“Merhaba Pia, Ben İngiltere’den bir sanatçıyım ve göçmen krizi hakkında bazı işler yaptım, belli ki parayı saklayamam. Bunu yeni bir tekne veya benzeri bir şey satın almak için kullanabilir misiniz? Lütfen bana bildirin.
Banksy
Yazıma bir alıntıyla başlamak istedim, çünkü sanatın ve sanatçının, dünyanın bugünkü şartlarında nerede konumlanması gerektiğini, Banksy’nin durduğu noktayı sorgulama amacındayım.
Banksy sanat yoluyla kazandığı parayı biriktirmek, tutmak değil anlamlı bir işe yönlendirmek istiyor. Alıntı, Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmaya çalışan mültecileri kurtarmak için bu işte deneyimli STK teknelerinin kaptanı Pia Klemp’e gönderdiği bir e-postadan.
Kaptan Klemp, The Guardian‘a verdiği demeçte, Banksy’nin operasyonlardaki katılımının finansal destek sağlamakla sınırlı olduğunu belirtir ve sanatçıyla diğer alanlarda üretim yapanların farkını gösteren nefis cümlesini dile getirir: “Banksy bir gemiyi nasıl yöneteceğini bizden daha iyi bildiğini iddia etmeyecek ve biz de sanatçıymış gibi davranmayacağız.”
Yüzlerce göçmenin Akdeniz’in sularında boğulduğu, geri gönderme merkezlerinde yaşadığı sefalet, işkence, istismar; binlerce Filistinlinin katledildiği, Narincik ve daha nice çocuk için cehenneme dönen bir dünyada “sanat”tan bahsetmek zor, sanat aktivitelerine katılmak daha da zor; lakin sanat da hayatın ta kendisi. Önce hangi sanat, nasıl bir sanat sorularına yanıt aramak istiyorum.
“Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?” sorusuna çürümüş dünyanın neden çürüdüğünü yanıtlamak için varoluş noktasına ve doğal olarak bu varoluşla birlikte doğan “sanat”ın kökenine gitmeden cevap bulamam.
Hegel’le birlikte pek çok toplumbilimciye göre sanat, insanların günlük pratik hayatının en yüksek şekilde yansıması olarak algılanmış. Yani ekonomik, kültürel ilişkilerin doğal bir sonucu.[1] Ernst Fischer ise sanatın büyüden çıktığı kanaatinde. Sanatı büyücünün vücudunu boyaması, aşkın varlıktan af ve yardım dilemek için güzel sözler söyleyip dans etmesiyle temellendirir.[2] Sanatın doğuşuna dair birçok teori var ama burada sadece ikisine değineceğim. Fischer’in yorumunun kaynağı Eski Yunan’a dayanıyor. Ölüm ve yeniden doğuşun tanrısı Dionysos, bitkiler dünyasının ve canlı üretkenliğinin tutkusal coşkunluğu ile imgeleştirilmiştir. Yarı keçi görünümde olan Satyroslar, Dionysos’un mahiyetinde, onunla şarap içer ve kırlarda dans ederlerdi. Dolayısıyla keçi kutsaldır ama bağlara zarar verdiğinden, insanlar tanrıları için keçi kurban ederler. Görüşlerine göre keçinin öldürülmesi tanrının öldürülmesidir. Dionysos adına yapılan törenlerde, Dionysos’un simgesi olan keçi maskeleri takıyor ve tanrıdan af diliyorlardı. Ortaya çıkan bu teatral ibadet, drama sanatının da tohumlarını attı.
