Enternasyonal Dayanışma matbaaya giderken, Ortadoğu’da gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Bir yıldır Filistin halkına soykırım uygulayan, uluslararası hukuku çiğneyen, hiçbir uyarıya kulak asmayan İsrail; savaş politikalarını Lübnan, Yemen, Suriye ve İran ile genişletiyor. Birkaç hafta arayla hem Hamas’ın hem de Hizbullah’ın liderlerine suikast düzenleyen korsan bir rejim, tüm dünyaya meydan okuyor. Bu meydan okuma sadece Filistinlilere karşı değil; dünyanın en büyük kapitalist devletlerini arkasına almış bir savaş aygıtının, dünyanın her bir köşesindeki işçi ve ezilenlere yönelik büyük bir tehdidi olarak görülmeli.
Burada enternasyonal sosyalistlerin, demokratların, tüm özgürlükçü ve antikapitalist aktivistlerin safı son derece net. Suriye’den Devrimci Sol Akım üyesi Ghayath Naisse’nin dediği gibi: Bu canavara kim karşı duruyorsa onun yanındayız.
Filistinlilerin bir saniye nefes alabilmesi, Lübnan’ın işgal edilmemesi, tüm dünyada işçi sınıfının ve ezilenlerin moral bulması için siyonist rejimin durdurulması şart. Büyük emperyalistler, işbirlikçi Arap rejimleri, İran veya Türkiye gibi altemperyalist güçler bunu yapamaz. Bu tabloyu değiştirebilecek tek güç, 2011’de Arap Baharı günlerinde ortaya çıkan Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden işçilerin sokaklarda, işyerlerinde, mahallelerinde bir kez daha siyaset sahnesine çıkmaları.
Emperyalist bloklar arasındaki hegemonya mücadelesi ve bunun uzantısı olarak meydana gelen olaylar, zaman zaman solda tartışmalara neden oluyor. Örneğin Nasrallah’ın ölümü, birçok soru işaretini ortaya attı. Şüphesiz ki Hizbullah’ın Arap Baharı, özellikle Suriye Devrimi sürecinde oynadığı uğursuz rol, Lübnan’da yıllar içerisinde geldiği nokta aklımızda. Ancak söz konusu İsrail ise, yani hiçbir hak, hukuk, kural dinlemeden bölgedeki işgalini genişletmek için savaşan bir devlet ise tartışılacak bir şey kalmıyor. Her siyasi gelişmede ezilenlerden yana taraf olmayı önemsiyoruz. Nasıl ki Suriye Devrimi’nde Hizbullah’ı doğrudan karşımıza aldıysak; bugün de onu öldüren İsrail’e karşı çok net durmak, öldürülen kişi üzerinden bu cinayeti aklamamak, küçümsememek zorundayız.
Irak işgaline karşı dünya çapında 36 milyon kişi sokağa çıktığında, bu insanlar Saddam’ı destekleme motivasyonuyla hareket etmiyorlardı. Her ne kadar Saddam berbat bir diktatör de olsa, ABD’nin dünyanın polisi olarak binlerce km uzaklara “demokrasi götürme” anlayışına karşı çıkıyorlardı. ABD’nin Irak işgalinin yarattığı yıkım, ölen bir milyon insan, söylenen yalanlar, savaş karşıtı hareketin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla bugün de bu tutumu sürdürmeli, Lübnan halkının koşulsuz yanına durmalı, İsrail saldırganlığını lanetlemeliyiz. İran rejiminin içerideki diktatörlüğünü akılda tutarak, bölgedeki tüm gerginliklerde savaşı kışkırtan unsurun ABD, İsrail ve müttefikleri olduğunu vurgulamalıyız. İran halkı ayaklandığında rejime karşı onlardan yanayız; ancak işgalci bir Ortadoğu rejimine ve onun destekçisi baş emperyalist hayduta karşı İran’dan yanayız.
