Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonucunda Avrupa’da aşırı sağın yükselişine şahit olduk. Bunun özellikle göçmen ve iklim politikaları özelindeki uygulamalara bir tepki olduğu hususunda genel bir kabul var. Ancak ben, konunun ana aksından ziyade tali olan kısmına odaklanmak istiyorum. Ki tali bir çıkarım olmakla birlikte biz sosyalistlerin genel pratiğini oldukça ilgilendirdiğini düşünüyorum.
Marks ve Engels’in idealize ettiği ve doğruluğundan şüphe edilmemesi gerektiğinin kanıtları günden güne havsalamıza nakş olan sınıf gerçekliğini Avrupa Parlamentosu seçimleri sonrasında bir kez daha deneyimlemiş olduk. Sosyalizmin pratik yenilgisi sonrası özellikle sınıf gerçekliğini sorgulayan ve bulandıran kimlik ve yönelim politikaları ekseni ve sonrasında da tamamen sulandıran woke kültür düzlemi oluştu/oluşturuldu. Bahsi geçen parlamento seçimlerindeki kadınlık fenomeni de bunlardan en şeddeli olanlarından ve fenomenin en revaçta sloganlarından birisi de ‘dünyayı kadınların yönetmesi’ istenci.
Ancak maalesef seçim sonuçlarında hâlihazırda İtalya başbakanı da olan Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri partisinin, Almanya için Alternatif partisi ve lideri Alice Weidel’in ve Fransa’daki Ulusal Birlik partisi ve lideri Le Pen’in beklenmedik yüksek başarıları oldu. Bu anlamda istenen cinsiyet değişiminin önemli odaklarından bir kaçında başarı elde edildi. Fakat ne tesadüftür ki bu üç kadın lider ve partileri de aşırı sağ olarak nitelenen pratik de ise ırkçı/milliyetçi diyebileceğimiz konumdalar. Dolayısıyla sosyalizm hempalarının sınıf düzlemine sıkı sıkıya bağlılık haricindeki diğer sözde seçenekler konusunda olabildiğince rijit olması gerektiği bir kez daha tescillenmiş oldu.
Tabii ki devasa bir literatürü daha doğrusu pratiği (özellikle 20.yy’ın ikinci yarısı ve sonrası) çöpe atma gibi bir niyetimiz yok ancak adalet düzleminde hak arama mücadelesi veren herkesin de asıl olarak ayak olmadıkları ve de baş olmayı hiç de hak etmediklerini artık kesinkes deneyimleyebiliyoruz.
Bu hususu kestirip atar şekilde her düzenlemeyi “devrim” sonrasına erteleme perspektiften değerlendirme gibi bir niyetimiz yok ki bu pratik uzun süre önce rafa da kaldırıldı. Ancak bir zamanların bu tefrit politikasını tersyüz edip kutbun diğer ucu olacak şekilde ifrata götürmemek gerektiğini de görmemizin mutlak olduğunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bunu yaparken de anakronik bir sınıf kavramsallığından da bahsedilmemesi gerektiğini ve gerekirse bu olgunun da tadil edilmesi gerektiğini bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Revizyonizm değil ama zamanın ruhunu da kaçırmama…
Süleyman Güzel