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri ayakları,
Silmek için kanlı teri
Bakmak için yarınlara
Eşitliğe doğru giden
Oktay Rifat[3]
Bu dizeleri ilk okuduğumda “el” ile “özgürlüğün” bağlantısını kuramayacak yaştaydım. Siyasi düşüncem şekillendikçe şiiri kavrayabildim. Sanatın doğuşunu Engels üretim aracı olarak insanın “el”ini kullanmaya başlamasına dayandırır. Doğanın Diyalektiği isimli çalışmasında bu görüşünü şöyle dile getirir:
İnsan eli ilk çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar, yanında bizim bildiğimiz tarihî dönemin pek önemsiz görüneceği uzunlukta bir zaman geçmiş olmalıdır. Ama önemli adım artık atılmıştı; insanın eli serbest kalmıştı, gittikçe daha hünerli, daha usta olabiliyordu; kazanılan bu esneklik babadan oğula geçiyor ve dolayısıyla her kuşakta daha da artıyordu. İnsan eli böylelikle yalnızca çalışmanın organı olmakla kalmaz, aynı zamanda onun ürünüdür. Çalışarak, yeni işlere uyarak, kasların, kas bağlarının ve daha uzun zaman sonra kemiklerin bu işler sonucundaki özel gelişmelerini tevarüs ederek ve tevarüs edilen bu ilerlemeleri durmaksızın, gitgide karmaşıklaşan işlerde kullanarak, insan eli iyice kusursuzlaşmış, Raphael’in resimlerini, Thorwaldsen’in heykellerini, Paganini’nin musikisini yaratmayı başarmıştır.[4]
Engels’e göre, sanatın doğuşunda, zaman içinde kusursuzlaşan “insan emeği” merkezî bir rol oynar. Raphael’in resimleri, Thorwaldsen’in heykelleri ve Paganini’nin müziğinde olduğu gibi, sanat, insan emeğinin/elinin bir ürünü, dolaylı da olsa, teknik ilerlemenin bir sonucudur.
Yukarıdaki bu iki temel görüye dair Türkiye edebiyatından iki örnekle devam etmek istiyorum. Yahya Kemal bir şiirinde “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar”[5] derken sosyalist diyebileceğimiz toplumcu gerçekçi şair-ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu “İnsan Kasidesi” adlı şiirinde[6] “İnsan alemde hayal ettiği müddetçe değil / Aziiiz şair / İnsanları sevdiği kadar yaşarmış / İnsanları seven mis / Sevmeyen bir hoş kokarmış / Bundan ötesi yalan, pullu yalan / Yalan oğlu yalanmış”diye karşılık verir. Bu edebi restleşme son iki yüz yıldır “sanat sanat için mi, sanat toplum için mi” tartışmasının vücut bulmuş hâlidir adeta. Tarafım Eyüboğlu’ndan yana olsa da sanat ve duygu açısından bakınca iki şair de haklı. İnsan hem özsel hem de toplumsal bir varlık. Marks; güzelliğin, sanatın göreceliğini, zevk almanın da gelişmeye açık bir şey olduğunu ve güzellik duygusunun ortaya çıkışını “Sanat ve Edebiyat Üzerine” adlı yazısında şöyle açıklar:
“Beş duyudan başka zihnî ve pratik denilen duyular da (irade, sevgi, vb.) sözün kısası, insan duyuları ve duyuların insanlığı, insan nesnesinin varoluşunun bir sonucu, insanileştirilmiş doğanın bir sonucu olarak ortaya çıkarlar.”[7]
Troçki de sanatta güzelliğin, estetiğin ön planda olmasına vurgu yapar ve Dante’ye dair yaptığı yorumda sanat eserine politik bir açıdan değil sanatsal algının bir kaynağı olarak bakar:
“Dante’nin Divina Commedia’sı benim üstünde bezginlik verici, bunaltıcı bir etki yapabilir; bende kötümserliği, melankoliği körükleyebilir; ya da tersine rahatlatır beni, cesaret, coşkunluk verir. İşte okuyucu ile sanat yapıtı arasındaki ilişki bu noktada kendisini göstermektedir.”[8]
Kapitalizmle birlikte mal üretiminin her yana kol salması, iş bölümünün artması, işin kendisinin parçalanması ve ekonomik güçlerin belirsizliği, dolaysız insan ilişkilerini yok etmiş ve insanın toplumsal gerçekle kendisine yabancılaşmasına yol açmıştır. Böyle bir ortamda sanat bir mal, sanatçı bir mal üreticisi olmuş. Fischer “Sanat ve Kapitalizm” yazısında bunu kapitalizmin Kral Midas’ın el sürdüğü her şeyi altına çevirmesi gibi dokunduğu her şeyi mala çevirdiği metaforuyla anlatır.[9] Bu metafordan yola çıkarak bugünkü sanata dair söz söylemek için “toplumcu gerçekçiliğin” ne olduğuna bakmak lazım.
