ancak bu oran beş yıl önceki yüzde 69’luk orandan daha düşük.
Radikal sağ kazanımlar elde etti. Daha da önemlisi, oyların nereden geldiği ve hangi ülkelerdeki partilere gittiği düşünüldüğünde, sayılarının ötesinde siyasi ağırlığı da artmıştır.
Radikal sağın parlamentodaki iki bloğuna Polonya ve Macaristan’dan gelen milletvekillerinin katkısı azaldı. .
Ancak bu durum, Fransa’da faşist Le Pen’in partisinin yüzde 30’un üzerine çıkması ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin de (bu tür seçimlere iktidardayken girmek genellikle handikap olmasına rağmen) kazanmasıyla fazlasıyla telafi edildi.
Dahası, Almanya’da faşist AfD 2019’daki yüzde 11’den yüzde 14,2’ye yükseldi. Ve daha da açık bir şekilde faşist bir yönelime geçmesine rağmen.
Merkezden ve merkeze doğru radikalleşme
On yıl önce ana akım medyada, 2008 çöküşünü takip eden şoklara rağmen Avrupa siyasetinde merkezin gelişim gösterdiğini ve aşırı sağ/faşizm sorununun esasen Doğu Avrupa ile sınırlı olduğunu iddia etmek modaydı. Ardından da bu ülkelerin sözde demokratik kültürden yoksun olmaları gibi bir tür şovenist açıklamalar getirilmeye çalışıldı.
O zamandan bu yana aşırı sağ güçler, Portekiz ve İspanya da dahil olmak üzere Avrupa genelinde güçlendi ya da güç kazandı.
Bu ülkeler istisna olarak görülüyordu.
Aşırı sağı Avrupa’nın doğu ve güney uçlarıyla sınırlı kalmış bir fenomen olarak görmezden gelmek mümkün değil.
Aşırı sağ İtalya’da iktidarda. Fransa’da anketlerde birinci oldu. Almanya’da, iktidardaki koalisyon ve muhalefetteki merkez sağ CDU daha sert göçmen karşıtı politikalar benimseyerek AfD’yi zayıflatabileceklerine inanmalarına rağmen, aşırı sağ büyüdü. Merkez partiler istediklerinin tam tersini başardılar.
Fransa, Almanya ve İtalya bugünkü AB’nin üç kritik kurucu ülkesi. Merkezin çıkardığı dersler, daha önceki yenilgilerden çıkardığı ve bizi buraya getiren derslere benziyor.
Macron’un yedi yıl önce Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Le Pen’e karşı iki kat oyla kazandığı zaferin bir ‘liberal mücadele yılı’ müjdesi olarak lanse edildiğini hatırlayın. Avrupa siyasetini solun ve sağın ötesinde bir bütün olarak yeniden şekillendirme umuduyla yeni bir liberal siyasi şemsiye yaratmaya çalışmıştı. Ancak; işçi haklarına yönelik saldırılara, mütedenni vergilere ve kamusal harcamalardaki kesintilere karşı çıkan militan protestolara karşı ülke içinde artan otoriterliği, ‘liberal’ imajını hızla yalanladı.
Bu, Müslümanlara yönelik ırkçı resmi kısıtlamalar ile birleşti. Kısıtlamalar öyleydi ki, bir noktada, Le Pen’in kendisinin o kadar da aşırı olmadığını iddia etmesine olanak tanıdı.
İki yıl önceki ikinci Macron – Le Pen seçiminde Macron’un çoğunluğu sağlarken yakaladığı fark %59-%41 düzeyinde düşmüştü; üstelik yüksek oranda çekimser ve boş/geçersiz oyla.
Elbette bu da Macron’u değiştirmedi. Bunun yerine son 18 ayda Ukrayna savaşı konusunda aşırı militarist bir pozisyona geçti ve Ruslarla savaşmak için doğrudan NATO birlikleri göndermekten bahsederek komşularını ve Fransız halkını endişelendirdi.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in yaklaşımı da bu yönde olmuştur.
Von der Leyen, dış ilişkiler ve göç konusunda AB politikasının sağında aşırı bir pozisyon aldı. Oysa ki beş yıl önce, Polonya, Macaristan, Slovakya ve Avusturya’daki milliyetçi-muhafazakârlara – ‘yıkıcıların’ ‘Vizegrad grubu’ – karşı merkezin sakinleştirici yanıtı olarak görülüyordu. Bunun yerine Ukrayna’daki savaşın tırmandırılması için baskı yaptı ve AB’nin dış politika şefi Josep Borrell İsrail’i eleştirdiğinde bile Netanyahu’nun Filistinlileri katletmesine tamamen destek verdi. Ve kıta genelinde silah harcamalarının arttırılmasını savundu.
