Ulus hakkında ilk tezler
Ulusların ortaya çıkışı konusunda iki ayrı tez öne sürülüyor. Bunlardan birincisi; ulusu ele alırken onu Aydınlanmanın idelerle donanmış ustan bağımsız irade ve bireycilikten dolanarak özgür bireylerin bağımsız birliği ya da sözleşmesi olarak belirliyor. İkincisi ise ulusu, kader ortaklığıyla bir arada yaşayan toplulukların kanla oluşturduklarını savunuyor. Bunlar sözleşmeci model ve etnik model diye tanımlanıyor.
Sözleşmeci model ile etnik model arasındaki karşıtlık sıklıkla Fransız Aydınlanmasının evrensel ideleri ile Alman Romantizminin tikel düşünceleri arasındaki karşıtlık olarak yorumlanıyor (Silverman). Bu karşıtlık, Ernest Renan’ın* 1882’de Sorbonne’da verdiği ünlü Bir Ulus Nedir? başlıklı konferansın temelini oluşturuyor.
Renan, “sözleşme modeli”ni savunuyor ve belirsizlikleri aşabilmek için ırk ile ulus kavramları arasında bir ayrım yapıyor. Renan, ırk birliği, din birliği, dil birliği ve coğrafi sınırların ortaklığı ve toplumun ortak çıkarı başlıklarını tek tek tartışıyor. Bunlardan hiçbirinin tek başına bir ulusun oluşması için başat unsur olmadığını çarpıcı örneklerle anlatıyor.
Örneğin, bir ulusun oluşması için dinin belirleyici unsur olarak kullanılmasını tartışırken Osmanlı’yı ele alıyor. Osmanlı’da ulusların ayrımını belirlemek için dinin bir ölçüt olarak kullanılmasının çok ağır sonuçlar doğurduğunu ve bu politikanın Doğu’nun çöküşüne yol açtığını söylüyor.
Renan, yukarıda aktarılan ölçütlerin yetersizliğini vurgularken, bir ulusun ortaya çıkabilmesi için maddi unsurların ötesinde birtakım koşulların gerektiğinin altını ısrarla çiziyor. Ulus olmak için dil birliğinin gerekip gerekmediğini tartışırken, iradeyi dilden daha önemli gördüğünü ilan ediyor.
Renan’a göre bir ulus, tarihin derin karmaşıklığından sökün eden bir tinsel ilkedir. Bu tinsel ilkenin meydana çıkması için ırk, dil, din birliği, ortak coğrafya ve askeri zorunluluklar yeterli değildir. Bu durumda söz konusu tinsel ilkenin meydana çıkması için daha neyin gerektiği sorulmalıdır.
Renan hakikatte bir olan iki unsurun bu ruhsal, tinsel, (manevi) ilkeyi ortaya çıkardığını söylüyor. Bu unsurlardan biri geçmişe biri de şimdiki zamana aittir. Geçmişe ait olan, zengin bir hatıralar mirasının ortaklaşılmasıdır. Şimdiki zamana ait olansa birlikte yaşama isteği ve ortak mirası koruma iradesidir. Ortak bir geçmişe sahip olan ve geleceği de ortak düşünen bireyler, bir ulus olmak için gerekli tinsel ilkeyi oluştururlar.
Sonuç olarak Renan; ulusu bir ruh, bir tinsel ilke olarak adlandırıyor. Ulusu tanımlamak için yoğun çaba harcayan Renan, yine ulus için öldürücü kararını da ilan ediyor. Renan ırkı, oluşan ve yok olmak zorunda olan bir belirlenim olarak ele alıyor. Tıpkı bunun gibi ulusun da ebedi olmadığını tespit ediyor. Renan’ın, ulusun sonunun geleceğini açıklarken ileri sürdüğü düşünce son derece çarpıcı. Renan, kendisinin içinde yaşadığı yüzyılın yasası olmayan bir gelişmenin daha sonraki zamanlarda yaşanacağını ve gelecekte ortaya çıkacak Avrupa Konfederasyonu’nun, ulusları ortadan kaldıracağını söylüyor.