Toplumcu gerçekçiliğin resmî bir akım olarak belirmesi 1934’te Sovyet Yazarları Birinci Kongresi’yle olur. Kongredeki hakim görüş siyasette sanatın gücünden yararlanılması gerektiği ve sanatın, partinin bir propaganda aracı hâline dönüştürülmesine dairdir ve kongrede alınan kararlarla birlikte sanatla devlet artık iç içedir. Stalin, Gorki ve Zhdanov’un kültür politikalarını temel alan bu edebiyat, Eagleton’a göre taraf tutmalı, parti ruhuyla dolu, iyimser ve destansı olmalı, devrimci bir romantizmle beslenerek Sovyet kahramanlarını anlatmalı ve geleceği şimdiden canlandırmalı[10], Berna Moran ise toplumcu gerçekçilik sanatın ne olduğu sorusundan çok, ne olması gerektiği üzerinden hareket eder, demektedir.[11] Halbuki Marks, sanatçının özgürlüğünden yanadır. Maddi kaygılarla bile yazmasını doğru bulmaz, ona göre yazar çalışmalarını hiçbir zaman bir araç olarak görmez, bu çalışmalar kendi içlerinde birer amaçtır.[12]
Sanatın özgür yolculuğunu maalesef son iki yüzyılda siyaset belirler oldu. Sanat özgür bir üretim olmaktan çıkıp gerçeği dönüştüren ya da yeni bir gerçek yaratan boyuta geçti. Bunun sonucunda ise seyredilince ya da okununca zevk alınan salt estetik bir yapılanma olmaktan çıktı. Sanatın algılamaya yön verme, dönüştürme yeteneği, kendi bekasını sağlamak adına tam da buna ihtiyaç duyan siyasetin dikkatini çekti. Lunn’a göre sermaye doğrudan hem siyaseti hem de sanatı yönetmeye başladı. Bunun sonucu olarak kültür artık kitlelerden doğan bir şey olmaktan çıkmış, sermaye tarafından kitlelere sunulan bir endüstri hâline gelmişti.[13] Adorno ise kültür endüstrisinin zihinler üzerinde yarattığı kuşatmanın artık öznelere farklı bir yol çizdiği ve dış dünyayı algılama sürecinin özneler açısından kültür endüstrisinin gözüyle belirlendiği, kültür endüstrisinin gelişen tekniklerin desteğiyle iktidar gücünü sağlamlaştırdığının saptamasını yapıyor.[14] Maalesef paranın gücüyle sistem kendi sanatçılarını yarattı. Doğal olarak bu sanatçıların karşısında duran muhalif sanatçılar da oluştu. İktidarların etkisini sarsacak sistem karşıtı bağımsız sanatçıların sesi de daha güçlü çıkmaya başladı.
Banksy toplum meseleleri ve ezilenlerin tarafını yansıtan çizimleriyle ırkçılıkla ve sömürüyle mücadelenin bir sembolü oldu. En çarpıcı çalışması da İsrail’in tanklarına/devasa savaş gücüne karşı taş atan çocukları sembolleştiren taşı çiçeğe dönüştürdüğü çizimi. Çizgilerle eşit olmama ve barış ancak bu kadar mükemmel anlatılabilirdi.
