İsrail, bundan sonra nereye? – Melek Ulagay Taylan

“Faşizm, en masum şekillere bürünerek geri dönebilir. Bizim görevimiz bu masumiyeti doğru okuyabilmek, her yeni adımı hemen ortaya koymaktır… her gün, dünyanın her yerinde..”

-Umberto Eco, 1995

Dünya bir yıldır 7 Ekim 2023‘te İsrail topraklarına yapılan Hamas saldırısının post modern bir ırkçı soykırıma dönüşmesini izliyor. Karanlık bir sinema salonunda fütürist bir distopya filmini izler gibi. Herkes koltuğuna yapışmış filmin sonunu bekliyor. 

İsrail gemisinin kaptanı Netanyahu, tüm denizcilik kurallarını hiçe sayarak gemisini son sürat derin ve dalgalı sulara sürüyor. Ya batarız, ya çıkarız! Baş destekçisi ABD ve diğer Batılı ülkelere bile meydan okuyor. Uluslararası hukuk nedir ki? Ben kendimi ve ülkemi savunuyorum. 

Haziran 2024’te bir Fransız TV kanalına verdiği demeçte Netanyahu şöyle söylüyor: “Bizim zaferimiz sizin de zaferinizdir. Bu Yahudi-Hristiyan uygarlığının barbarlara karşı kazandığı bir zaferdir. Fransa’nın da zaferidir.”

İsrail Ulusal Güvenlik sorumlusu Tzachi Hanegbi kaptan Netanyahu’nun sözlerini doğruluyor: “Hamas’ı Gazze’de bağımsız bir güç olarak kabul edemeyiz. Bu savaşın tek çözümü mutlak bir askeri zaferdir. Hamas’ı sadece askeri ve siyasi olarak yenmemiz yeterli değildir. Toptan ve geri dönüşü olmayan bir yok oluşu hedefliyoruz.”

31 Ağustos 2024’te açıklanan resmi rakamlara göre, Gazze’de 40 bin 691 sivil yaşamını yitirdi, 94 bin 060 sivil yaralandı; yarısından fazlası çocuklar ve kadınlar. İngiliz araştırma şirketi Lancet aynı tarihlerde ölü sayısını, toprağın altında kalanlar ile birlikte 200 bini buldu şeklinde veriyor.

İsrail’de yayınlanan Haaretz (İsrail devletinin hala az da olsa demokratik olduğunun ender örneklerinden biri) gazetesinin yazarlarından David Okana ve Odel Heilbonner İsrail’in bugün içinde bulunduğu durumu 1918-19 yıllarında Almanya’da güçlü olan Spartaküs* hareketinin yenilgisinden sonra, Sosyalistlerin, yani Nazilerin, iktidara yürüyen yollarının nasıl açıldığını hatırlatarak yorumluyor. 

Yazarların görüşlerine göre bugün İsrail‘de güçlenen radikal sağ ve neo-faşist gruplar, İsrail’de alt orta ve yoksul kesimler, özellikle de yerleşimciler arasında güçlenerek iktidara ortak olmayı başardılar. 

Köktendinci alt sınıflar, Yahudilik, kan, toprak, ırk, kutsallık, ölüm ve fedakarlık üzerine kurulu bir yaşam için savaşmayı görev biliyorlar. Temel sloganları olan “bu yolda dökülen kan kutsaldır” İsrail eğitimli üst sınıflarının Batı teknolojisi ve bilimi ile donatılmış teknokratları ve ordusu ile birleşince ortaya resmi adıyla “İsrail Savunma Birlikleri” ve ona bağlı istihbarat örgütleri çıkıyor.

İsrail devletinin resmen kurulduğu 1948 öncesinde İsrail’e gelen öncü Yahudi güçler, o dönemde İngiliz mandası altındaki Filistin topraklarında İngiliz ordusu ve güvenlik birimleriyle çatışmalara girdiler. 

Ben Gurion’ın silahlı birliklerinin Kudüs‘te İngilizlerin ünlü otellerine yaptığı saldırıları o zaman “savunma” olarak tanımlayan öncü güçler daha sonra ortaya çıkan düzenli ordularına da İsrail Savunma Birlikleri adını verdiler. Tarihsel olarak her zaman haksızlığa uğrayan, mağdur olan bir toplum rolünü Holokost ile birleştirerek pazarlayan ve başarılı olan İsrail devleti, piskolojik bir vaka olarak yorumlanabilir. 

Kendi yaralarını başkaları üzerinden, başkalarını yaralayarak tedavi etmeye çalışan İsrail’in her zaman tek ve asli hedefi topraktır; Yahudilerin özel toprağı, kimsenin onların kovamayacağı, Tanrı’nın onlara ve sadece onlara vaad ettiği toprak. 20. yüzyılın başlarında Avrupa’dan Filistin gelen ilk yerleşimciler, kibutzları kurarken ilk kez toprakla tanıştılar. Büyük şehirlerde yaşayan Yahudiler dünyanın dört bir yanına savrulmuş, kimliklerini korumak için çoğunlukla aralarında evlenerek, yeme içme adetlerini aralarında uygulayarak, içinde yaşadıkları toplumların “getto”larında var olmuşlar ve kendilerine özgü zanaat ve işlerle yaşamlarını devam ettirmişlerdi.