Marksizm ve ulus**
Marksist literatür ilk günden beri ulus sorunuyla ilgilidir. Hemen hemen bütün marksist teorisyenler ulus konusunda yazıyor. Bunların birbiriyle tam bir uyum içinde olduğunu söylemek mümkün değil. Hatta birbiriyle çelişen, birbiriyle tartışan görüşlerden bahsetmek daha yerinde olur. Ortak nokta Michael Löwy’in dediği gibi, “uluslar tarih dışı birlikler değil, aksine toplumsal yapılardır ve Orta Çağ’ın sonundan bu yana kapitalizmin ve burjuva toplumunun gelişiminin sonucudurlar. Ulusların oluşum sürecinde belirleyici bir an ise burjuva ulusunun oluşumunu feodal ayrıcalıkların kaldırılması ve halk egemenliğinin kurulmasıyla birleştiren Fransız devrimi gibi burjuva devrimleridir.”
Buna, marksizmin ulus sorununu işlerken temel tespitini eklemek gerekiyor. Bu, marksizmin enternasyonalist temel yönelimiyle, ulusal mücadeleleri nasıl bir ilişki içinde ele alacağıyla ilgili. Tam da burası, marksist ulus teorisindeki gerilim noktası. Aynı zamanda bu nokta, 19. yüzyılın sonundan bu yana marksizmin farklı okulları arasındaki tartışmaların özünü oluşturuyor.
Marx ve Engels, ulus konusunda sistematik bir araştırma yapmamıştır. Dolayısıyla sosyalist hareketin onlara bakarak genel bir strateji hattı oluşturması mümkün değildir. Konuyla ilgili makaleleri, çoğunlukla belirli durumlara ilişkin somut siyasi çözümlemelerdir. Ben bu yazıda kısaca Marx ve Engels’in düşüncelerinde çarpıcı iki noktaya değinip, Lenin ve Stalin’in ulusu kavrayışına kısaca değineceğim.
Marx ve Engels, Manifesto’da, bir yandan proletaryanın “kendisini ulus sınıfına yükseltmesi, kendisini ulus olarak oluşturması gerektiğini” önerirken, diğer yandan proleter hareketin enternasyonalist özünü vurguluyor: “İşçilerin vatanı yoktur!” Gelecekteki proletarya egemenliği; burjuvazinin gelişmesi, ticaret özgürlüğü, dünya pazarıyla birlikte zaten giderek çözülmekte olan “halkların ulusal ayrılıkları ve karşıtlıklarını daha da ortadan kaldıracaktır.” Marx, Alman İdeolojisi’nde devam ediyor: “Her ulusun kendi burjuvazisi hâlâ ayrı ulusal çıkarları korurken”, büyük sanayinin, “tüm uluslarda aynı çıkara sahip olan ve ulusallığın çoktan yok edildiği yeni bir sınıf yarattığını” yazıyor.
Marx ve Engels’in ekonominin, kapitalist üretim tarzı aracılığıyla uluslararasılaştığını vurgularken sağlam bir zeminde durduklarına şüphe yok. Artık eski yerel ve ulusal kendine yeterliğin yerine, ulusların çok yönlü karşılıklı bağımlılığını koyan dünya pazarı ortaya çıkıyor. Şimdi bu düşünce, “sanayi üretiminin ve buna karşılık gelen yaşam koşullarının tek tipleşmesi” ile “ulusal ayrılıkların ve karşıtlıkların” da giderek ortadan kalkacağı şeklindeki bir tasavvura yol açıyor. Bu yaklaşım, sanki ulusal farklılıklar yalnızca üretim sürecindeki farklılıklarmış gibi bir ekonomizm eğilimine de yol açıyor.
Marx, 1866’da Uluslararası Emekçiler Birliği Genel Konseyi’ne mektubunda, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile proleter enternasyonalizmi arasındaki ilişkiye dair Marksist ilkeyi temellendirmek için İrlanda sorunu örneğini kullanıyor: “Başka bir halkı boyunduruk altına alan bir halk, kendi zincirlerinin demirini dövüyordur.”