Marks’a göre kapitalizmin ahlakı kazanç, iş, para biriktirme ve zenginliktir. Burjuva ideolojisi insanı gerçek hayattan koparıyor, bu ideolojinin insanlara öğüdü “az ye, az kitap satın al, tiyatroya, eğlence yerine az git, az düşün, az türkü söyle, az resim yap vb. daha çok biriktirirsin, servetini daha çok artırırsın”.[15] Yabancılaşma kuramını da bu gerçeğe dayandıran Marks, insanın böylelikle kendisi olmaktan çıkacağı inancındadır; iktisatçının onun hayatından, insanlığından koparıp aldığı her şeyin yerine para ve zenginlik koyacaktır. İşçiye ise sadece canından bezmeyecek kadar, yaşamak isteğini besleyecek kadar bir şey verecektir.[16] Bunun sonucunda ise Marks yeryüzünde sevinç kaynağı olduğu havasını vermeye ve bu durumu sevimli göstermeye çalışan burjuva ideolojisinin sanatını “aşağılık” bir sanat olarak tanımlar.
Hitler için “sarhoş edilmiş kitleler” yaratmakta usta deniliyordu ve bu özelliğiyle kitleleri manipüle edebiliyordu.[17] Kafka’nın “Josephane ve Fareler”[18] hikâyesindeki Josephane de farelere şarkı söylüyor ve fareler hiç sorgulamadan adeta hipnotize olmuş gibi onu dinliyordu. Kültür endüstrisi de sanatla aynı şeyi yapmaya çalışıyor. Haziran ayında Royal Opere House’un görkemli salonunda “Tosca” operasına izlemeye gittim ve en arka sırada 16 Pound vererek izleyebildim. Salon doluydu, ön sıralara doğru bilet ücreti 100 Pound’u aşıyordu. “Tosca” bir aşk öyküsü olsa de olay örgüsü faşistlerle cumhuriyetçilerin mücadelesi üzerine. Benim için hem görsel hem de işitsel bir şölendi ama bir yanım da acı çekiyordu. Filistin’de insanlar ölürken ben böyle elit bir şey yaşıyorum. Kendime yabancılaştığımı hissettiğim, kendimle kavga ettiğim o dakikalarda, izleyicilere bakarak burada slogan atsam eylem yapsam nasıl olur, diye aklımdan geçti. Tabii göçmen olduğum için cesaret edemedim, cesaret etsem de çok anlamlı olmayacaktı. Bu operayı izlemek, ruhumu rahatlatmak elbette hakkım diye düşündüm ama toplumun yabancılaşması, sanatın bir meta olması karşısındaki bu durumu da göz ardı etmem mümkün olmadı.
Kapitalizm koşullarında sanat, zaman içerisinde diğer emek biçimleri gibi yabancılaşarak bir meta hâline geldi. Bu duruma bağlı olarak, sanatın nesnesiyle birlikte onun öznesi olan sanatçı da benzer bir biçimde, kendi emeğine yabancılaşan ve sömürülen bir emekçi konumuna düştü.[19] Adorno’nun dediği gibi kültür endüstrisinin ürünleri direkt pazarda satılmak için üretilmiş ürünler hâline geldi. Müzik üzerine yaptığı değerlendirmede, kültür endüstrisinin pazarda satılabilecek ürünler yarattığını ve müziğin kültür endüstrisi yoluyla oluşturulan yabancılaşmanın bir aracı olduğunu belirtiyor.[20] İngiltere’de her yıl düzenlenen Glansturbury Müzik Festivali hem kültür endüstrisinin bir parçası hem de bağımsız, muhalif sanatçıların sesini duyurduğu bir etkinlik. Adorno yaşasaydı bu delilik çağında muhalif sanatçılara hak verirdi kanımca, çünkü kapitalistler topyekûn vahşi bir şekilde saldırırken sosyalistler ve ırkçılık karşıtları da değerlerinden ödün vermeden karşılık vermek zorunda.