Yahudilerin kendilerine ait bir toprak arayışı Holokost’tan önce başlamış, Siyonist ideolojinin asli hedefi de her zaman toprak olmuştur. Siyonizm Rusya’da doğdu ve Avrupa ve İngiltere’de seküler liberal bir hareket olarak gelişti.

Bugün Siyonist ideolojiyi sağ ve sol kavramları ile tanımlamak kanımca doğru değildir. Liberal Siyonistlerin de tek hedefi her zaman “Nil Nehri’nden Fırat’a” kadar uzanan bir toprağın tek ve biricik sahibi olmaktır. Siyonist ideolojinin kurucusu Hertzel’in anılarında bu açıkça dile getiriyor, bu toprağı başka ırklar, dinler ve toplumlar ile paylaşmak onların kitabında hiçbir zaman var olmadı ve olmayacaktır. Bugün yaşadıklarımız kuruluşundan bu yana geçen 76 yıl içinde, İsrail’in bu hedefe ne kadar yaklaşıp, yaklaşamadığıdır. 

Bugün, 7 Ekim’de, birinci yılını tamlayan Hamas’ın İsrail saldırısı, Yahudilerin en büyük ve belki de tek kutsalı olan “toprağa” onların toprağına, yapıldığı için kabul edilemez, affedilemez ve onlar için en büyük tehdittir. Var olma nedenleri o topraktır. O toprağın bölünmesi, paylaşılması söz konusu olduğunda eski yaraları deşilirken, tek çözüm savaş ve şiddettir. Mottoları “Ne kadar çok savaş, o kadar çok toprak”tır. 

Netanyahu geçen yıl Eylül ayında New York’ta yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda İsrail haritasını ortaya koydu ve tüm üyeler de o haritayı gördü ve ses çıkarmadı. O haritada Filistin yoktur, tek ve yekpare bir Yahudi devleti vardır. Bu Yahudi devletinde yaşayan Filistinli yurttaşlar olacak mıdır sorusu sorulmamıştır.

Bugün iki devletli çözüm diyenlere şunu sormak zorundayız. Filistin devleti nerde, hangi toprak parçası üzerinde olacak? İsrail devleti işgalci bir güç olarak Batı Şeria ve Gazze’yi zaten denetim altında tutuyor, Filistin halkı bir şehirden diğerine altı veya yedi kontrol noktasından geçerek gidebiliyor. Filistin yerleşkeleri arasına Yahudi yerleşimciler yer alıyor ve onlar için özel yollar inşa ediliyor. Bu yollardan Filistinliler geçemezler, Batı Şeria’da normal olarak yarım saatte gidilebilecek yerlere Filistinliler kontrol noktaları nedeniyle altı hatta bazen dokuz saatte gidebilmekte, bu nedenle doğum yapmaya giden bir kadın kontrol noktasında çocuğunu doğururken ölebilmektedir. 

İsrail bugün yaptığı katliamları, Hamas ve Hizbullah gibi “terrör” örgütlerinin üzerine yıkarak kendisini aklayamaz. Hamas ve Hizbullah daha ortada yokken, Filistin Kurtuluş Örgütü ve bileşenlerine yaptığı katliamlar, Beyrut’da tek tek avladığı Filistin kökenli yazar ve aydınlar, 1982’de Ariel Şaron’un emri üzerine Lübnan’daki sağcı Falanjist güçlerle Sabra ve Şatila mülteci kamplarında katlettiği 4000 Filistinli’yi biz unutmadık, dünya da unutmadı. 

Arafat ve arkadaşlarını Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yaptığı bir anlaşma sonucu 1982’de Yunanistan bandıralı bir gemi ile Tunus’a gönderdiğini, Tunus’ta Mossad ajanlarının Arafat’ın en yakın silah arkadaşlarını avlayarak öldürdüğünü de unutmadık.

Bütün bu yapılanlara karşı 2001’de İkinci İntifada hareketi başladığında Filistinli çocuklar İsrail tanklarına taş atmak için sokaklara döküldüklerinde bunu belgeleyen, ABD kökenli James Longley’in “Gazze Şeriti” filmi, on üç yaşındaki bir çocuğun Muhammet Heyazı’nin hikayesi üzerine kuruludur. Filistin halkına karışan, Arapça konuşan ve onlardan biri gibi yaşayan Longley bu çok önemli filminde sözlerle anlatamadığımız her şeyi görselleştirerek ve halkın diliyle anlatmıştır. 

Arafat ve Filistin Özerk yönetimi

Arafat 1996’da Oslo Anlaşmaları gereğince Filistin Özerk Yönetimi’ni temsilen Ramallah’a geldiğinde Mukata’aa binasına yerleşti. 1930’da İngiliz Mandası tarafından inşa edilen ve hem hapishane hem de İngiliz yöneticilerin ofisi olarak kullanılan Mukata’a’yı İngiliz Mandası sona erdikten sonra Ürdün bölgeyi devralınca askeri amaçlarla kullandı, 1967 savaşından sonra ise İsrail devleti binayı kendi genel kurmayı yaparak bölgedeki tek askeri güç olduğunu kanıtlamıştı.