Marx, başka bir ulusun ezilmesinin, burjuvazinin ezen ulustaki işçiler üzerindeki ideolojik hegemonyasını güçlendirdiği için ulusal bölünmelerin ve karşıtlıkların burjuvazi tarafından “yapay olarak körüklendiğini ve canlı tutulduğunu” tespit ediyor. Böylece burjuvazi, “yoksul İrlandalıların İngiltere’ye zorla göç ettirilmesi yoluyla”, “proletaryayı iki düşman kampa bölüyor.” Bu durumda İngiliz işçi, “İrlandalılardan, ücretleri ve yaşam standardını düşüren bir rakip olarak nefret eder” ve bu nefret “dini ve ulusal nefretle” birleşir.
Durum buysa; ezilen ulusların kurtuluşu, ezen ulusun egemen sınıflarının ekonomik, politik, askeri ve ideolojik zeminini zayıflatacak ve böylece her iki ulusun işçi sınıfının, ortak düşmana karşı birleşmesine olanak sağlayacaktır. Zira, eğer İrlandalıların ulusal kurtuluş mücadelesi İrlanda’daki “İngiliz toprak ağalığının siperini” ortadan kaldırmış olsaydı, o zaman toprak ağaları “sadece zenginliklerinin önemli bir kaynağını değil, aynı zamanda en büyük güçlerini de -yani İngiltere’nin İrlanda üzerindeki egemenliğini temsil eden gücü- kaybedeceklerdi.
Marx ve Engels, ulusal bağımsızlık hareketlerinin, kimi zaman doğrudan veya dolaylı olarak gerici veya açıkça karşı-devrimci çabalarla bağlantılı olabildiğini de görüyor. Bu açıdan Engels de Pan-Slavizm eleştirisiyle bağlantılı olarak 1848 devrimi sırasında Çekler, Slovaklar, Hırvatlar ve Sırplar gibi Slav halklarının yanı sıra; Bretonlar, İskoçlar ve Basklara da atıfta bulunarak “hiçbir zaman tarihi olmamış olan halklar” ifadesini kullanıyor.
Bu tespitin Hegelci özüne, çarpıcı bir şekilde dikkatimizi Ukraynalı Marksist Roman Rosdolsky*** çekiyor. Engels’ten alıntılıyor: “Hegel’in deyişiyle, tarihin akışı tarafından acımasızca ayaklar altına alınan bir ulusun bu kalıntıları, bu halk artıkları […] tamamen yok edilinceye ya da enternasyonal hâle getirilinceye kadar karşı devrimin fanatik taşıyıcıları olarak kalacaklardır, tıpkı tüm varoluşlarının da zaten genel olarak büyük bir tarihsel devrime karşı bir protesto olarak kalacağı gibi.”
Bu yargının yanı sıra Engels, “Avrupa’da Müslüman imparatorluğunun [Osmanlı] yıkıntıları üzerinde özgür, bağımsız bir Hristiyan devletinin kurulması gerektiğini” ve bu devletin çekirdeğinin güney Slavlarının her ne kadar “henüz bir ulus” olmasalar da en azından “hâlihazırda güçlü ve nispeten aydınlanmış bir ulusal nüveye sahip olduğunu” yazıyor. Bu ulusun da Sırbistan olabileceği tespit ediyor. Bu tespitin bize gösterdiği -özellikle devrimci taleplerin önceliği söz konusu olduğunda- ulusal soruna ilişkin durum değerlendirmelerinin ne kadar esnek olabileceği.
Lenin ve Stalin’in ulus görüşü
İmdi Lenin’in ve Stalin’in genellikle aynı olduğu düşünülen konumları arasındaki ilişkiye yakından bakmak gerekiyor. Bilindiği üzere Stalin, ulusal sorunu hakkında kapsamlı çalışma yapan ilk Bolşevik liderdir. Stalin’i ulusal sorunu araştırması için Viyana’ya gönderen Lenin, Maksim Gorki’ye yazdığı bir mektupta, “işe koyulan” ve “harika bir makale” yazan “muhteşem Gürcü”den söz ediyor. Ancak, Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun başlıklı çalışmasını tamamladığında, Lenin bu çalışmadan pek de hoşnut olmuyor. Lenin, ulusal sorunla ilgili çok sayıda yayınının hiçbirinde bu çalışmadan söz etmiyor. Troçki’nin, Stalin’in kitabının Lenin’in “doğrudan yönlendirmesi altında yazıldığı ve onun tarafından satır satır gözden geçirildiği” iddiasını Löwy kuşkuyla karşılıyor.