Von der Leyen’in bu seçim sonuçlarına verdiği tepki, kayıtsızlık ile yabancı düşmanı ve militarist sağa daha da fazla kaymanın bir kombinasyonu.
Von der Leyen, Avrupa’yı fiilen yöneten devletlerde merkezin hiç de merkezde olmadığından habersiz bir şekilde ‘merkezin tutunduğunu’ ilan etti. Ardından da son on yılın ‘aşırı uçlarla’ başa çıkma sloganını tekrarladı.
Merkezin ‘sol ve sağın ikiz aşırılıklarına’ karşı verdiği mücadele hiç de tarafsız olmamıştır.
Merkez, 2011-2016 döneminin radikal solunu ezmeye ve ehlileştirmeye odaklandı. Yunanistan’da Syriza’yı, İspanya’da sol-popülist Podemos’u ve Fransa’da Le Pen’i neredeyse geçip ikinci turda Macron’un karşısına çıkacak olan Jean-Luc Melenchon’un isyanını geri püskürttü ve kırdı.
Bunu da Putin’in dostu olma suçlamalarından terörizm ya da cihatçılık destekçiliğine ve sahte antisemitizm suçlamalarına kadar sağı her türlü biçimde güçlendiren vahşi sol karşıtı argümanlarla yaptı.
Aynı zehir milliyetçi-muhafazakâr ve radikal sağa yöneltilmemiştir. Bu durum, sözde “isyancı” sağın, AB’nin temel kapitalist doğasını bozmaya yönelik her türlü niyetini bir kenara bırakması ve bunun yerine kurumlarını Trumpvari bir yönde, yani anti-liberalizm soslu, milyarder yanlısı bir politikaya doğru reforme etme sürecinde olduğunu ilan etmesiyle daha da belirgin hâle geldi.
Bu yüzden, Polonya’daki bir önceki hükümet, NATO’nun Ukrayna’daki vekalet savaşının önemli bir parçası hâline gelene kadar yaramazlar basamağındaydı. Sonrasında ise takdir edildi ve alkışlandı.
İtalya’da Giorgia Meloni’nin aşırı sağcı hükümeti, son 25 yılda İtalyan ekonomisini çarmıha geren Avro ortak para birimi üyeliğine ve Ukrayna’daki savaşa tamamen katıldığını hem sözleriyle hem de politikasıyla açıkça ortaya koyana kadar onun hakkında da endişeler vardı.
Vadettiği bu garantilerle, Meloni, AB siyasetinin merkezi tarafından önemli bir oyuncu ve müttefik olarak inşa edildi. Von der Leyen, Meloni’yi, Tunus devletinin sığınma talebinde bulunanlara yönelik işkence ve yasadışı gözaltı uygulamalarını meşrulaştıracak (AB ile Türkiye arasındaki anlaşma gibi göçmen karşıtı) bir anlaşmayı sağlamak üzere otokratik Tunus Devlet Başkanı Kais Saied ile önemli bir toplantıya götürdü. Bu anlaşma, Said’in ülkede bulunan ya da ülkeye giriş yapan siyah Afrikalılara yönelik kişisel ırkçı söylemlerini tasdik etmektir.
AB’nin ilerici bireysel hakların, örneğin kadın ve LGBT+ haklarının koruyucusu olduğu iddia edilir. Liberal kurumlarından, aşırı sağcı politikacıların bu konuları ‘kültür savaşının’ bir parçası olarak giderek daha fazla silah haline getirdikleri yönünde sık sık uyarılar geldiği doğrudur.
Ancak bu siyasetçiler AB’nin kapitalist ve emperyalist çıkarlarının genel parametrelerini kabul ettiklerinde, bu tür eleştiriler ortadan kalkıyor. Örneğin Meloni’nin partisi, Kuzey İtalya’daki bir belediyede lezbiyen çiftlerin çocuklarının doğum belgelerinden, doğumu gerçekleştirmeyen annenin adının çıkarılması için harekete geçti. AB tarafından herhangi bir adım atılmadı, sadece sessiz eleştiriler yapıldı.
Daha da kötüsü, örneğin Fransa’da, Avrupa liberalizminin görünürdeki poster çocuğu, sadece ırkçılık konusunda sağa değil, kürtaj konusunda bile dini sağa taviz veriyor.