Arafat’ın bu binaya yerleşmesi ise gelecekte kurulması beklenen Filistin devletinin ilk adımlarından birisi olarak yorumlanmıştı. İsrail için kabullenilmesi zor bir lokma. Filistin halkı üzerindeki baskılar ve denetimler arttırıldı, kontrol noktaları oluşturuldu. İsrail’in Oslo Anlaşmalarından çıkardığı sonuç bir işgal ordusu olarak gerekenleri yapması, İsrail’in bir aparteyid devleti olarak yönetilmesiydi. Filistin halkının buna tepkisi ise İkinci İntifada olarak ayaklanmak oldu.

Nisan 2002’de İsrail, Savunma Kalkanı Harekatı’nı başlattığında Mukata’a binasını tanklar, zırhlı araçlar ve buldozerlerle kuşattı. Binanın büyük bir bölümü tamamen yıkıldı, sadece Arafat ve arkadaşlarının kaldığı küçük bir bölüm bırakıldı. Arafat ve arkadaşları bu binada kuşatma altında yaşamayı ve çalışmayı sürdürdüler.

Arafat’ın bu direnişi Filistin halkının büyük desteğini alınca 24 Eylül 2002‘de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kuşatmanın kaldırılmasına katar verdi. İsrail, her zaman olduğu gibi, bu karara uymadı.

BM Genel Başkan yardımcısı ve Oslo

Oslo Anlaşmalarının mimarlarından General Terje Rod-Larsen Arafat’ın yıkıntılar içinde kuşatma altında kalmasını ileride kurulması beklenen bir Filistin devleti’nin ölümü olarak yorumladı: “Biz bir devleti kurmak değil, yıkmak yolunda ilerliyoruz.”

Arafat Kasım 2004‘te Fransa’nın araya girmesiyle, hasta olarak bir Fransız hastanesine yatırıldı. Orada yapılan tetkiklerde zehirlenme şüphesi araştırıldı. Kimi söylentilere göre tetkiklerde zehirlenerek öldüğü yazılıydı ve bu raporlar sonradan yok edildi.

Arafat 11 Kasım 2004‘te Fransa’da yaşama veda etti. Filistin halkının mücadelesinde sevap ve günahlarıyla yerini aldı. Arafat her fani gibi öldü, ama mücadele sürdü ve sürüyor. İsrail devletinin anlamak ve kabul etmek istemediği tek gerçek de bu. 

 Demek istediğim şu ki bu hikaye, 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas‘ın İsrail topraklarına saldırmasıyla başlamadı. Hikaye, 19 yüzyılın ortalarında Siyonist ideolojinin Evangelist Hristiyan hareketleri de yanına alarak, sözüm ona Avrupa Yahudilerini Anti-Semitizmin kıskacından kurtarmak için yarattığı bir sömürgeci, yerleşimci devleti Batılı güçlere dayatması ve kabul ettirmesi ile başladı.

Avrupa, Rusya ve ABD’den Filistin topraklarına göç eden, göç ettirilenlerin, tek amacı zor kullanarak bu toprakları işgal etmek ve kendi Yahudi devletlerini kurmaktı. Demokrasi gibi bir dertleri o zaman da yoktu, hiçbir zaman da olmadı.

Militarist bir işgalci devlet olarak kuruldular ve öyle de kaldılar. Bugün yaşadıklarımız bu militarist işgalci devletin artık nihai sonuçlarına, yani Filistin topraklarının üzerinde sadece Yahudi bir devletin var olmasına ne kadar yaklaşıp yaklaşamadığı ile ilgili.

Bugün İsrail devletinin yaptığı katliamlara sessiz kalan Avrupa’nın asıl derdi ise kendi ülkelerine Yahudi göçünü engellemektir. Çift pasaportlu, varsıl ve eğitimli Yahudiler şimdiden Avrupa ülkelerine göçmeye başladılar. Yüksek teknoloji ile uğraşan alanlarda çalışanlar için sınırlar çoktan ortadan kalktı. Onlar için iş ve para ellerindeki bilgisayarda yatıyor.

İsrail ordusu üç ayrı cephede, Gazze, Lübnan ve ileride Suriye’de savaşmak için bütün yedekleri orduya çağırdığı zaman, işler değişti! Savaş her zaman yoksulların ve alt orta sınıfların işidir. Orta-Doğu veya diğer adıyla Batı Asya’nın tek demokrasisi İsrail devleti kendi gerçekleri ile baş başa kaldığında işler nasıl yürüyecek? 

Filistin halkına yapılan soykırıma sessiz kalan, görmezden gelen tüm devletler ve kişilere söyleyecek son sözümüz şudur: “Filistinliler katledildiği sürece, dünyada hiç kimse güvende değildir.”

Melek Ulagay Taylan

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…