Batı emperyalizmi yıllarca İsrail’i “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” diye pazarladı. Freedom House’in yayınladığı Küresel Özgürlük Durumu haritasına[1] göre Türkiye yüzde 33 ile mora bürünmüşken İsrail yüzde 74 ile demokratik ülkelerin rengine yeşile boyanmış, Ortadoğu’da bir vaha gibi görünüyor.

7 Ekim’den beri yaşananlar bunun tam tersini gösterdi, İsrail’in korkunç yüzü ortaya çıktı ve onu savunmak zorlaştı. Özellikle Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin aldığı kararlar, kamuoyunda İsrail hakkındaki fikirlerin değiştirilmesinde önemli rol oynadı.
Her ne kadar hem demokratik hem güçlü bir devlet olduğunu iddia etse de İsrail ve Netanyahu birçok açıdan krizde.
Birincisi, birçok cephede savaşma ihtimali var, bunu Amerika’nın desteği olmadan yapabilmesi mümkün değil.
Netanyahu, Lübnan ve İran’ı savaşa sokarak ateşkesi geciktirmeye, İsrail içindeki muhalefeti bastırmaya çalışıyor. Ama savaş gerçekten genişlerse bunların hepsini birden idare edip edemeyeceği kuşkulu, ABD yardımına her zamankinden daha fazla bağımlı hale gelmiş durumda.
Geçen hafta Haaretz’de, Alon Pinkas imzalı “İsrail Güçlü Olduğunu Sanıyor, Ancak ABD’ye Hiç Bu Kadar Bağımlı Olmamıştı”[2] başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda da vurgulandığı gibi ABD, 7 Ekim’den bu yana üç kez, İran, Lübnan ve Yemen’e karşı İsrail’e yardım etmek üzere Orta Doğu’ya büyük askeri güçler gönderdi. İlk olarak 7 Ekim’den hemen sonra Doğu Akdeniz’e iki uçak gemisi vurucu gücü ve bir deniz keşif gücü gönderildi. Ardından 13-14 Nisan’da ABD Hava Kuvvetleri ve Donanması 300’den fazla İran ve Husi füzesi ve insansız hava aracının düşürülmesine aktif olarak katıldı. Ve Ağustos ayında, Beyrut’ta Fuad Şükrü ve Tahran’da İsmail Haniye suikastlarının ardından İran ve Hizbullah ile bir tırmanma kaçınılmaz göründüğünde, ABD Arap/Fars Körfezi’ndeki kuvvetlerini, İsrail’in savunmasına yardımcı olmak için, bir uçak gemisi saldırı grubu ve F-22 Raptor hayalet avcı uçakları ile güçlendirdi.
Aynı zamanda Pinkas’ın dediği gibi büyük çaplı askeri yardımlar da yapıldı. “ABD’nin bu dönemdeki maddi yardımı çok iyi belgelenmiş ve hakkında bolca yorum yapılmıştır: 14,3 milyar dolarlık askeri yardım ve Dışişleri Bakanlığı’nın Kongre’deki sıkıcı ve partizan onay sürecini atlatarak “acil durum” olarak yetkilendirdiği yaklaşık 800 milyon dolarlık ek hassas ve topçu mühimmatı.” En son Ağustos başı Amerika büyük bir kısmı 50 adet gelişmiş F-15’ten oluşan 20 milyar dolarlık şaşırtıcı bir silah anlaşması imzaladığını açıkladı. Bu yardımlar olmadan savaşı sürdüremeyeceği herkesin üzerinde anlaştığı bir gerçek.