Aşırı sağcı İtalyan başbakanının etrafına güvenlik kordonu öreceklerine, von der Leyen ve merkez sağ, merkez solun büyük bir kısmıyla birlikte, Meloni’ye altın geçiş izni verdiler.
Bu durum Avrupa’da son yirmi yılda alınan dersleri pekiştirmektedir: merkez ve geleneksel merkez sol, aşırı sağın yükselişine engel değildir. Aksine bunun için gerekli koşulları onlar yaratıyorlar. Sadece ekonomik değil, aynı zamanda kendi devletlerinin otoriterliklerini, militarizmlerini ve ırkçılıklarını teşvik ederek de.
Çevre krizi gibi yakıcı bir konuda bile, kapitalist çıkarlara el uzatmayı reddetmek, hükümetlerin (Yeşil partilerin koalisyonda olduğu hükümetler de dahil olmak üzere) çalışan sınıfları yabancılaştırması anlamına geliyor.
Kamuoyu yoklamaları aynı anda hem çevre bilincinin yüksek olduğunu hem de yükü en fazla taşıması gerekenin sıradan insanlar olmadığına dair bir sınıf duyarlılığı olduğunu gösteriyor. Zenginler tamamen kanun tanımaz gözükürken, sıradan insanlar kendilerine yukarıdan gelen emir ve taleplerden bıkmış durumda.
Farklı Avrupa dillerinde bu seçimlerin öne çıkan özelliği için farklı kelimeler kullanılıyor: ‘kızgınlık’ ve ‘siyasi sistemlere yabancılaşma’. Katılımın yüzde 38 olduğu ve bir “defolun” havasının hakim olduğu Yunanistan’da da durum kesinlikle buydu.
Sol şimdi nerede?
Bu durum, on yıl önceki siyasi isyanın zirvesi bir yana, beş yıl öncesine kıyasla bile solun, birkaç istisna dışında, neden bu hissiyatı kanalize edemediği konusunda ciddi bir soru ortaya çıkarmaktadır.
Belçika İşçi Partisi ve daha mütevazı bir şekilde Avusturya Komünist Partisi kazanımlar elde etti. Yunanistan Komünist Partisi aşırı sağ ile dördüncü sıra için yarışıyor. Ancak Syriza’nın solunun geri kalanı geriye itildi.
Melenchon ve La France Insoumise (LFI), Ukrayna’daki savaşa amansız muhalefeti ve Filistinlilere verdiği destek nedeniyle merkez sol da dahil olmak üzere birçok kesimin şiddetli saldırılarına maruz kaldıktan sonra oyların yüzde 10’unu alarak iyi bir iş çıkardı.
Bu aynı zamanda, LFI’nin Le Pen’e karşı çıkmak adı altında eski merkez solun bile gerisine düşmeyi reddeden yaklaşımının doğrulanmış olduğunun göstergesidir.
Melenchon, 2017 ve 2022’deki seçimlerin ikinci turunda ‘Le Pen’e oy yok’ kampanyası yürütürken Macron’u desteklemeyi reddederek, iki yıl önceki ilk turda Le Pen’i yenmeye çok yaklaşabildi.
Bu da radikal solun Fransa’da bağımsız bir kutup olarak var olduğu ve bu seçimlerde kampanya yürütebileceği anlamına geliyor.
Ancak buradaki zayıflık, LFI’nin seçimler dışında Le Pen’in altını oyacak aktif bir hareket yaratma ve çekirdek solun çok ötesindeki güçleri kendine çekme konusunda hiçbir girişimde bulunmamasıdır. Örneğin Fransa’da sosyal demokrat partiyi terk eden, genel seçimlerde Melenchon’u destekleyen ancak ırkçılığa ve aşırı sağa karşı beyaz işçilerle militan birleşik bir kampanyadan yoksun olan milyonlarca Müslüman işçi…
Anti-kapitalist güçler, bir yanda fena olmayan kitlesel seçim çabalarını, ancak diğer yanda militan antifaşist mücadelenin az sayıda aktiviste indirgenmiş olmasını içeren bu uçurumu kapatmaya çalışıyor.
Filistin ve Ukrayna meseleleri Alman solunu da etkiledi. Die Linke bu iki konuda çok zayıf (ya da tamamen kötü) pozisyonlar aldı. Bu, sadece ülkedeki büyük Türk, Kürt ve Suriyeli azınlıklar arasında değil, Alman toplumunda da Filistinlilere yönelik büyük ve kararlı bir destek olmasına rağmen böyle oldu. Die Linke yüzde 2,7 oy aldı.