Stalin’in ulusal sorun hakkında yazdıkları, Lenin’in yazılarından birçok noktada açık bir şekilde farklılık gösteriyor. Hatta kısmen onlarla çelişiyor. Stalin ulusu, “tarihsel olarak oluşmuş, kurallı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültürel ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir,” diye tanımlıyor. Bu tespit, Lenin’in tezlerinde asla rastlanmayacak dogmatik, kısıtlayıcı ve katı bir niteliğe sahip. Örneğin Stalin’in ulusun kurucu özellikleri arasında saydığı “ulusal karakter” ve ortak bir “psikolojik” donanım kavramları hiçbir şekilde Leninist değil. Gürcü kökenli Stalin’e göre Gürcüler de 19. yüzyılın ilk yarısında “ortak bir ekonomik yaşamları olmadığı” ve “bir dizi ayrı prenslik” hâlinde örgütlendiklerinden dolayı ulus değildir. Öyle ki Lenin’in “son savaşı” olarak tanımlanan olay, SSCB’nin kuruluşunda, Gürcülerin bir millet olarak kabul edilmesi konusunda Stalin’e karşı verdiği mücadeledir.
Stalin, çok uluslu devletler içinde ulusal grupların bir araya gelme olasılığına açıkça karşı çıkar: “Bu tür ayrı gruplar tek bir ulusal birlik içinde bir araya getirilebilir mi? Örneğin Baltık ve Transkafkasya Almanlarını tek bir ulus olarak bir araya getirmek tasavvur edilebilir mi?” Stalin için bu düşünce elbette tasavvur edilemez, imkânsız ve ütopiktir. Lenin de bunu gerçekdışı bulmasına rağmen, yine de Çarlığa karşı mücadelede, belirli bir devletteki herhangi bir ulustan herhangi bir topluluğun birliği de dahil olmak üzere, herkesin ve her türlü birliğin özgürlüğünü şiddetle savunur. Lenin, her türden ulusal baskının ortadan kaldırılması için tek tip ulusal bileşime sahip özerk bölgelerin oluşturulmasının son derece önemli olduğunu düşünür.
Stalin, ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen halkların milliyetçiliği arasında hiçbir ayrım yapmaması bakımından Lenin’in pozisyonundan farklılık gösterir. Stalin “yukarıdan” yayılan baskıcı, saldırgan milliyetçiliği reddettiği gibi Polonyalılar, Yahudiler, Tatarlar, Ermeniler, Gürcüler ve Ukraynalılarda görülen aşağıdan gelen ve zaman zaman acımasız bir şovenizme dönüşen karşı milliyetçilik dalgasını da reddeder. Bunun sonucu olarak İkinci Enternasyonal krizi konusunda, milliyetçi harekete karşı koyamamış olan ezilen ülkelerin sosyalistlerini çok keskin bir şekilde eleştirir.
Lenin, ulusal sorunda -tıpkı Luxemburg ve Troçki gibi- proleter enternasyonalizmden hareket eder. Ancak onlardan farklı olarak, emperyalizm koşulları altında da enternasyonalizm ve ayrılığa kadar giden ulusların kendi kaderini tayin hakkı arasındaki diyalektik karşılıklı etkileşimde ısrar eder. Zira bir yandan sadece “özgür bir politik ayrılma hakkı” ulusların gönüllü ve kendi kaderini tayin eden bir birleşmesini ve iş birliğini, uzun vadede ise bu ulusların kaynaşmasını temellendirebilir. Öte yandan, sadece ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkının ezen ulusun işçi hareketi tarafından tanınması, ezilenler arasındaki düşmanlık ve güvensizliğin üstesinden gelmeye ve her iki ulusun proletaryasını burjuvaziye karşı yürütülen uluslararası mücadelede birleştirmeye katkıda bulunabilir.