Bu yıl Haziran ayının sonunda düzenlenen Glastonbury’nin ana temalarından biri de göçtü. Terminal 1 adlı alan bu konuya ayrılmış. Terminal 1’e girenler, Birleşik Krallık hükümetinin olası göçmenler için uyguladığı vatandaşlık testinden bir soruyu yanıtlamak zorunda. Banksy bu bağlamdan hareketle festivalde Bristol punk grubu Idles’ın konserinde binlerce kişinin başının üzerinde göçmen mankenleri tuttuğu şişme botu omuzlar üzerinde sörf yaptırdı ve bir iki gün sonra da bunun videosunu yayımladı. Bot, grubun 2018 yılında çıkan bir şarkısı olan Danny Nedelko’yu seslendirmesi sırasında belirdi; şarkının sözleri şöyleydi: “Kan kardeşim bir göçmen, güzel bir göçmen.” Bu sözler grubun göç, sağcı yönetim eleştirisi ve empati çağrıları hakkındaki sözleriyle de örtüşüyor.

Banksy, Ağustos 2020’den beri, Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya tehlikeli bir geçiş yapan mültecileri kurtarmak için 19. yüzyıl Fransız feminist ve anarşisti Louise Michel’in adının verildiği tekneyi finanse ediyor. Tekneye Mart 2023’te İtalyan yetkililer tarafından el konuldu, çünkü aşırı sağcı Giorgia Meloni’nin hükümeti Akdeniz geçişlerindeki artışı durdurmak için operasyonları sıkılaştırdı. Irkçılar, aşırı sağcı yöneticiler ve onların aparatları olanlar; Ümit Özdağ, Tommy Robinson, Orban, Meloni, Trump ve daha niceleri baskıları artırabilirler ama karşılarında onlarla mücadele eden sanatçıları ve ırkçılık karşıtlarını, sosyalistleri bulacaklar. Tekne serbest kaldı.
Teknenin kaptanının “Denizden göçmenleri kurtarmayı insani bir eylem olarak değil, faşizm karşıtı mücadelenin bir parçası olarak görüyorum” sözünü de buraya eklemek istiyorum.
Sanat eseri karşısında katarsis yaşarız, eserle bütünleşir, rahatlarız. Mükemmel bir sanat yapıtını okuduğumuzda ve izlediğimizde bizi dünyadan koparır, yer zaman algısını unutturur. Salt güzellik uhrevi bir boyuta taşır bizi. Bunu güzel bir müzik dinlerken de yaşadım, Cihangir Camii’nin yanından geçerken içeride Kur’an okuyan hocanın sesini duyunca caminin kapısında büyülenmiş gibi bu sesi dinlerken de. Güzelliğe ihtiyacımız var. Sanat ve güzelliğin bizi kurtaracağına inanıyorum, daha güçlü inandığım ise kötülükle mücadele.
Yazıma Banksy’den bir alıntıyla başlamıştım, yine ondan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Banksy 2015’te Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un omzuna atılmış siyah bir çöp torbası ve elinde orijinal Apple bilgisayarıyla, Fransa kıyılarında “Orman” olarak bilinen Calais Mülteci Kampı’nda çekilmiş bir resmini şablonladı. Calais çalışmasına eşlik eden bir açıklamada da Banksy şunları söyledi:
“Genellikle göçün ülkenin kaynaklarına bir yük olduğuna inanmaya yönlendiriliyoruz, ancak Steve Jobs bir Suriyeli göçmenin oğluydu. Apple dünyanın en kârlı şirketi, yılda 7 milyar dolardan fazla vergi ödüyor ve sadece Halep’ten genç bir adamı sınırdan içeri aldıkları için var.“
Figen Dayıcık Fırat
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır.)
Kaynakça:
Adorno, Theodor, W., 2003, Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Cogito, Sayı. 36, İstanbul.