Sahra Wagenknecht’in popülist ayrılıkçı partisi, NATO’ya ve savaşlarına karşı sert muhalefetiyle fırtına yarattı. Şüphesiz bu da yüzde 6,2 oy almasına yardımcı oldu. Ancak kendine özgü ‘sosyal muhafazakârlık’ anlayışı, Gazze ve İslamofobi gibi konuları ‘moda kültür-hayat tarzcılık’ olarak görmesine yol açıyor. Dolayısıyla Filistin yanlısı militan hareketin tamamen dışında kaldılar.
Protestocular baskıya ve kurumsal cadı avına göğüs geriyor. Ayrıca, Alman devletinin desteğiyle gerçekleşen makul soykırıma aslında kayıtsız olmayan ‘sıradan insanlarla’ da bağlantı kuruyorlar.
Sağ, merkez ve sol siyasi partiler arasında İsrail’e verilen evrensel desteğe rağmen, halkın büyük bir kesimi Filistinlilerin yanında.
Son on yılda radikal solun yükselişi bir isyan havasının parçasıydı. Bu, kemer sıkmaya karşı toplumsal mücadelelere bir dereceye kadar dahil olan pek çok sol oluşumun ortaya çıkmasıyla kendini ifade etti.
Kitlesel doğrudan mücadeleye dayalı, mevcut sistemden kopuşa yönelik bir siyasi stratejiye yönelen anti-kapitalist bir azınlık vardı. Çoğunluk ise halkın ‘yeni bir siyaset’ -sadece yeni politikalar değil, işlerin farklı bir şekilde yürütülmesi- yönündeki hissiyatı ile bu yeni siyaseti seçim sandığına taşımaya çalışan bir seçim stratejisi arasında gidip geliyordu.
Strateji konusundaki bazı temel farklılıklara rağmen en büyük ortak unsur, solun ister parlamentoda ister hükümette olsun, savaş sonrası Avrupa’nın eski geleneksel siyasetine geri dönmeyi reddeden isyancı bir güç olmasıydı.
Syriza deneyimi, hem sistem karşıtı isyancı bir siyasete sahip olup hem de ‘sistem’ tarafından belirlenen kısıtlamalar dahilinde hükümet etmenin stratejik muğlaklığı gerçeğini yüzümüze vurduğu için sarsıcı oldu.
Daha da kötüsü, Avrupa genelinde sol üzerindeki etkisi, isyancı, radikal solculuğu halk ayaklanması olduğunda başvurulabilecek bir şey olarak gören bir eğilimi güçlendirmek oldu; ama yokluğunda? Bu, bir ülkeden diğerine eski merkeze ya da merkez sola tabi olmak anlamına geliyordu. Bu da sözde isyancı sağa kapıların açılmasına yardımcı oldu.
Kapitalist hükümetlerin ve AB liderlerinin rüyası ve aldatmacası, isyancı 2010’ların sona erdiği ve 2008 çöküşü öncesine kadar uzanan 15 yıl ya da daha fazla süren kaba kesintinin ardından siyasetin ‘normale dönebileceği’ yönündedir.
Ne yazık ki, siyasetin siyaset dışı teknokratik bir merkeze geri döndüğü fikrini en çok çürüten şey aşırı sağ güçlerin ilerleyişidir.
Ancak halkın hoşnutsuzluğunun göstergeleri ve Filistin konusunda olduğu gibi kitlesel mücadelenin parladığı zamanlarda verilen tepkiler, kitlesel duyarlılığın hiçbir şekilde sağa bağlı olmadığını gösteriyor. Aslında pek çok konuda sol çoğunluktadır.
Sol için soru, aşırı sağa nasıl karşılık verebileceğimiz ve aynı zamanda radikal solu, dar ve geleneksel olanı reddeden kitlesel bir güç olarak nasıl yeniden kurabileceğimizdir. Bunu da bağımsız anti-kapitalist politikaları terk etmek yerine insanları sola kazanacak şekilde yapmalıyız.
Aşırı sağın yükselişine kayıtsız değiliz.
Bu nedenle, halkın hoşnutsuzluğunu hizada tutmak için aşırı sağı bir korkuluk gibi gösterirken, sürekli onun politikalarına uyum sağlamak yerine, onları gerçekten yenebilecek bağımsız bir radikal sol inşa etmeliyiz.
Bu, sisteme karşı sol, isyancı bir meydan okumayı yeniden inşa etmek anlamına gelir.
Kevin Ovenden, Atina’da yaşayan devrimci sosyalist bir aktivist