Bu sıkı ilişki aynı zamanda bazı konularda çıkar çatışmasına da yol açıyor. Son zamanlarda Biden hükümetinin ve yeni başkan adayı Kamala’nın seçim öncesi acil bir ateşkese ihtiyaç duydukları gün gibi ortada. Amerikan Dışişleri Bakanı Blinken’in sayısız kere Ortadoğu ülkelerine ve İsrail’e yaptığı ziyaretler bunun kanıtı. Kamala Harris, Demokrat Parti Ulusal Kurultayı’nda yaptığı konuşmada savaşı sona erdirmek için Başkan Biden’la birlikte gece-gündüz çalıştıklarını belirterek, “Şimdi bir rehine anlaşması ve ateşkes anlaşması yapmanın tam zamanı” dedi. Hâlbuki ateşkesle ilgili gelen kulis bilgilerinde, İsrail’in kabul edilemeyecek koşullar ileri sürerek süreci baltaladığı dile getiriliyor. Böyle bir görüş ayrılığı uzun bir zamandır ortada. Biden, 31 Mayıs’ta yaptığı konuşmada İsrail’e “üç aşamalı bir ateşkes antlaşmasını kabul et” çağrısı yaptı, İsrail hâlâ bu anlaşmayı kabul etmedi.
Amerika, İsrail’in yenilmemesi için elinden geleni yapıyor. Amerika ve onu destekleyen ülkeler, İsrail’in kaybetmesine izin veremeyecek bir jeopolitik rekabetin içindeler. Bugünlerde kriz daha da derinleştiği için Amerika desteğini kesemiyor ama bu ilelebet sürebilecek bir şey değil. Özellikle seçimlerde Filistin konusu önemli bir yer tutarken, Kamala’nın İsrail’e ateşkes için baskı uygulamak için bir şeyler yapması an meselesi olarak görülüyor. Bu anlaşmazlığın nasıl çözümleneceği önümüzdeki süreçte Amerika ile İsrail’in ilişkilerini de belirleyecek.
İkincisi İsrail’in içinde, Netanyahu karşıtı muhalefet hız kesmiyor.
İsrailliler arasındaki bölünmeler savaş devam ettikçe derinleşiyor. Netanyahu çatışmayı sona erdirmek için “Hamas’ı yok etmek” ve “tam zafer” gibi muğlak hedeflerin ötesinde bir strateji oluşturamıyor, çünkü aşırı sağcı ortaklarına çok bağımlı. Aşırı sağcılar Gazze’yi kalıcı olarak yeniden işgal etme ve İsrail’in 2005 yılında söktüğü Yahudi yerleşimlerini yeniden inşa etme arzularını gizlemeye çalışmıyorlar. Ancak savaşı destekleyenlerin sayısında bir değişiklik var. İsraillilerin büyük çoğunluğu savaşın ilk aylarında savaşı desteklemişti. Ama yakın zamanda yapılan bir ankete göre ülkenin %62’si artık Gazze’deki rehinelerin kurtarılması için yapılacak geçici bir ateşkes anlaşmasının, Refah’a yapılacak yeni bir askeri saldırıdan daha öncelikli olması gerektiğini düşünüyor.
İsrailli rehine aileleri başta olmak üzere, geniş kitleler savaşın bitmesi için sık sık büyük gösteriler düzenliyor. İsrail’in kuruluş ilanının yıl dönümü olan 13 Mayıs’ta pek çok gösteri yapılmıştı. Netanyahu ve devlet görevlilerinin konuşmaları sırasında protestolar olmuştu. Şimdi de İsrailli rehine aileleri ateşkes ilan edilip rehineler serbest bırakılmaz ise devletin resmi 7 Ekim anma törenini boykot edeceklerini duyurdular.
7 Ekim’den önce Netanyahu’nun yargı reformlarını protesto edenler, şimdi yeniden sokaklara çıktılar. Rehinelerin serbest bırakılmasını, savaşın sona ermesini isteyenlerin yanı sıra, Netanyahu’nun gitmesini isteyen İsrailler de sokaklara döküldüler. Bu arada hükümetin destekçileri, İsrail’in Gazze’yi vurmaya devam etmesini talep eden rehine ve şehit asker ailelerinden oluşan kendi baskı gruplarını kurdular.