Lenin, yöntem bakımından, her defasında somut bir ulusal sorunun politik boyutunu öne çıkarmasıyla dikkat çeker. Luxemburg, Troçki ve Austromarksistler, konumlarını eğilime göre, ulusal sorunun ekonomik, kültürel veya psikolojik boyutu bakımından düzenlerlerken, Lenin için feodal gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadele söz konusu olduğu sürece, ulusların kendi kaderini tayin hakkı “tamamen ve bütünüyle” politik demokrasinin alanı içerisinde yer alır; yani bu, politik anlamda bağımsızlık hakkı, politik ayrılma özgürlüğü hakkı anlamına gelir.
Lenin için ulus sorununun siyasi boyutunun emperyalist devletlerin ilgilendiği şeylerle hiçbir ilgisi yoktu. Lenin, herhangi bir ulusun bağımsız devlete sahip olup olmadığı ya da iki devlet arasındaki sınırın nereden geçtiği sorularını, yalnızca radikal devrimci demokrasi ve proletaryanın enternasyonal birliği hedefleri bakımından değerlendirir. Bu her iki değerlendirme koşulu da ulusların kendi kaderini tayin hakkının kabulünü gerektirir. Lenin bu konumuyla milliyetçiliğe hiçbir taviz vermez. Konumu sadece demokratik mücadele ve proleter devrim alanı içerisinde yer alır.
Marksist literatürde birbiriyle çelişiyor olsa da son derece zengin ve verimli ulus sorunu tartışması var. Bu görüşlerden tercih edilenler, siyasi eğilimi de belirliyor. Bu tartışmaya, Ekim Devrimi’nden İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, bizzat Stalinizm tarafından şekillendirilen görüşler damgasını vuruyor. Örneğin Troçki’nin Ukrayna’nın kaderini tayin hakkı önerisi karşılık bulmuyor. Ulusal çıkarlarla işçi sınıfının enternasyonal çıkarları arasındaki gerilim, İkinci Enternasyonal’den başlayarak, Luxemburg’un Polonya sorunu; Viladimir Madem, Ber Borokov ve Lenin’in Yahudi sorunu; James Connolly’nin İrlanda sorunu hakkındaki düşünceleri, tartışmanın merkezine yerleşiyor. Ulus tartışması; Avusturyalı Marksistler ve radikal sosyalistler Anton Pannekoek, Josef Strasser, Luxemburg, Lenin, Troçki ve Stalin için merkezi bir tema teşkil ediyor. Tabii ki tartışma bu isimlerle sonlanmıyor. Gramsci, Eric Hobsbawm, Benedict Anderson, Ernest Gellner, Göran Therborn ulus ve ulusal sorun konusunda son derece verimli eserleriyle literatüre katkı yapıyor.
Sinan Özbek
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ikici sayısında yayımlanmıştır.)
* Yusuf Akçura, arkadaşı Aziz Meker’le birlikte 1916 Temmuz-Ağustos’unda İsviçre’de Lenin’le görüşüyor. Kuşkusuz, Akçura’nın meramı, Lenin’in ulusal soruna ilişkin düşüncelerini öğrenebilmek. Lenin’in “Bir millet diğer bir millete tahakküm edemez” görüşünü öğreniyor. Aziz Meker bu görüşmeyi Tasvir-i Efkâr için kaleme aldığında Lenin’le Renan’ı karşılaştırıyor ve Lenin’in Renan kadar olmasa da sosyoloji hakkında bilgi sahibi olduğunu yazıyor.
**Marksist ulus teorisini Löwy’in bir makalesinden özetleyeceğim.
*** Roman Rosdolsky’nin Engels’in ulusal soruna ilişin görüşlerinin çarpıcı eleştirileri için felsefelogos’un 83’üncü sayısındaki “Engels’in Tarihsiz Halklar Kavramı Üzerine” başlıklı makaleme bakılabilir.