Akpınar, Soner, Toplum-Sanat ve İdeoloji Üçgeninde Toplumcu Gerçekçiliğin Edebiyat ve Siyaset İlişkisine Yaklaşımı, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Cilt: 7 Sayı: 30
Beyatlı, Yahya Kemal, 1974, Kendi Gök Kubbemiz, Çağdaş Kitapevi, İstanbul.
Durmus, Çağrı, 2016 Batı Anadolu’daki Tiyatro Maskları, Yüksek Lisans Tezi Arkeoloji Anabilim Dalı Klasik Arkeoloji Programı, Denizli.
Eagleton, Terry, Tarihsiz, Edebiyat Eleştirisi Üzerine. Çeviri Handan Gönenç. Eleştiri Yayınevi.
Eyüboğlu, Bedri Rahmi, 2003, Dol Karabakır Dol – Bütün Şiirleri,Türkiye İşbankası Kültür Yayınları, İstanbul.
Fischer, Ernst 1966. “Sanat ve Sınıflı Toplum”, Çeviri Cevat Çapan, Yeni Ufuklar, İstanbul.
Fischer, Ernst 1967, “Sanat ve Kapitalizm”, ÇeviriAlaattin Bilgi, Dost, S. 28/29, İstanbul.
Gülgör, Murat, 2023, Erving Goffman Düşüncesi Çerçevesinde Maske Kavramı ve Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumuna Etkisi: Covid-19 Salgını Örneği.
Kafka, 2020, ikayeler, Cem Yayınevi, Çeviri Kamuran Şipal, Istanbul.
Lunn, E., 1995, Marksizm ve Modernizm, Çeviri Yavuz Alogan , Alan Yayıncılık, İstanbul.
Marx, Karl ve Friedrich Engels, 2001 Sanat ve Edebiyat Üzerine. Çev. Murat Belge, Birikim Yayınları, İstanbul.
Marx, Karl ve diğer, 1996, Sanat ve Edebiyat. Çeviri Aziz Çalışlar, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.
Marx, Karl; Engels, Friedrich 1968, “Sanat ve Edebiyat”, Çev.: Murat Belge, İsmet Elgün, Yeni Dergi, S.
44, İstanbul.
Marx, Karl 1967 İktisat Ahlakı, Çeviri İsa Öztürk, Yeni Ufuklar, İstanbul.
Moran, Berna, 2005, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, İstanbul.
Oltermann, Philip, 2024, European culture editor, The Guardian.
Rifat, Oktay, 2019, Elleri Var Özgürlüğün, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Tanrıbuyurdu, Erol, 2010, Marksist Edebiyat Eleştirisi ve Fethi Naci’nin eleştiri Anlayışı, Bilkent Üniversitesi, Ankara.
Tondo, Lorenzo; Stierl, 2020, The Guardian.
Troçki, Leon, 1967, “Devrim ve Sanatçılar”, Yeni Ufuklar, S. 186, İstanbul.
Troçki, Leon 1967. “Devrim ve Sanatçılar II”, Yeni Ufuklar, S. 187, İstanbul.
Weaver, Matthew, 2024, The Guardian.
[1] Akpınar, Aktaran s.14.
[2] Fischer, 1966, s. 20.
[3] Rifat Oktay, 2019, s.10.
[4] Engels, 2001, s.23.
[5] Yahya Kemal, 1974.
[6] Bedri Rahmi, 2003.
[7] Marx, 1996, s. 23-24.
[8] Troçki, 1967, s. 25.
[9] Fischer, 1967, s.3.
[10] Eagleton, Terry, bkn. Edebiyat Eleştirisi Üzerine Eleştiri Yayınevi.
[11] Berna Moran, 2005.
[12] Marx, 1968, s. 316.
[13] Lunn,1995. s.186.
[14] Adorno, 2003, s. 76.
[15] Marx, 1967, s. 26.
[16] Marx, 1967, s. 25
[17] Adorno, 2003, s. 77-78.
[18] Kafka, 2020.
[19] Tanrıbuyurdu, 2010, s. 25.
[20] Adorno, 1976, s. 56-57.