Sayıları çok olmasa da askerliğin kutsandığı bir ülkede vicdani retçiler soykırıma ortak olmayacağız diye hapse giriyor.[3] Ağustos başında, Netanyahu hükümetinin savaş suçlarının parçası olmayı, işgali reddettiklerini, zorunlu askerlik hizmetini yapmayacaklarını açıklayan 3 genç, yargılanıp cezaevine girdi. Vicdani retçiler 30 günlük cezaya çarptırıldılar ama bu cezanın uzatılması olası, çünkü 30 gün sonra yeniden yargılanacaklar. 7 Ekim’den bu yana siyasi nedenlerle zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkan Tal Mitnick, Ben Arad ve Sophia Orr sırasıyla 185, 95 ve 85 gün hapis cezası aldıktan sonra serbest bırakılmıştı.
Bütün bunlar içeride Netanyahu’yu sıkıştıran bir politik ortak oluşturuyor.
Üçüncüsü uluslararası alandaki sıkışmışlık.
Güney Afrika, 29 Aralık 2023’te İsrail’e Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açtı. İsrail’i Soykırım Sözleşmesi’ni (Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi) ihlal etmekle suçladı. Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika’nın talebi üzerine Ocak’tan bu yana verdiği üç ayrı ara kararda, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki saldırılara derhal son vermesi gerektiğine hükmetti. Bugüne kadar Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davaya katılma talebinde bulunan ya da katılacağını beyan eden ülkeler Türkiye, Filistin Yönetimi, İspanya, İrlanda, Belçika, Mısır, Meksika, Kolombiya, Nikaragua, Libya, Maldivler, Şili ve Küba. Dava uzun sürecek de olsa ara kararlarında saldırılara son vermesinin istenmesi İsrail’i zor duruma sokuyor.
Mayıs ayında Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) İsrail’in Refah operasyonu için kararını verdi. Mahkeme, İsrail’in Refah operasyonunu derhal durdurmasına, Refah kapısının derhal açılmasına, soykırım iddiasına ilişkin delilleri korumak için soruşturmacıların Gazze Şeridi’ne engelsiz erişiminin sağlamasına hükmetti. Aynı zamanda Netanyahu ve diğer hükümet yetkilileri hakkında yakalama emri için UCM savcılığı tarafından başvuru yapılmıştı.
Bütün bu krizler düşünüldüğünde İsrail devletinin ve Netanyahu hükümetinin nasıl bir çıkmazda olduğu ortaya çıkıyor. Savaşa ve soykırıma devam ederek krizleri ertelemeyi başaran Netanyahu’nun yaklaşan Amerikan seçimleri ile birlikte buna devam edemeyeceği ortada. İsrail devletinin Siyonist ideoloji ile devam etmesi mümkün görünmüyor. Ilan Pappé’nin dediği gibi “İnsanlar bu fikri hoş karşılasa da, ondan korksa da İsrail’in çöküşü öngörülebilir hâle geldi. Bu olasılık bölgenin geleceğine ilişkin uzun vadeli görüşmelere ışık tutmalıdır.”[4] Siyonist devlet, bize bir kez daha Ortadoğu’nun en demokratik devleti olarak sunulamayacak. Dünyada İsrail’e yönelik havanın değişmesi, Siyonizm’in teşhir olması ve Siyonist devletin krizinin özgür bir Filistin ile sonuçlanması için Filistin’le dayanışma hareketlerini güçlendirmemiz gerekir.
Yıldız Önen
[1] https://freedomhouse.org/explore-the-map?type=fiw&year=2024
[2] https://www.haaretz.com/israel-news/2024-08-16/ty-article/.premium/israel-thinks-its-strong-but-has-never-been-so-dependent-on-the-u-s/00000191-5b22-d392-a995-7fe6d4e10000?utm_source=mailchimp&utm_medium=Content&utm_campaign=israel-at-war&utm_content=ac36adaf9c
[3] https://www.avlaremoz.com/2024/08/12/israilli-vicdani-retciler-soykirima-ortak-olmayacagiz-melike-karaosmanoglu/
[4] https://enternasyonaldayanisma.org/2024/06/23/siyonizmin-cokusu-ilan-pappe/