İsrail’in durdurulması çok çok önemli demiştik. Burada hem Ortadoğu’daki işçilerin mücadelesine hem de tüm dünyadaki dayanışma hareketlerine güvenmek zorundayız. Türkiye bunun en önemli ayaklarından biri, zira AKP hükümeti söylem bazında Filistin’den yana dururken İsrail’le ticareti kesmek için aylarca bekledi; bugün dahi kesmediğine dair çok sayıda işaret var. Petrolün ise Azerbaycan şirketlerinden İsrail’e Türkiye üzerinden gittiği biliniyor ve iktidar tarafından dahi reddedilmiyor. Siyonist rejime Türkiye üzerinden sağlanan tüm desteğin kesilmesi, Filistin halkının yaşama hakkını kazanmak açısından son derece kritik.
Türkiye’de iç siyasette, 31 Mart yerel seçimlerinin oluşturduğu yeni siyasal tablonun sonuçlarını yaşıyoruz. AKP cephesinde bir “yenilenme” adımı bekleniyor. Erdoğan’ın “yorulduğunu” iddia ettiği isimleri kenara alıp başkalarını sahaya süreceği konuşuluyor. Sokak hayvanlarına yönelik katliam yasasından tutun da Kürtçe’ye yönelik baskılara kadar pek çok konuda, AKP’nin içindeki bir sürü isim kamuya açık olarak eleştirilerini dile getiriyorlar. Diğer yandan AKP’nin, ortağı MHP ile arası da eskiye göre daha istikrarsız. MHP, Sinan Ateş davasının üstünün kapatılmasını ölüm kalım meselesi olarak görüyor, gazetecilerle muhalefete saldırsa da bu konuda asıl olarak AKP’ye gözdağı veriyor. Diğer taraftan Süleyman Soylu döneminin kimi isimlerine yapılan operasyonlar, mafya hesaplaşmaları üzerinden emniyette birbirine operasyon çeken klikler başta olmak üzere, Cumhur İttifakı birçok konuda gelecek stratejisini netleştirememiş bir yapı olarak gözüküyor.
Burada iktidar kanadındaki bunca soruna rağmen muhalefetin de iyi bir sınav verdiğini söylemek mümkün değil. Artık anaakım yorumcular dahi söylüyor ki, CHP yerel seçim sonuçları nedeniyle elde ettiği rüzgarı ve krediyi elinden kaçırmak üzere. Ekonomi başta olmak üzere herhangi bir alanda ciddi bir vaat veya program ortaya çıkaramama, içeride Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki çekişmelerin verdiği “taht kavgası” görüntüsü, CHP’nin bir alternatif olarak görülemeyen pozisyonunu güçlendiriyor. “Normalleşme” denen sürecin sonunda AKP bunu “muhalefetin kendilerine benzemesi” olarak tanımladı. CHP bu konuda da elinde hiçbir şey kalmamasına rağmen, örneğin New York’a gidip “Türkiye devleti rüşvet vermez “diyerek veya TBMM’de Erdoğan’ı ayakta karşılayarak 31 Mart seçimlerinde aldığı oyları konsolide edebileceğini düşünüyor.
Diğer yandan, sosyal medyada yayımlanan kimi haritalar da gösteriyor ki, Türkiye’nin birçok yerinde irili ufaklı işçi direnişleri yaşanıyor. DİSK’in yanı sıra Türk-İş ve Hak-İş gibi sendikalar tabanın basıncıyla mitingler örgütlemek zorunda kalıyor. Enflasyona, yoksulluğa, vergi adaletsizliğine, alım gücünün hızla düşmesine karşı işçiler mücadele edecek bir kanal arıyor. En büyük eksikliklerden biri ise AKP ve CHP kutuplaşmasına alternatif olacak, egemen sınıfın tüm kanatlarından bağımsız antikapitalist ve özgürlükçü bir sol siyasi alternatifin yokluğu. Mücadele etmek isteyen işçileri birleştirecek böylesi bir ses, kapitalizmin krizine, savaşlara, yoksulluğa, göçmenlere yönelik ırkçılığa karşı elimizi çok fazla güçlendirecektir. Enternasyonal Dayanışma’nın bu ilk sayısının, böylesi bir yolculuğa katkıda bulunması temennisiyle…
Ozan Tekin
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır.)